Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


DİKKAT HER HAREKETİNİZ KAYIT ALTINDA

Necip CENGİL'in yazısı;


 

“Yeni dönem!” 

Böyle diyorlar. 

“İliklerinize sızıp, her halinizi izleyecekler ve bağımsız veya özgür bir hayatınız olmayacak. Bu salgın buna vesile kılınacak” diye ekliyorlar. Oluşturulmak istenen “korku duvarı” belki iyilik adına, hayır adına, insanlığa fayda adına ne varsa, mani olmaya yönelik. “Sakın ha, korku duvarını aşmaya yeltenmeyin, sizi şah damarınızdan tutacak kadar yakın izleneceksiniz” demek istiyorlar. Belki bu söylenenleri haklı çıkarabilecek emareler de vardır. Olabilir. Birileri “düşünen insanı” bu halinden uzaklaştırmak ve onu “sürü haline getirilen topluluğa”  dönüştürmek niyetinde olabilir. Oysa bizi şah damarımızdan yakalayacak kadar bize yakın olan sadece Allah’tır!

Yeryüzü ve gökyüzü ilk defa bir salgına şahitlik etmiyor. 

Savaşların bile salgınlar nedeniyle yön değiştirdiği olmuştur. Ve salgınlardan dolayı belki savaşlar kadar insan ölmüştür. Yalnız salgınlar ayrım yapmaz, herkes etkilenir. İlk insandan günümüze, beşerin organize ettiği katliam salgını ise hep ayrım yapmıştır. Sadece Kudüs ve Kutsal mezar rüyalarından dolayı yüzbinlerce insan yollarda telef edilmiş, kaleler kuşatılmış, kaledekiler kadın, erkek, çocuk denmeden katledilebilmiştir. Neden? Avrupa’yı sömüren “Derebeylere”, “Baronlara” yeni rütbeler oluşsun diye. “Kudüs Kralı” olarak anılmak adına onbinlerce insanın hayat hakkına zalimane bir tarzla son verilmiştir.

Tarihi; felsefesinden uzak olarak, sadece kazananlar ve kaybedenler kronolojisi olarak ele alınca, salgını katliamlardan daha tehlikeli görebiliriz. Gerçekte yüzyıllardır, birileri felsefi derinlikten uzak bir hükmetme tarzıyla katliamlar yapıyor ve salgınlar bu katliamlarla kıyaslanamaz.

Evet, yer ve gök ilk defa şahitlik etmiyor salgınlara…

Kaldı ki; yer ve gök onu yaratanın emrindedir. 

Biz her ne yapıyorsak, onların ve onlarda olup da bilemediklerimizin, tanımlayamadıklarımızın şahitliğinde yapıyoruz. Virüsler, bakteriler gibi gözle görülemeyenler de bu şahitlerdendir. Biz işlerimizi aksatmadan yaparken, kimi “şahitlerin” zararlı olabileceğini öğrenmiştik zaten ve bu kaleme destek açısından Allah’ın resulü bizi şöyle bilgilendirmişti: “Temizlik imandandır. Sabah kalktığınızda ellerinizi yıkayınız zira ellerinizin nerede ve nasıl sabahladığını bilemezsiniz. Yemek yemeden önce ve yedikten sonra ellerinizi yıkayınız!”

Salgın bizim ihmalimizin neticesinde büyür. Katliamlar, insan suretinde yeryüzünde gezen beşer tarafından organize edilir. Elbette biyolojik silahların geliştirildiği bir dünyada, salgınları organize edenler de çıkabilir. Lakin Allah “kim ne yapıp ediyorsa görmekte” ve onlara sonsuz bir cehennem vadetmektedir.

“Ancak temiz akıl sahipleri anlar!” diye kaç defa hatırlatılır Kitap’ta?

“Temiz kalanlar” ve “gerçek akıl sahipleri” ibret alır, katliam yapmaz, sömürmez, insanlığa harcanması gerekeni uhdesine geçirmez. Nicesi bunu da yapıyor. Bugünlerde ayrım yapmadan herkesi evlerinde mahkum eden salgın eğer birilerinin hayata müdahalesi ise biliniz ki “onlara belli bir zamana kadar süre verilmiştir” ve bu sürenin sonunda “sonsuz bir cehennem” onları beklemektedir.

“Birtakım insanlar onlara, "İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun" dediler de bu, onların imanlarını arttırdı ve "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" diye cevap verdiler” ayetini, bir biyolojik savaş varsa, bu savaş için de düşünmeli ve birilerinin psikolojik olarak bizi yıpratmalarına imkân tanımamalıyız. Yaşatılmak istenen her zorluk karşısında söylenecek söz “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!" değil midir? Elbette hazırlıklarımız olmalı, ilim elimiz kavileşmeli ancak bu korku ve panik ile olmaz. Korku ve panik her zaman mücadele kaybettirir. Caydırıcı bir güç hazırlığı her zaman barışı besler, böyle bir hazırlık yerine panik ve korku her zaman kaybettirir. Enfal suresi 60. Ayette ifade edilen de şu değil midir; tehdit hangi yönlüyse, hazırlık ona göre olmalı, askeri, biyolojik, teknolojik üstünlük, eğitim, sağlık yani hayat ve barış için elzem olan her konuda tedbir ve hazırlıklı olmak!

Her zaman düşünülmesi gereken, zor günlerde ise asla unutulmaması gereken bir uyarı var:

 “Ey iman edenler! (Size düşmanlık eden) bir toplulukla karşılaştığınız vakit sebat ediniz ve Allah’ı çokça anınız ki kurtuluşa eresiniz.

Ayrıca Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Oysa şu salgın konusunda bile ülkede bir didişme hali var. Bilgi saptırma var. 

Mesele anlamak ve tefekkür etmekle alakalıdır öncelikle! Ve Müslümanların terk edeceği, , terk ettiği ilk ibadet de, ne yazık ki tefekkür ibadetidir! Temiz akıl sahibi olma istidadı yerini sloganlara ve hatta “peşin kurtulmuşluklar kabulüne” bırakınca tefekkür de küstürülen bir ibadet olarak arka plana atılmış olur.

Evet, dikkat her hareketimiz, yaptıklarımız kayıt altına alınıyor. Birilerinden korkmamızı gerektiren bir hatırlatma değil, mesuliyetimizi hatırlatan bir ifadedir. Hatta her birimiz, yaşadıklarımızla, bir gün karşımıza çıkarılacak olan “kitabımızı” yazıyoruz ve günü geldiğinde, yaşadıklarımızla yazdığımız kitap bize okutulacak!

Tefekkürü gerektirir. 

Kitaptan payımıza ne düştüğünü gözden geçirelim isterseniz! 

Çelişkiler yumağı ile karşılaşırız. 

Kitabın çoğu ayeti başkaları içindir, bizden bahsetmez diye düşünürüz mesela! 

Hayata katkı sunmamızı isteyen verilerden ziyade kendimizi ötekinin inanç noktasındaki hükmüyle meşgul eder, sözlerimizin diriltici olmasından ziyade öldürücü darbeler vurması gibi bir iştigal sahamız oluşmuştur mesela! Hatta “yürek soğutmak” gibi bir keşfimiz var. Nasıl bir şeyse bu özellikle sosyal medyada bu yönelim göze çarpar.

Öncelikle Kitabın bize pay ettiği şey, temiz akıl sahibi olarak ayetleri düşünmemizdir.  Kendisinden emin olunan bir “inanan” olarak yeryüzüne dağılmamız yani bu rehberlikte işlerimizi yapmamızdır.

Saniyen “kendimizi yeterli görmek” gibi “bizi biz olmaktan çıkarıcı etkisi olan” bir hataya düşmemektir. Zira “kendisini yeterli gören sapmaya başlar” ve “hep daha güzeli vardır” onu aramamız, hayatı varlığımızla, halife yönümüzle beslememiz gerekir. İnsanların hepsinin aynı şekilde inanmayacağını bilerek, kendimiz ve başkaları hakkındaki hükmü Allah’a bırakıp, kulluk ameliyesini sürdürmemiz gerekir. Biz bizi yaratana kuluz, onun verdiği varlık, akıl, düşünce, kalp ve öğrettiği kelimeler ile insanlığa fayda üretmeliyiz. Halife olmamızın amacından saparız yoksa! Cevdet Said’in hatırladığım bir ifadesi var, özetleyerek paylaşayım; “dini de sosyoloji gibi bir bilim ruhuyla hayata taşımalıyız.” Beni çok etkilemişti bu ifade ve dinin bütün insanlığın ihtiyacı olan diriltici, hayat veren varlığını insanlıkla paylaşacak olan, öncelikle ona (dine) göre hayatını yaşamaya çalıştığını söyleyen bizleriz. Bu dinin şahitleri olmak gibi bir sorumluluğumuz var.

Korkularımız var ancak zannımca korkularımızı besleyen “siz kendinize bakın” ifadesinin içini dolduramayışımızdır. Oysa bize düşen arayıştır, araştırmadır, bilenlerden olmaya çalışmaktır, ilim ehline müracaatı terk etmemektir.

Üçüncü olarak ümit kırımı yaşamamak gerekiyor. “ Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” denmiştir bize… İnsanlığın aleyhine hazırlanan tuzak ne kadar büyük olursa olsun, bize düşen Allah’ın rahmetine güvenmektir.  Kaldı ki “Birileri bir tuzak hazırlar, Allah o tuzağı görmektedir.” 

Birileri virüs oyunlarıyla “Tanrı” rolü oynamak istiyor olabilir.

Yeni bir şey değil ki bu. Her asrın yöntemi ayrı sadece… Her asırda birileri "Tanrı" rolü oynamaya çalışır sonra bir sineğe dahi hükmedemeyeceğini öğrendiğinde, her şey olup bitmiş, iş işten geçmiş olur.

Elbette büyüklerimizin duasını da unutmamak gerekir: Allah zalimlere fırsat vermesin!

Zalimler her fırsatı değerlendirmek ister. Ancak zalimler kendilerine fırsat sunanlar var oldukça at oynatır.

Zulmedenlerin varlığı karşısında ümitsiz duruş sergilemeyelim ve her hareketimizin, yaptığımız her işin hesabını vereceğimizin bilinciyle hayattaki yerimizi zalimlere, fırsatçılara, sömürü odaklarına kaptırmayalım. 

Son olarak İhsan Fazlıoğlu’ndan bir özetle yazıyı nihayete erdireyim:

"... paylaşımın azaldığı, bireylerin birbirlerinden yalıtılmakta olduğu toplumlarda, toplumsal hafıza gittikçe zayıflar, sonuçta o toplumun manevi dünyası (anlam-değer uzayı) çöker.

... hatırlamayla aynı kökten gelen hatır, Arapça'da aynı zamanda hafıza demektir; unutulmamalıdır ki, ancak hatıraları olanlar hatırlar, anlar ve anlamlandırırlar.

... insanlaşmanın en önemli koşulu anlamlandırmaktır, öyleyse anı sahibi olmak yani bir tecrübeye, yaşanmışlığa sahip olmak, anlamlandırmak için zorunludur...

... anıların, tecrübelerin, yaşanmışlıkların mekanı hafıza olduğundan, ancak hem bireysel hem de toplumsal hafızaları (anıları) güçlü olanlar, olup bitene sahih bir anlam verebilirler. "

Geçmişten geleceğe daha arınmış bir yürüyüş için, hafızanızı ve anılarınızı diri tutun!



YAZARLAR