Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


Dış Politikada Büyük Kumar; PUTİN

Yazarımız Halil ÇİFTÇİ'İN "YENİ" YAZISI...


II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan iki kutuplu dünya düzeni Rusya’nın Asya’daki konumunu daha önemli bir hale getirdi. Bu özelliği ile beraber Kominizim ideolojisi çeşitli ülkelere pazarlandı. Birçok ülke Sovyetlerin iki kutuplu dünyada varlığı ile beraber ideolojik olarak yeniden dizayn edildi. Bu çabaların varlığı kapitalist ve liberalist görüşleri merkeze alarak oluşturulan Amerika Birleşik Devletleri’ni endişelendirdi. Amerika tarafından endişeleri giderebilmek için bir takım projelerle Sovyet Rusya’nın etkisi azaltılmaya çalışıldı. Bunlar içinde en bilinen uygulama yakın tarihe geçmiş olan “Marshall Planı”dır. Amerika bu planla özellikle Yunanistan ve Türkiye’yi içine alan bazı ülkelere alt yapı ve finansal yardımlarda bulundu. Planın bir diğer ayağı ise ülke içinde komünist ideolojiyi engelleyebilmek adına oluşturulan özel bir güç teşekkül etmekti. Bunun için de Genelkurmay başkanlığında “Kontgerilla” adı verilen CIA adına çalışan özel bir birlik oluşturuldu. Bu yardımlar sayesinde komünist ideoloji bir nebze olsa da engellenmiş oldu. Fakat Amerika’nın tüm çabalarına rağmen 1970 ile 1980 arası dönemde Türkiye’de çeşitli ideolojik kamplaşmalar meydana gelerek Türkiye’de anarşi ve kaos ortamı hakim oldu. 1980 darbesi ile son bulan dönem Türkiye dış politikası için bir milat oldu. Bunun sebebi ise darbenin tetikçisi olan Amerika’nın ülke içindeki etkinliğinin alarm verici seviyeye ulaşmasıdır.  Bu durumun iki kutuplu dünya düzeni içinde Türkiye’yi yeniden konum belirlemeye sevk etti.

Tarihsel seyir içinde iki kutuplu dünya düzenin oluşturduğu soğuk savaş dönemi, Sovyet lider Gorbaçov tarafından açıklanan “Glasnost” (açıklık), “Perestroyka” (Yeniden yapılandırma) ile artık farklı bir ivme kazandı. Bu tarihten itibaren Ruslar Ekonomik çıkmazlar içinde boğuşur hale geldi. Sovyetlere üye ülkelerin bağımsız olması ile beraber  zengin yeraltı kaynaklarını yitiren Rusya Federasyonu ekonomik destek arayışlarına girdi. Çok fazla zaman geçmeden bu desteği batı tarafından finanse edilen zengin Rus iş adamlarından sağladı. Rusya özelleştirmeler ile ülkeyi parsel parsel bir grup işadamına yok pahasına sattı. Rusya’nın bu politikası özel yatırımcı sayısını ciddi oranda arttırarak ülkede oligark sınıfını oluşmasına kapı araladı. Ülkenin atıl kalmış her türlü üretim alanı bir avuç oligarkın eline geçti. Halk zamanla daha da fakirleşti. Dönemin Rusya başkanı Gorbaçov görevi muhalif lider Boris Yeltsin’e devrederek hükümetten çekilmek zorunda kaldı. Yeltsin’de Rusya’yı Çeçenistan ile savaşa sokarak güç gösterisi yapmak isterken her şeyi daha da beter etti. Sonuçta bir avuç Müslüman direnişçi Asya’nın haşmetli ordusuna karşı zafer kazanarak büyük bir hezimeti Rusların tarihine kazıdı.  Tüm bunlar yaşanırken KGB’nin bir numaralı ismi Yeltsin’in güvenlik danışmanlığını icra etmekteydi. Ülkenin ikinci adamı olan bu kişi Putin’di. Boris Yeltsin’in çok güvendiği bu kişi 2000’lerin başında Yeltsin’in görevi bırakması ile beraber Rusya’nın bir numaralı adamı oldu. Putin zamanla halkın kanını emen oligarklara savaş açarak ülkesi için bir numaralı tehdit olan zümreyi bertaraf etti. Daha sonra uzun yıllar mücadele verdiği Çeçenistan’da farklı bir yöntemle bölgeyi kontrolü altına almayı başardı. Kukla lider Kadirov ile sağlanan kontrol halen devam etmektedir. Rusya’nın yeniden dünya siyasetindeki varlığı Putin ile farklı boyuta evrildi.

Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşması ve Amerika’nın Türkiye’deki iktidarı gözden çıkarması 2003 yılındaki bir tezkere kararına dayanıyordu. Amerika’nın Irak işgalinde Türkiye’den gerekli desteği alamadı. Amerika için bu durum kabul edilemezdi. G.W.Bush ve sonrasında Obama’nın Türkiye’ye karşı geliştirdiği dış politika Türkiye’yi Rusların yanında saf almaya yöneltti. Putin’de kendi ülkesinde oluşan vesayetlere karşı mücadele ederken Türkiye’de Erdogan iktidarı da çeşitli badireler yaşayarak ayakta kalmayı başardı. BU kader ortaklığı zamanla Asya’nın iki aktörü Erdoğan ve Putin’i işbirliği yapmaya mecbur kıldı.Bu işbirliğinde Ruslar her daim karlı çıkan taraf  oldu. Öyle ki Rusların tarihte hiçbir zaman ideallerinden çıkmayan sıcak denizlere girme hedefi Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi ile kendiliğinden sağlandı. Türkiye’nin barış çabaları eski bir KGB ajanı olan Putin eliyle bir şekilde bertaraf edildi. Türkiye dış politikada Putin’le her masaya oturduğunda ne yazık ki hep kaybetti. Türkiye’nin tek taraflı çabaları anlaşmaya ortak olan Rusya tarafından hiçbir zaman gerçekleştirilmedi. Yakın zamanda yapılan iki anlaşma bu durumun en bariz örnekleri;  Haleb’in Rusya ile varılan ateşkesin hemen sonrasında vurulması, İdlib’e Türkiye’ye ait 12 gözlem noktasının inşa edilerek sivillerin buralarda yaşamasını içeren anlaşmanın ardından  İdlib’e bombaların yağdırılması oldu. Bunun dışında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Barış pınarı harekatı ile beraber öngörülen 30 millik sınır hattının içinde bulunan Kamışlı kentinin ele geçirilmesi Rus lider Putin tarafından bloke edilmiş. Zengin petrol yatakları bulunan bölgenin Ruslar için taviz verilemeyeceği anlaşılınca Türkiye bölgeye girme planını geri çekmiş. Türkiye’nin dış politikasında Rusya ile girişilen mutabakatın ne kadar boş olduğunun açık göstergesi olmuştur. Rusya oyalayıcı anlaşmalar ile tarihteki yegane hayali olan sıcak denizlere inme çabasını Tartus ve Lazkiye’deki üsleri kontrol ederek  sağladı. Artık Ruslar sıcak denizlerde ve güney komşumuz olarak hüküm sürmektedirler. Putin zeki olduğu kadar kurnaz bir devlet adamı. Hayatı boyunca elde etmek istediği her hedefi ajanlık refleksi ile zamanla gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin Putin’le yakın dış politika çabaları Amerika tarafından bloke edilmeye çalışıldı. Özelikle S-400 savunma araçlarının Rusya’dan alınması Amerika için bardağı taşıran son damla oldu.

Türkiye dış politikada iki eski rakip olan Rusya ve Amerika’nın arasında mekik dokurken, Putin Amerika ile önceden masaya oturdu. 100 yıl önce Sykes - Picot anlaşmasında çizilen sınırlar bugün Putin ve Trump’la yeniden belirlendi. Ne yazık ki Türkiye bu denklemin içinde kendine yer bulamadı. Rusya ve Amerika el altında Ortadoğu’yu parsel parsel paylaştı. Zengin petrol yataklarının varlığı, Doğu Akdeniz’de yeni rezerv alanlarının keşfi tek dişi kalmış canavarı biraz daha acımasız hale getirdi. Bugün Suriye’de, Irak’ta ve Libya’da yaşanan hadisede bunun en açık ispatıdır. Libya’da barış için masaya oturan taraflar başta Putin ve Trump olmak üzere el altından silah yardımı yaparak iç savaşı biraz daha körüklemektedir. Savaşın varlığı ile beraber yer altı kaynaklarını kendi ülkelerine taşıyabilmek için faklı taşeron örgütler veya kişiler peyda edilmektedir. Türkiye’de emperyalistlerin ganimet paylaşımı yaptığı bir dünya düzeninde yaptığı dış politika hamleleri ile kendini avutmaktadır. Ganimeti gemilere yükleyip götürenler bıraktıkları en kazı Türkiye’nin omuzuna bindirerek dış politika belirlemektedir.

Peki Türkiye Ne Yapmalı?

  • Türkiye’nin dış politik hamlelerin yakın zaman aralıklarında değişenken olunması önlenmeli,
  • Dış politikaya yön veren kadrolar ehliyet ve liyakatin gözetilerek seçilmiş olan kişilerce yeniden dizayn edilmeli,
  • İç politika ve seçim malzemesi haline getirilen şovenist çıkışlar bir an önce bırakılmalı (Emevi Camiinde namaz kılacağız…Patriot yoksa S-400 alırız..),
  • Gücümüzün farkına vararak yeniden bir konum belirlenmeli (Dünya 5’ten büyük lakin biz hangi seviyedeyiz??),
  • Dış politika ’da “Kazan-Kazan” formülünü bırakarak “Planla ve Kazandır” moduna geçmeliyiz,
  • Dünya siyasetinde “Öteki” olarak görüldüğümüzü unutmadan “Ben” olabilme adına ilmi, teknolojik ve iktisadi alanda gelişim sağlamalıyız,
  • Dış politikada masaya oturduğumuz her egemen gücün bir B planı olduğunu varsayarak A,B,C… planlarını önceden belirlemeliyiz,
  • Yakın diyaloglar içinde olduğumuz ülkelerin yarın karşımızda duracağını bilerek ikili ilişkileri yeniden düzenlemek (Erdogan-Esed, Putin-Erdogan…)
  • Ortadoğu’da dış politik hamlelerin İhvan-ı Müslim’in hareketini merkeze alarak uygulamaya son verilmelidir.

 

 



YAZARLAR