Sait ALİOĞLU


DİYANET, İSLAMCI YAPILARI “NEDEN” ANDIÇLIYOR?

Sait ALİOĞLU'NUN ÖZGÜN İRADE DERGİSİ 2019 EYLÜL SAYISINDA YAYIMLANAN YAZISI...


Din bir afyon muydu, yoksa afyonlaşmanın etkisini yok edecek olan ilahi bir panzehir miydi?”

Tarih boyunca, dini, hiçbir şeye, şahsa, kurum ve kuruluşa hasretmeyen, onu sadece, işin temelinde var olduğunu düşünen hikmet peşinde olan ve sadece Allah’a (cc) kul olmaya çalışan, başta peygamberler de dahil, bir avuç muvahhidin, bunca ve ‘takdire şayan’ çabalarının yanında, tersinden söylersek, yine hikmet arayan, ama onu devletleşme yolunda yitiren çoğunluğun, maddi ve dünyevî dayanaklar adına, dini devlete koşan, onun devletin bir aparatı haline getiren güruhun, yine ‘takdire şayan(!)’ çabasının, klasik zamanlarda olduğu üzere, modern zamanlarda da, bu kez, din oldukça laik karakter taşıyan devletlerin aparatı olmaya devam etmektedir. Sıralarsak; Asur, Babil, Sasani, Roma, Bizans, Emeviler, Osmanlılar ve günümüzde yaşayan; bir kısmı tamamen ‘laik’ olan devletlerle birlikte, Suud örneğinde olduğu üzere, Arap krallıkları ve diktatörlükleri, işin künhüne vakıf olmak için bir değerlendirilmeye tabi tutulabilirlerdi.

Tarihi süreçte çeşitli Müslüman kavimlerin, millet (ulus) formu da dahil olmak üzere, sosyal açıdan o kavimlerin ‘en’ alt yapılarını oluşturan ve kırsalda hüküm süren aşiret yapılarının dahi, ‘din işlerini’ düzenlemek için, adları genel anlamda ‘din adamı’ ve genel olarak da “molla” olarak tanımlanan statü sahibi insanlardan, şeyhülislamlara ve oradan da Diyanet İşleri Başkanları’na kadar, belli birtakım kurallar içerisinde, din yoluyla toplumu, devlet adına ve bir statü içerisinde hareket eden “dinsel kadrolar” dün olduğu gibi bugünde varlığını sürdürmektedir.

Klasik dönem alışkanlığına binaen, kendi meşruiyetini, yani yasallığını, din unsuru üzerinden almış bulunan birçok İslam devleti(!) gibi Osmanlı’da, kendi meşruiyetini yine dine, yani İslam’a dayandırmış; ona nispet edilen Sünni/Hanefi yorum üzerinden yapısallığını korumaya çalışmıştır.

Onun, devlet açısından doğal bir devamcısı olan Türkiye’de de bu kez yine laiklik ilkesi ‘en tepe noktada’ bulunması şartıyla aynı form çerçevesinde Diyanet Teşkilatı kurulmuştu. Ki bu teşkilat, birçok kurumdan farklı olarak, ‘toplumun din temeli ve toplumla birlikte devletin güvenliği’ esasına uygun olarak Genelkurmay Başkanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, özel bir kanunla ihdas edildiği, yukarıda zikretmeye çalıştığımız ‘din ve güvenlik’ olgusu açısından dolayı bir hayli önem taşımış olmalı…

Bu teşkilat, yapısında dünden bugüne pek bir değişiklik olmayan, her açıdan devlete, statükoya bağlı, tabiri caizse, “yukarıda olduğu iddiasıyla Allah’ı, aşağıda ise devleti kutsayan” ve kendini, görece de olsa bağımsız şekilde yapılandıran cemaat/cemaatler içerisinde bir yerlere koymayıp “cami cemaati” olarak tanımlanabilecek büyük bir kitlenin, elde tutulması için çalışan ve bu uğurda çaba sarf eden bir teşkilat olarak, sıralama açısından, yine yasallık içerisinde varlık gösteren güvenlik birimlerinden (Genelkurmay) sonra, kendisine uygun görülen konumunu alabildiğine muhafaza etmektedir. 

Gerçi, bu teşkilata karşı olmayı, ilericilik sayan çeşitli laik ve Kemalist-sol kesimlerin uğraşları, yine Kemalist karakter taşıyan devlet tarafından manipüle edilmekte ve din, devletin meşruiyetini sağlaması adına “el üstünde ve ön planda” tutulmaktadır. Aslına bakılırsa, bu da ayrı bir çelişki gibi durmaktadır.

ANDIÇ

Bu kelime ile daha çok 28 Şubat sürecinde tanışmıştık. Kemalist karakterli bu post-modern darbeyi gerçekleştiren askeri ve ‘sivil’ irade, normalde kendi düşünce ve hareketlerine karşı olduklarını düşündükleri ve ‘özgürlükten yana’ olan, öyle tavır ortaya koyan; solcu, liberal ve ‘İslamcı’ olarak gördükleri gazeteci, yazar, çizer, aydını, düşünür, akademisyen ve hassaten özgürlük konularına duyarlı olan birçok insanı, andıçlamıştı.

Andıçlamak, bir nevi deşifre etmek, ispiyonlayıp kayıtlara geçirmek, mimlemek anlamına geliyor. Ki, 28 Şubatçılarında zaten yaptıkları tam da buydu. Bunların yapmış oldukları andıçlama, her şeyden ziyade, var olan hiçbir toplumsal sorunu görmezden gelerek, salt Kemalizm’i kurtarmaya yönelikti, görüntü bu şekildeydi. Ama işin esası ise daha başkaydı; o da İsrail’e yanaşmak, Ortadoğu coğrafyasında onu yalnızlıktan kurtarmak ve Batı eksenli küresel egemenliğe hizmet etmekti!

Bu andıçlama işinde, 2. Meclis’i değil, ondan daha özgürlükçü olan 1.Meclis’i önemseyen, o ruha ihtiyaç duyan ve karşıtlarınca itibarsızlaştırılma sonucunda “2. ve 3. Cumhuriyetçi” olarak nitelenen şahısları, ispiyonlayarak, onları büyük bir işgüzarlıkla topluma ifşa etme ve “devleti koruma ve kurtarma” durumu söz konusu idi…

O süreci hemen hepimiz biliyoruz… Şimdi ise, Diyanet’in hazırladığı ‘bilinen’ raporda da o andıça benzer bir durum var. Birçok âlim, ilahiyatçı, düşünür, cemaat ve yapı, bir açıdan andıçlanarak, isimleri ve faaliyetleri ifşa edilme suretiyle ‘topluma” şikâyet edilmektedir.

Burada Diyanet’in toplumu pek ciddiye aldığı yok aslında. Ama mahiyeti ve meşruiyeti ‘İslam açısından’ sorgulanmayı hak etse de kendi dini işleri için, kendine özgü bir sivilleşmeden pek haberi olmayan ve o konuda tabiri caizse yükünü Diyanet’e hamletmiş bulunan toplumun büyük bölümünün15 Temmuz darbesi ile korktuğu ve korkutulduğu düşünüldüğünde Diyanet kıymete binmişti.

Bu açıdan bakıldığında Diyanet de baştan beri üzerine aldığı ve deruhte ettiği “devlet İslam’ı’ nı” temsilen, cemaatlere, birçok şahsa, düşünce ve kanaatlere karşı resmi refleksler göstermektedir.

Örnek olarak: 16 Ağustos 2019 Cuma günü, akşam kuşağında, Diyanet’in andıçladığı bir isim olduğunu düşündüğümüz ‘ilahiyatçı’ Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, bir grup arkadaşıyla program yaptığı Fıtrat TV/Radyo’da, dönemin Diyanet İşleri Başkanı olan Prof. Dr. Mehmet Görmez ile aralarında geçen bir görüşmeyi, konu gereği anekdot olarak anlatmıştı. O anekdota göre; Görmez, Bayındır’ı Diyanet’e çağırıyor ve ona: “Hocam, mübarek geceler ve kandillerle ilgili görüşlerinizi artık anlatmasanız, bir daha bunlardan bahsetmezseniz iyi olur.” şeklinde bir teklifte bulunmaktadır.

Kendisi de ilahiyatçı olan bir zatın, klasik ve muteber ‘eskimeyen’ bakış açısında olduğu üzere, artık günümüzde de evrensel olarak kabul gören ve dinin hakikatinin anlaşılması, anlatılması ve dinin ‘nihayetinde’ yaşanması için, olmazsa olmaz bir olgu ve hakikat olan “din özgürlüğü, düşünce ve kanaat özgürlüğü; bu düşünce ve kanaatleri, tüm toplumsal kesimlere, onları hiçbir zor ve baskı altına almadan,  hiçbir maddi kaynağı adeta kendi babasının malı gibi kullanmama şartıyla hareket edilebileceğini, Görmez gibi bir insan da sarf-ı nazar ediyor, gözden kaçırıyor ve yerine göre yok sayıyorsa, devlet, din üzerinde alabildiğine tasarruf sahibi olacaktır. Aslında bu da tehlikenin, bir başka boyutuna işaretti.

Oysa böyle bir tavır olsa, olsa, alabildiğine güçten yana olan, o tür eğilimleri bulunan şahıslardan, çevrelerden gelebilirdi. Ama başka türlüsü de bizi bayağı izaha muhtaç bırakacaktı…

Bu anekdotta anlatılan tekil olay, Nisan 2019’da Diyanet tarafından hazırlanan, ama nedense, işin ucu zaten sıkıntılı bir süreçten geçmekte olan AK Parti iktidarı açısından düşünüldüğünde, birisi, Diyanet kurumu vasıtasıyla toplumu salt “dinî açıdan dizayn eden bir iktidar için ‘gerekli ve rutin’ bir yöne sahipti. İkincisi ise; kendi uyguladığı yanlış politikalar üzerinden toplumsal bir meşruiyet krizi yaşayan mevcut iktidarın, bu kez salt dini, dini düşünceyi, o meyanda oluşan kanaatleri, yapıları ve şahısları baskılama çabalarının, ters tepeceğinin düşünülmesi söz konusu olabilirdi. 

Sadece bu baskıya maruz kalan İslamcılar açısından değil, devlet aygıtına, onun güvenirliğine –AK Parti tarafından- düşülen şerhten dolayı, birçok toplumsal kesim açısından, bu tür konular hiç gündemden düşmeyecekti. Ki, AK Parti iktidarı, birçok şeyi açık hale getirmiş ve tartışılır kılmıştı. Bunların başında da maalesef din geliyordu. Ki anlaşıldığı kadarıyla bunun devletçi bir refleksle bilinçli bir temeli vardı…

Ama meseleye doğru bir bakış açısı ile ‘tersten’ bakıldığında’ ise, hemen her konuda olduğu üzere, salt din konusunda da “yükünü devlete atmış, onun gölgesinde Allah’a abitlik (kulluk) eyleyen” büyük bir kitle ne andıçtan ne rapordan pek de haberdar değildi. Zaten öyle bir deri de yoktu, bu büyük çoğunluğun…

Andıça kurban gidenler ise, adeta “başçavuşun eşeği” misali bir konuma layık görülüyorlardı, zevat açısından…

Diyanet’in imzasını taşıyan ve birçok İslamcı yapı (grup ve cemaat) ve şahısları andıçlayan, onlarla ilgili birçok bilgiyi içeren bu rapor, istenilen şey elde edildiğinde, yerini bu kez, o yapıların ve şahısların, adeta iplik iplik misali, tel tel kriminalize edilmesine mi dönüşecekti?

Belki de çok kişi, işin bu raddeye geleceğini hiç hesaba katmamış gibi. Hatta bırakın sıradan insanları, kendi yapılarının ismi raporda geçen İslamcı/muhafazakâr birçok kişinin, bu rapordan ya haberi yoktu ya da “bana dokunmayan yılan…” misali işi üzerlerine almamaya çalıştılar…

Örtülü darbe yıllarının ürünü olan 28 Şubat zihniyetine karşı Müslüman çoğunluğun oyu ve desteğiyle karşı çıktığı düşünülen AK Parti iktidarının, Nisan 2017 referandumu sonrasında –onun sonucuna bağlı olarak- giderek otoriterleştiği ve adeta Demirel’in dediği gibi ‘’Gidebildiğiniz kadar gidin! Bir yere gelince durun! Ki orada devlet vardır” esprisine benzer bir şekilde, AK Parti iktidarı da bizlere devleti işaret etmekte bir nevi. Ki bu devlet, kendi meşruiyetini, eski ve klasik bir gelenek olarak hep dinden devşiriyordu; onun mahiyetine hiç mi hiç bakmadan…

Bizce ‘gizli-açık’ bir şekilde yapılan bu andıç işi, kriminalizeye dönüşecek mi? Onu da göreceğiz belki de…

 



YAZARLAR