Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


Din ve İktidar

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz'ın "yeni" yazısı...


İslam Tarihi, tarihsel süreç göz önünde tutulduğunda, din – siyaset ilişkilerinin tarihi olarak okunabilir. Bu süreç Hz. Peygamberin özellikle Medine dönemindeki uygulamalarından başlayarak ve çeşitli aşamalardan geçerek günümüze kadar devam etmiştir. İslam hayatı kuşatan bir değerler sistemi olduğundan, hayatla ilgili her alanla ilişkili olması da doğaldır.  Siyasetin en önemli konularından biri iktidar ve onun etrafında dönen tartışmalarla ilgilidir.  

Kuşku yok ki, İslam siyaset ilişkileri, İslam içi yapıları da siyaset konusunda tavır almaya zorlamıştır. Bunun sonucunda parti, dernek ve cemaatler siyaset konusunda kendilerine bir avantaj sağlayacak bir retorik geliştirmeye gayret etmişlerdir. Burada anahtar soru, din- siyaset ilişkilerinin nasıl olması gerektiği üzerine yoğunlaşmaktadır. Şurası açık ki, hiçbir parti, cemaat, dernek tek başına İslam’ı temsil edemez. Herkes kendi anlayışına göre siyasete girer, hata yapar ve karşılığını görür. Bundan dolayı, hiçbir grubun yaptığı hata İslam’a mal edilemez. Çünkü hiç kimse İslam’ın temsilcisi değildir. Bu anlamda dini iktidar yoktur. İlk İslam halifesi Ebubekir kendisini Allah’ın halifesi diye nitelenmesine karşı çıktığına göre siyaset ve yönetim doğası gereği sivildir. Herhangi bir insanı siyasal anlamda Allah’ın halifesi olarak konumlandırmak sorunlu bir anlayışa kapı aralar. Çünkü Allah’ın halifesi hata edemez ve yargılanamaz. Bu okuma biçimi sorumlu tutulamaz ve yargılanamaz bir iktidar anlayışı ortaya çıkarır. Oysa iktidar ve diğer alanlarda her insan çeşitli konumlarda bulunur ve bu konumlarda yaptıkları ile yargılanır. Dolayısıyla konumu, bilgisi, birikimi ne olursa olsun hiç kimse dokunulmaz olarak değerlendirilemez.

İktidar konusunda dindar grupları bekleyen soru şudur: “İktidar için bir Müslüman nereye kadar taviz verebilir?“ Görünen o ki, özellikle son yıllarda yaşadıklarımız, İslami duyarlılıkları paylaşan siyasal iktidarın zamanla, kendisini iktidara taşıyan iddialardan vazgeçtikleri, dönüştükleri, hatta başkalaştıklarına tanık oluyoruz.

Bedir kuyuları ve Hendek kazılması olayları, Nebevi siyasetin ipuçlarını verir. Nebevi siyaset, Kur’an’ın “şura” ilkesine dayanır. Şura bir sosyal veya siyasal konuda ortak aklın belirleyiciliğine işaret eder. İslam dünyasının Hz. Peygamber’e “bu düşünce senin düşüncen mi, yoksa vahiy midir” diye soran sahabe aklından lidere kayıtsız şartsız itaat eden bir siyasal akla gelmek ne kadar trajiktir.

Allah’tan vahiy alan Peygamberler hariç, diğer insanlar hataya açıktır. Kaldı ki, Peygamberlerin vahiy dışında bazı konularda yanıldıklarını bizzat Hz. Peygamber’in yaşamı bize bildiriyor. Peygamberlerin yanılmazlığı vahiy ile sınırlıdır. Ne yazık ki, günümüzde insanlar şeyh, önder, lider veya parti başkanlarını yanılmaz olarak kutsuyorlar. Nerdeyse lider olarak kabul edilen insanların Peygamberde bile bulunmayan bir konumları var. Onlar eleştirilemiyor, karşı çıkılamıyor ve her yaptıkları onaylanıyor. Çünkü bu duruma aykırı davranan ve liderle görüş ayrılığı yaşayan insanların o yapı içinde kalmasına imkân bulunmamaktadır. Hangi parti lideri, hangi şef, hangi önder, hangi şeyh olursa olsun insandır ve insan olmanın bütün zaaflarına sahiptir.

Ontolojisi gereği yanılma ihtimali olan, hata yapan insandan suçsuz, günahsız, hatasız bir figür üretmemek gerekir. Özellikle siyasal ve toplumsal anlayışımıza sinen bu otoriter anlayış, lider karşısında insanları pasifleştiriyor. Bazen liderleri kutsamak da yetmiyor, ailesi ve geçmişi de bundan payını alıyor.

Bir cemaate, gruba, örgüte ve partiye benliğinizi tümüyle bağlamazsanız, sosyal, tarihi ve siyasi olayları daha sağlıklı değerlendirebilirsiniz. Kişinin içinde bu bulunduğu gurubu hatadan arınmış ve mükemmel olarak tanımlaması içinde bulunan grubu kutsallaştırmakla sonuçlanmaktadır. Kutsallaştırma hali parti, cemaat, tarikat, örgüt veya grubu kurucu kişiden başlayıp günümüze kadar devam ediyor. Oysa bu tür yapıları kuran insandır. İnsan, doğası gereği hataya açık, yanılabilen ve tarihsel bir varlıktır.

Bir kişinin dini veya seküler bir örgüt veya cemaate aidiyeti, eleştirel düşüncesini büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Bu durumda kişi bütün benliği ile kendini içinde bulunduğu gruba adamaktadır. Adanmışlık kişinin samimi olduğunu gösterir belki ama ahlaki ve doğru bir konumda olduğunu göstermez. Bundan dolayı cemaat veya örgütlerin militanları samimidir. Ancak bu samimiyet doğru yerde bulunduklarını ve doğru davrandıklarını göstermez.

Din, bir siyasal iktidar için en kullanışlı araçlardan biridir. Türkiye siyasetinde, sağ-muhafazakâr milliyetçiliğin dini söylemi çoğu kez istismar ederek kullandığı açıktır. Bu noktada sol siyasetin ateist ve din karşıtı karakterini öne çıkarmasının da katkısı büyük olmuştur.

Kuşkusuz zamanın ruhu yeni bir siyaset anlayışını öne çıkarmaktadır. İktidarlar, bir yandan halkın tercihlerini hiçe sayan ve demokratik sistemler içinde korunaklı yapılar inşa ederek siyaseti yönlendirmeye çalışan elit gruplara karşı ne kadar sert olmaları gerekiyorsa; diğer yandan zamanın ruhuna uygun olarak ortaya çıkan yeni toplumsal taleplere karşı da diyaloğa açık olmalıdır.

İktidarların görevi yeni ortaya çıkan meşru toplumsal talepleri anlayışla karşılayıp müzakereci siyaseti sürdürmelidir. Meşru talepleri manipüle ederek terör estiren gruplara karşı da her türlü tedbiri almalıdır. İşin en kötü tarafı ise meşru isteklerde bulunan gruplarla terör gruplarına aynı sertlikte müdahalede bulunmaktır. Oysa terör gruplarına karşı müdahale meşru görülürken, demokratik talepleri olan gruplara karşı ise hoşgörülü davranılmak esastır.

Siyaset, muktedir olma hırsı, iktidar şehveti ve rant aracına dönüştüğünde, orada kadim değerlere ilişkin bir erdem yoktur. Bizatihi iktidarda kalmak veya oraya ulaşmak temel değer olur. Oysa ahlak, hem iktidar hem de iktidar alanı dışında savunulması gereken bir değerler sistemidir.

Öte yandan iktidarın denetime açık olması keyfiliğin önüne geçen en önemli koşuldur. Bu durumda hukukun bağımsız ve tarafsızlığı birincil derecede önceliklidir. Hukukun bağımsız ve tarafsızlığının sağlanmadığı hiçbir yönetimde keyfiliğin ve hukuk ihlallerinin önüne geçmek mümkün değildir.

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR