Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Enes TARIM


DİNİN BİR ŞİDDET UNSURU OLARAK ALGILANMASINA YOL AÇAN GÜNÜMÜZ ETMENLERİ

Enes Tarım'ın yeni yazısı;


 

 

İnsanlığın mutluluğu için barış ve kardeşlik mesajları ile ortaya çıkan dinlerin asırlar boyu bir şekilde şiddetin kaynağı olması ve güç gösterileri ile anılması yaman bir çelişki değil midir?

Allah’ın adını anarak saldıran, masum olan olmayan ayrımı yapmaksızın katleden, farklı inanç gruplarına ve mezheplere ait mabetleri kutsal mekânları yok eden, tarihsel değerlere savaş açan ve beraberinde bu şiddet eylemlerini semavi kitaplara dayandıranlar kutsal savaşçı mı sayılmalı yoksa terörist mi?

Adı barış olan bir dinin bağlıları şiddeti meşrulaştırabilir mi?

İyiliği ve kurtuluşu öğretilerinde ön plana çıkaran dinler, nasıl olur da tarih boyu süregelen savaşların nedenlerinden biri olabilir?

***

Tüm dinlerde insan yaşamı kutsaldır ve affetmek, bağışlamak, hiçbir cana zarar vermemek temel düsturdur.

Buna rağmen asırlar boyu dindar topluluklar şiddeti meşrulaştırma ve savaşlara referans üretme yoluna gittiler. Kutsal kitaplarda ölümler büyük günah kabulleri ile yer bulurken gerçek hayatta hakkın ikamesi adı altında meşru görüldü.

Dolayısı ile “haklı ve zaruri şiddet” dinin barış, esenlik ve kardeşlik ilkelerine aykırı görülmedi.

Allah yolunda her türlü gayreti ifade eden cihad kavramı gayrı İslami düzenlerin batıl davaları için uygun bir kelime olarak kullanılageldi.

Terör, kutsal savaş kavramın arkasına gizlenerek meşrulaştırıldı.

Cihadın terör eylemlerini meşrulaştıran bir öğe olarak kullanılması dinin en önemli şiarlarından birinin kavramsal olarak sulandırılıp işlevsizleştirilmesi hadisesi idi. Ki bu aslında kitabın ayetlerinin değil anlamının tahrifi, değiştirilmesi, yok edilmesi idi...

***

Günümüz şartlarında dinin şiddet üreten bir trend yakalayışı düşüncesi İslam özelinde daha çok 11 Eylül sonrası gerçekleşti.

Müslümanlarla ilişkilendirilen şiddet eylemleri küresel sömürü ve diktatör yönetimler göz ardı edilerek kasıtlı olarak yalnızca İslam’ın şiddete meyli bağlamında değerlendirilmeye çalışıldı.

İslam, fanatizmin tahammülsüzlüğün, şiddetin ve ölümlerin normal sayıldığı bir din olarak sunuldu. “Kılıç dini’ tanımlamaları eşliğinde İslam medeniyeti ilkel, gerici ve çağın gerekliliklerine uyum sağlayamayan gerici yakıştırmaları ile karşımıza çıkarıldı.

Belki İslam dünyasındaki mezhep ayrılıkları eğitim düzeyinin düşüklüğü, özgürlüklerin kısıtlılığı, ideolojik kamplaşmalar, yönetimlerin yetersizliği ve art niyet te bunu tetikledi.

Beraberinde hükümetlerin kendi halklarına yönelik baskıcı politikaları, yaşanan ekonomik sıkıntılar, doğal kaynakların sömürüye açılması, halkın doğrudan kendi taleplerini ifade edebilecek siyasi mekanizmaları oluşturmasından mahrum bırakılması gibi nedenler de bu imajın sebeplerinden biri idi.

Nitekim Mısır’da İhvan-ı Muslimin hareketine karşı sert tutum, Arap baharı beraberinde yaşanan olaylar, Suriye iç savaşı, Irak işgali, Yemen kuşatması gibi sayamadığımız yığınlarca olay da bu argümanı destekleyen çabalar oldu. Bu süreçte şiddet yanlısı radikal oluşumlar da hareket alanı bularak uygun bir ortam oluştu. 

Öte yandan İsrail’in yıllar süren Filistin işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Afganistan işgali ve tüm İslam ülkelerinde yaşanan mezhep savaşları da bu imajın oluşumunun temel zeminini hazırladı. 

Burada özellikle batıda yaşayan Müslüman nesillerin radikalleşme süreçlerini de sayabiliriz. İki kültür arasında sıkışmışlık, yaşadıkları ülkelerde her alanda etnik linçe maruz kalma, dini aidiyetlerinden ötürü dışlanmışlık, iş bulamama beraberinde ekonomik sıkıntılar gibi problemler içinde bulunulan topluma dönük güvensizlik ve öfkeyle örülü bir marjinalleşme sürecini doğurdu.

Dolayısıyla bunun sonucu da kendilerini toplumun ötekisi olarak hissetme beraberinde bir intikam alma motivasyonuna itilme idi.

İçeride de İslam dünyasında da kitleler gerek batıya gerekse başlarında kendilerine tasallut eden krallara duydukları öfkeyi dindirecek alanlar aradılar. Bu alan da adaletsizliğe son verecek “ideal bir İslam devleti” ile bireysel ve toplumsal bir refah arayışı idi aslında…

***

Ve artık dinlerin inançların teolojilerin barış değil şiddet ürettiği sonucuna genel anlamda dünya halkları ve Müslüman genç kuşaklar kanaat etmiş durumda.

Başka bir deyişle artık dinler, özelde İslam dini, genç kuşaklar gözünde şiddet üreten bir kurum konumunda.

Bu duruma gelmede esasen İslam’ın hoşgörü ve tolerans genişliğinden zerrece nasip almamış haricilik düşüncesi benzeri yapılanmaların ortaya koyduğu küfür tanımlamaları ve tekfir çabalarını da bir etken olarak görmek gerek.

Dolayısıyla temel İslami kavramların içlerinin boşaltması, zayıf olarak görülen rivayetler üzerinden şiddete meşruiyet oluşturulması, öteki olanları sapkınlık ve dinden çıkmakla itham etmek türünden yaklaşımlar da yaşadığımız bu yenilgi günlerini tetikleyen önemli etmeneler.

Çünkü bu bağlamdaki bir din anlayışına tanık olmak özellikle gençlerin zihinsel gelişiminde dinin olumsuz bir imajının kurulumuna hizmet etmek demek aslında.  

Öte yandan Batı ülkelerinin herhangi birinde cereyan eden marjinal şiddet eylemlerinin, tüm Müslümanları kapsayan bir yaklaşımla tenkid edilmesi de söz konusu ülkelerde yaşayan Müslümanlarca çeşitli derecelerde kötü muameleye maruz kalmaları türünden sonuçlar doğurmakta. Dolayısıyla toplumsal dışlanma ve sosyal alanda kendini yaşadığı toplumda değersiz görmek te batılı toplumda radikal unsurlara teveccühün önemli nedenlerinden biri sayılmalı.

***

Sonuç olarak Müslüman olmamız hasebi ile öncelikli olarak İslam özelinde dinsel şiddet ve terör, günümüzün aşılması belki de en zor sorunlarından biri olarak önümüzde durmakta. Dünyanın hemen her coğrafyasında Müslümanlar yaşadıkları toplumlarda büyük problemlerle karşı karşıya.

Radikalleşme kısa vadede bir savunma refleksi olarak görülse de daha geniş ve uzun süreçte tahribata neden olmakta ve uzun dönemli olumsuz etkilerin oluşumuna ortam hazırlamakta.

Belki Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyaların işgal edilip yerli işbirlikçi diktatörler ve krallar tarafından yağmalanması, yerel kaynakların küresel şirketlerle talan edilmesi, batılı değerlerin tek seçenek olarak zoraki dayatılması gibi oldubittilere karşı Müslümanların yerli ve yabancı işgalci güçlere karşı direnebilmek ve onları kovabilmek amacıyla umutsuzca şiddete sarılmaları geri planındaki yaşanmışlıklardan ötürü bir gerekçe olarak öne sürülebilse de bu direniş modelinin İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğünü görmemiz gerek.

Şüphesiz Müslümanların yurtlarında maruz kaldıkları şiddet eylemlerinin geri planında sömürgeci işgalleri, baskılar, köşeye sıkıştırılmışlık, yerel diktatörler ve krallıkların yol açtığı sorunlar gibi nedenler var ve tüm bunlar göz ardı edilemez. Ancak hangi nedene dayanırsa dayansın, mesajları arasında insanın kurtuluşuna ve felahına yer veren bir dinin şiddet gösterileri ile anılmasının emperyalist projelerin uygulanabilirliğini artırdığını görmemiz gerekiyor.

Bunu görüyor olmak nesiller boyu tevhid mücadelesi veren elçilerin direniş metotlarını ve Kitabın öngördüğü davet/ mücadele şeklini yeniden gözden geçirmemizi zaruri kılıyor.

İslam dünyasında yaygınlaşan radikalleşme ve şiddet imajı yalnızca bir güvenlik sorunu ya da yeni nesillerin dinden uzaklaşma problemi değil; asıl olarak tevhide uygun düşünmeme ve hareket etmeme beceriksizliğimizdir…

Selam ve dua ile…

 

 

 



YAZARLAR