Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


Dinî Değerlerin “Sağ Siyaset İle” İmtihanı…

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Cumhuriyetle birlikte, o da, cumhuriyet elitinin yıkıcı anlayış ve uyguladığı katı politikalardan dolayı Müslümanlar, bu tür politikaları sözde alt etmek adına, yine Batı orijinli, ama onlara yutturulabilecek evsafta seyreden sağcılık, millilik, muhafazakârlık saikiyle bir değişim ve dönüşüme maruz kalmışlardı.

Bu yutturmacanın en can alıcı kısmı, zaman içerisinde bu tür, aslında Batı orijinli, ama ne hikmetse dindenmiş, dinin aslındanmış gibi görünen, algılatılan, algılanan kavramlardan hareket ettiğimizde, karşımıza, bugüne dek süren sağcı politikalar yoluyla olmuştu.

Öyle ki, bu yutturmaca ABD tandaslı 12 Eylül darbesine bağlı olarak, bu kez kapitalizmin en soft, en gizli, en kandırıcı yönünü temsil eden liberalizm saikiyle Özallı iktidar döneminde vaki olmuştu.

Sözde Batıcı olmalarına, daha doğrusu öyle görünmelerine rağmen salt sağcı oluşlarından dolayı üzerlerinden bir türlü atamadıkları feodal ve ataerkil pozisyonlara sahip liderlerin şahsında, gerçekten sahih bir din, Allah ve İslam inancının varlığından şüphe edilmesi gerektiği, ama onlara inanan, güvenen ve sanki onlar, din û dünya adına iyi bir şeyler yapacaklarmışçasına´ onlara delicesine bağlanan, efsunlanan Müslüman kitle, ya da yığınlar, o liderlerin, seçim alanlarında pek sahici olmadığı besbelli olan, yarım ağızla dillerinden düşürmedikleri Allah, peygamber, din, İslam laflarına kanıp onları Müslüman bir lider, kurtarıcı ve hatta Mehdî olarak görüyorlardı.

Gerçi, bu manzaranın oluşumunda, toplum üzerinde bayağı etkisi olan molla ve şeyh efendilerin o kitleyi yönlendirmesinin de etkisi vardı. Ama o şahısların, belki de, dönemi açısından görünür, bilinir bir örneği, örnekliği pek varit olmadığından olsa gerek, küllî bir uğraşıyı ve düşünsel emeği gerektiren siyasi bir bilgi birikimleri de yoktu. Bu da haliyle o kitlenin, önderi konumunda olan zevatla birlikte, bir maslahata binaen sağcı liderlerin oyuncağı olması sorununu doğurmuştu.

Durum böyle olunca, kazara, sağcı bir lider “Allahhh” demeye görsün, bizim Müslümanların ağzı açık kalır, onlara hayran, hayran bakarlardı.

Görende, sanki kurtuluşa erildi, sıkıntılar atlatıldı, ülke kurtuluşa erdi, hatta cennet görüldü, oraya girildi (hatta Allah©´ın Kitap´ta belirttiği üzere Müslümanlara yönelik “girin cennetime!”)(1) diyeceği, diyebileceği varsayıldı neredeyse?

İşte böylesi bir dönemde, o da rivayet olunur ki İsmet İnönü, tek parti yönetimi akabinde bir seçim döneminde, memleketi Malatya´da kent merkezinde bulunan seçim alanında konuşur ve konuşmasın ardında kürsüden inmek ister.

Parti tabanı, hemen her açıdan kendilerini güçlü görmelerine maddi planda gayet´ iyi bir durumda bulunmalarına rağmen, liderlerinin, miting alanlarında kürsüde iken bir iki Allah, peygamber kelâmını söylememesi, hatta kürsüden indiğinde, onlara dönüp, bir “Allah´a ısmarladık!” cümleciğini dahi onlardan esirgemesi, parti tabanında az da olsa bir rahatsızlığa yol açar, ona sitem ederler.

Bu durum, İnönü´ye aktarılır, o da bir seçim arefesinde yaptığı bir konuşma sonrası, kürsüden inmeden önce, kalabalığa dönüp “Allah´a ısmarladık!” der ve döner gider.

O günden sonra, o kitlenin de kendi liderleri, kendilerine giderayak bir “Allah´a ısmarladık” dediği için, mesut ve mesrur olduğu rivayet edilir.

İmdi, hiç kimsenin kalbini yarıp bakma imkânımız olmadığından dolayı, kalbinde imam var mıydı, yok muydu; diye bilecek bir durumda değiliz. Kaldı ki hemen herkesin, yanlışı ve doğrusuyla kendini salt Müslüman olarak tanımladığı, kendisini öyle gösterip takdim ettiği bir vasatta kimin Müslüman, kimin de olmadığını bilmek kadar zor bir iş yoktur.

Gerekmez. Gerekmediği gibi mümkünde değildir.

İşi dallandırıp yokuşa sürmenin de bir âlemi yoktu oysa. Adam Müslüman idi, ya da değildi!

Kaldı ki, bunu tamamen bilmek peygambere(s) dahi görev olarak tevdi edilmemişti.

Cennetin tapusu da hiç kimsede, bir zümrede, grupta, cemaatte vb. değildi. Ellerinde öyle bir şey ve imkân da yoktu onların. Ki İslam´da haddizatında özellikle de Hıristiyanlık gibi bir ruhban sınıf yoktu. Olmadığı içinde, cenneti parsel parsel parselleyip, istediğine satan bir ruhban (ya da dinsel çete/mafya) zümrenin varlığı söz konusu olmayacaktır.

Bunun böyle olacağını, bu şekilde anlaşılması ve olması gerektiğini bırakın, dinde olumlu anlamda ileri gidenlerin, yani “Rasihun´ olanların(2) murad-ı ilahiyi, akıl nimetine sahip olan, kendisinden isteneni istenildiği gibi kavramış bulunan sıradan bir Müslümanın dahi doğru anladığını, anlaması gerektiği söz konusu olacak idiyse, birileri neden, işi yokuşa sürer, anlamak istemez de anlar görünüp kendi dinini, inancını başkasının insafına terk eder de, arızalı durumlara davetiye çıkarırdı?

Bu arızalı durumu kim, kimler ve ne gibi sebepler, saikler oluşturmuştu?

Sadece bir tarafı belirtmek, arızayı onun üzerine yıkmaktan ziyade bu durumlara sebep olan ortamı, ortamları görmek, o ortamların oluşum süreçlerini takip etmek, onlar üzerinde düşünüp analizlere girişmek; burada oluşan etkileşimin mahiyetini kavramak, önlem almak önemli olmakla birlikte, biz bunu, mes´eleyi unutmadan, sümen altı etmeden, onu sadece tafsilatlı bir şekilde tartışmak, sonuca ulaşmak ve haliyle sonuç almak için ileride tartışmaya açma uğruna bir tarafa koyalım.

Onun yerine, işi az da olsa güncelden hareketle siyasete getirmeliyiz.

Bununla ilgili olarak, yukarıda baştan beri politik arenada yer almış olan en sağcısından, en Kemalist´ine kadar varan ve temelde seküler zeminlerin ürünü olan hallerin sahibi bulunan zevatın zihin dünyasında dine nasıl, ne kadar önem verdiği, onu ne uğruna kullandığını, kullanmaya çalıştığının bir resmini çekmeye çalıştık.

Celaleddin-i Rumî “Dünle beraber gitti cancağızım/Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyordu.

Cennet üzerinden siyaset yapma…

Biz, bu işi sadece salt dini değerlerin, siyasiler tarafından her ne adına olursa olsun, asla ve asla kullanılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Özellikle de, işin ucu kendilerine dokunan, ondan bizar olduklarını söyleyen ‘FETÖ’nün darbeciliğine giden yolda, dinin topyekûn kullanılma girişiminin yol açtığı zararların en çok AK Parti iktidarı tarafından hatırlaması icap ederken, bu sakil durumun, o partiden bir milletvekilinin, daha sonra, yapmaya çalıştığı açıklamalara rağmen, “din ve dini değerler” üzeriden siyaset yapma yanlışlığına düşmeleri, bu siyasi kadronun yakın geçmişin bu tür manzarasından ibret alınmadığını gösteriyordu.

Bu sadece bir örnekti. Daha birçok örneği hafızalarda yer ediyor ve medyal ortamlarda ise, hem sesli ve hem de görüntülü bir şekilde arz-ı endam- ediyordu?

Sen yaparsında ben yapamaz mıyım?

Dedik ya bu işi kim başlattı? Çok mu çok eskilere gidersek, antik dönem devletlerinin hemen hepsi, dini kendi meşruiyetleri için “”biçilmiş kaftan” olarak görüyorlar ve hem de kendi üst´ kurucu yöneticilerini, dinden devşirdikleri meşruiyet içre RAB´ olarak tanımlıyorlardı. (3)

Tamam, her ne kadar günümüzde dünyayı kasıp kavuran ve bu işlerine bağlı olarak, Batıcı formlara bağlı bulunan ister batılı, ister doğulu liderler, kendilerini klasik anlamda bir ilah olarak lanse etmiyor.(4),

Bununla birlikte, işlevsellik adına onun yerine geçecek bir yığın argümanın kullanıldığı sürüp gitmektedir. Ör. Bundan önceli ABD Başkanı Donald Trump’ın, kaybedeceği belli olan seçim öncesinde elinde İncil ile kilisede boy göstermesi, bu kabilden okunabilir.

Yine dışarıdan bir örnek verebiliriz; Putin’in Ukrayna saldırısında ortaya çıkan hezimet durumunun sade Rus vatandaşı ile askerleri gönendirmek için Rus din damı Kirill’in, askerler için kullandığı “savaşa katılanların günahlarının afolacağı” vaadini adeta “sükut ikrardan gelir” düşüncesiyle onaylaması işin mahiyetini de ele vermektedir.

İçe dönersek, AK Parti iktidarında bakanlık koltuğunda oturan bir zatın, kendi seçmenine -seçim usûlünün Batı’dan alındığı gerçeğini es geçerek- yapılacak olan seçimin sonuçlarının ahret boyutunu hatırlatması da sağcı liderlerin, sıkıştıklarında, meşruiyetleri için dine/İslam’a başvurmaları da bu şekilde anlaşılabilir.

Burada basbayağı bir fayda mülahaza ediliyor. O da dinden meşruiyet temin etmek.

Halbuki, herkesin bir dini ve ona uygun bir inancı vardır, ya da yoktur. Herkes kendi meşruiyetini ne dinden/mezhepten ya da ideolojilerden alacağına, yapmış olduğu/yapacağı işlerin seçmen nazarındaki olumlu, ya da olumsuz karşılığından almalıdır.

Esas olan budur, işin doğrusu da budur ki, en rasyonel ve aklî olanda budur vesselam…

Dipnotlar:

1)?Siz ve eşleriniz, sevinç ve mutlulukla cennete girin?( Zuhruf/70)

2) ?Rasihune fi´l-ilmi(ilimde ilerleyenler, derinleşenler) (Al-i İmran/7)

3)Firavun, ?Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyordu. (A´raf/172)

4)Onlara: ´Yeryüzünde fesat çıkarmayın´ denildiğinde: ´Biz sadece ıslah edicileriz´ derler.(Bakara/11)

 

Kaynak: Farklı Bakış


Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR