Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


Din ve Siyaset-1

Yazarımız Hasan Postacı'nın "yeni" yazısı...


İmparatorluklar ve öncesi iptidai toplumsal düzenlerde din ve siyaset arasındaki ilişki biçimi ile ilgili olarak kurumsal yapıların zayıf ve esnek kaldığı bireysel köken ve niteliklerin (soy, sop, kavim, dini kişilik, karizmatik/ezoterik liderlikler vb.) daha belirleyici olduğu görülür. Bunun niteliksel olarak istisnası Medine sözleşmesine dayalı Peygamber yöneticiliğindeki İslami değerler üzerine kurulu şehir devleti yönetimiydi.

İslam tarihinde din ve siyaset ilişkilerinin farklı forumlarını gözlemlemek mümkün. Kahir ekseriyetinin saltanat yönetimine dayalı imparatorluklar formunda olduğu görülür. Dört halife dönemi, 5. Halife olarak anılan Harun Reşit dönemi, fetret dönemlerinde görülen beylikler dönemi ve son iki aşıra varan süreçte yaşanan ulus devletler süreci bu istisnaları oluşturur.

Din siyaset ilişkilerinde dünyanın farklı kültürlerinde çeşitli ilişki biçimleri tanımlanabilir. Ancak bu ilişkinin temelde iki farklı düzleminden söz edilebilir. İlki tüm yönetimin din ile kutsal sayıldığı dolaysıyla dinin siyaseti tamamen belirlediği ilişki biçimleridir. Nemrut’un, Firavunların kendini ilahlaştırdığı yönetimler bunun en radikal örnekleridir. Niceliksel düzenlemesi farklılık gösterse de ortaçağ Hristiyanlığı tahakkümündeki yönetim biçimlerinde de aynı durum geçerlidir. Benzer şekilde saltanat dönemi İslami yönetimlerde de yöneticiler kendilerini Allah’ın halifeleri olarak tanımaları (Dört halife kendilerini “Emiril Müminin” olarak tanımlarlardı) bu ilişki biçiminin farklı forumlarına örneklik teşkil eder. Çağdaş dünyada İran İslam Cumhuriyeti yönetim formunda da bu nitelikte bir ilişki biçiminden bahsedilebilir.

İkinci olarak siyasetin dini araçsallaştırdığı, iktidarı/statükoyu korumak için kullandığı ilişki biçiminden söz edilebilir. Günümüz ülke örnekliklerinde yönetimlerin kahir ekseriyetinde böyle bir ilişki düzleminden bahsedilebilir. Laiklik uygulamalarının özellikle Fransız tarzı yorumu başta olmak üzere birçok ülkede bu tür bir ilki biçimi vardır. Cumhuriyet Türkiye’sinde Diyanet İşleri Başkanlığı ile kurumsallaştırılan din böyle bir işlev görmektedir.

Tarihin büyük bir bölümünü şekillendiren din ve siyaset arasındaki ilişki biçimleri insanoğlunun toplumsal yaşam biçiminde tatmin edici, temel hak ve özgürlükler merkezli, adalet temelli bir yönetim anlayışına karşılık gelmediği görülür. Ezen-ezilen, mustazaf-müstekbir derin polarizasyonlarının ürettiği zulüm ve haksızlıkların bu tür din siyaset ilişkilerine dayalı yönetimlerde var olageldiği tarihsel olaylar, belge ve kayıtlarla sabittir.   

Bu iki ilişki biçimi de vahiy ikliminde, inanç düzleminde Tevhid-Nübüvvet-Mead merkezli, insan ve toplumsal bağlamda dünya görüşü olarak Adalet-Özgürlük- Emniyet/Emanet değerleri üzerine kurulu İslami yönetim yaklaşımları ile örtüşmediği söylenebilir. Peygamber uygulamalarında esas ve değerlere dayalı örneklikleri görülebilir.

Tarihsel süreçte ve peygamber sonrası dönemlerde din ve siyaset arasında neden bu ilişki örnekliği sürdürülemedi? Bu soruya birçok farklı yanıt verilebilir. Genel olarak tevhid merkezli ontolojik zeminin aşınmasının kaçınılmaz sonucu olarak toplumsal düzlemde bozulmanın, sapmanı kaçınılmazlığı olarak bu durum tanımlanabilir. Tabi bu genel yanıt düşünsel derinlikteki analizlerin bir başlangıcı olarak alınmalıdır.

Bugün aziz İslam’ın çağa alternatif bir paradigma sunma potansiyelinin açığa çıkarılması çabalarına ihtiyaç vardır. Müslüman coğrafyalarda, İran, Türkiye, Mısır, Afganistan, Tunus ve diğer halkı Müslüman olan ülkelerde bu yönetime dair örneklikler ortaya konulamamasının temelinde din-siyaset ilişkisinde yitirilen fıtri kodlar geldiğini belirtmek gerekir.

Müslümanların geçmişten günümüze din siyaset ilişkisine dair oluşturduğu müktesebatın günümüz dünyasının arayışları bağlamında akademik derinlikli analizlerinin yapılmasına ihtiyaç olduğunun altı önemle çizilmelidir.

Geleneğe dayalı katı mezhep kalıplarının yeterliliği üzerinden sağlıklı bir sonuç üretilemediği mevcut durum göstermektedir. Yani klasik tanımıyla içtihat kapısı kapalıdır. Tüm meselelere dair geçmişte ortaya konulmuş fıkhi çözümler yeterlidir şeklindeki yaklaşımların hayatın sürekli değişen dinamizmine uymadığı bir çok konu üzerinden test edilebilir.

Buna karşın dinin, özelde İslam’ın günümüz dünyasına sunacağı bir şey yoktur. Katı bir sekülarizim ve laiklik üzerinden geliştirilen yaklaşımların da çağın insanına tatmin edici bir çözüm üretmediğini de görmek gerekir.

Son üç asırlık batı merkezli yaşanan baş döndürücü değişim, günümüz dünyasını sosyopolitik açıdan oldukça karmaşık bir hale getirmiştir. Geleneğe dayalı yaklaşımlarla, geçmişte Müslüman mütefekkir, alim ve fakihlerin ürettiği müktesabatı yeterli görerek günümüz dünyasını kavramak, yaşanan sorunlara çözüm üretmek olası değildir. Bu yaşamın değişen doğasına da aykırı bir durumdur. Geçmişte yaşayan insanların içinde bulunduğu koşullara, yaşadığı sorunlara geliştirdikleri çözümleri, içtihat ve fetvaları tüm zamanları için yeterli görmek akli de değildir, Kitabı Kerim’in değerleri ile de örtüşmez.

Sadece kıssalar incelendiğinde bile bu durumu görmek mümkündür. Hz. Yusuf’un, Hz. Davut ve Süleyman’nın, Hristiyanlık ve Yahudiliğin ve diğer kavim ve toplulukların yaşam kültürlerinde din siyaset ilişkileri, şeriatları/hukukları birbirinden farklı olduğu görülür. Değişmeyen husus Tevhid-Nübüvvet-Mead merkezli değerlerdir. Yapı ve kurumlar, örf ve yaşam şekilleri üzerinden ortaya çıkan ekonomik, sosyal, bireysel ve toplumsal ilişki biçimlerine dair forum ve şekillenişler birbirinden farklıdır. Vahiy öğretisi bu temelde yaşamı biçiminin Adalet-Özgürlük-Emniyet/Emanet değerleri üzerine oturmasını önceler. Bunu koruyacak değerleri vazeder. Bun u bozacak davranış ve yönelişleri engellemeye ıslah etmeye çalışır.

Maide-5 te belirtilen dinin kemale erdirilmesi konusu yaşamın kaçınılmaz değişimi karşısında katı bir muhafazakârlığı emretmez. Nitekim Peygamberimiz (sav) ve sahabe nesli de pratiklerinde de bunun böyle anlaşılmadığı görülür. Hatta vahyin bu bağlamda o toplumda hiç olmayan, o toplumun yaşam biçimi ve kültürüne tamamen yabancı fıkhî düzenlemelerin kahir ekseriyetinin ibadet alanı ile ilgili olduğu görülür ki namaz, kurban gibi bazı pratiklerin yabancısı olmadıklarını da ayrıca not etmek gerekir. Yani vahiy mevcut toplumun bireysel ve toplumsal yaşam kültürünü sıfırdan kurgulamaz. Mevcut durumu insanın tevhidi varoluş mantalitesi, adalet ve özgürlük arayışları bağlamında ıslah ederek yeni bir yaşam anlayışı inşa etmeyi hedefler.

İslam dinin diğer kültür ve toplumlarla ilk buluşmaları fıkıh, kelam, tefsir gibi İslami ilimlerde önemli bir müktesabat oluşturması vahiy merkezli öğretinin dinamik, değişim karşısında çözüm üretme kapasitesinin canlı ve üretken olduğunu gösterir. Hatta bu dinamik süreç tüm dünyaya öncü bir medeniyet paradigmasını da 14. asırlara kadar taşıma misyonunu sürdürmesini beraberinde getirmiştir.

Düşünsel durağanlık, donukluk, katı mezhebi anlayış, tasavvuf merkezli ezoterik, mistik savrulma beraberinde içtihat kapısının kapandığı, eskinin yeterli olduğu gibi bir skolastik iklim üretti. Avrupa merkezli aydınlanma ile tüm dünyayı etkisi altına alan yeni modern paradigma karşısında bu katı gelenekçi tutum daha bir sertleşti. Buna karşı alternatif arayışlar ise çok cılız kaldı.

Bu durum nasıl aşılabilir?  Din siyaset ilişkisi bağlamında konuyu bir sonraki yazıya bırakalım.  

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR