Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


Devletlerin Ortadoğu Oyunu

Yazarımız Necip Cengil'in, Özgün İrade Dergisi 2020 Yılı Şubat(190.) sayısında yayımlanan yazısı...


“Ortadoğu’da tarihsel bir şey yazmanın önündeki en büyük engel hikâyenin bitmemiş olmasıdır. Savaş devam ediyor.” Böyle diyor Edward Said… Daha öncesine uzanan tarihleri bir yana Haçlı seferlerinin fitilinin ateşlendiği 1095 yılından beri Ortadoğu “kutsal kâse” ve “kutsal mezar” arayıcılarının maceralarının da katkısıyla rahat yüzü görmedi.

“Ortadoğu’da tarihsel bir şey yazmanın önündeki en büyük engel hikâyenin bitmemiş olmasıdır. Savaş devam ediyor.” Böyle diyor Edward Said… Daha öncesine uzanan tarihleri bir yana Haçlı seferlerinin fitilinin ateşlendiği 1095 yılından beri Ortadoğu “kutsal kâse” ve “kutsal mezar” arayıcılarının maceralarının da katkısıyla rahat yüzü görmedi. Rüyalarla bağlılarını yönlendirenlerin “kutsal kini” bölgeyi kuşatıp durdu. İspanya’dan, Fransa’dan, Almanya ve İngiltere’den “kutsala ulaşma” hazırlıkları sürüp gitti. Kutsal yürüyüş bir kılıftı, asıl dert doğunun zenginliğiydi… Tabi “Doğunun zenginliği” haberleri, milyonlarca insanın yollara dökülmesine zemin hazırladı. Papa Urbanus’un konuşması etkili olmuş, sefere katılacaklarının yakalarına dikilecek kırmızı haç işaretiyle seferin adı “haçlı seferleri” olarak konmuştu fakat Bizans imparatoru bile seferden endişe ediyordu zira “Frankların paraya düşkünlükleri, hiçbir antlaşmaya riayet etmeyen yapıları” kendilerine itimat etmeye engeldi. Öyle de oldu, yola çıkanlar, geçtikleri şehirleri yağmalayarak ve yakarak ilerlediler. Ortadoğu’ya ve özelde Kudüs’e doğru akan bir yağma seli vardı.

Yüz yıllık bir yağma ve katliam sürecinin sonunda, Selahaddin Eyyubi’nin toparladığı Müslümanların inisiyatif almasıyla bölge bir müddet rahata kavuştu. 1917 yılında İngilizler, aynı sefer ruhuyla Kudüs’ü egemenliklerine aldıklarında, daha öncekilerden çok da farklı olmayan bir süreç başladı. Bölge, her birinin kendisine düşen parçayla sevindiği ve ötekini desteklemekten kaçındığı, dahası birbirlerinin kuyusunu kazan devletçiklerle kırpıldı. Tıpkı Selçuklu dağıldıktan sonra, her biri bir şehre post atan Selçuklu çocuklarının, hiçbirinin diğerinin yardımına gitmediği ve bu nedenle gelen haçlıların sırayla hepsini yok etmelerine zemin hazırladıkları gibi…

1917 yılından sonra, bölgedeki zenginliğin bilinenin çok ötesinde olduğu iyice görüldüğü için, burayı sürekli karışık tutacak ve zenginliği bölgeye yedirmeyecek planlar devreye sokuldu. Öncelikle, asırlardır, dönem dönem soykırıma tabi tutulan Avrupa Yahudilerinin Filistin topraklarına göç edip yerleşmeleri teşvik edildi. 1948 yılına gelindiğinde zemin iyice hazır hale getirilmişti ve Filistin topraklarında İsrail denilen bir devletin kuruluşu kabul edildi. İsrail’in kuruluşu, bundan sonra bölgenin sürekli olarak istikrarsızlaştırılması için önemli ve gerekliydi. Hem Kudüs üzerindeki Müslüman egemenliği bitirilmiş, hem “Tanrıyı kıyamete zorlamak” denilen “büyük savaş” beklentisi için arazinin müsait hale getirilmesini sağlayacak diğer planlar birilerince işlenmeye başlamıştı. Bugün İsrail işgalindeki Filistin topraklarında bulunan ve “her megiddon” denilen dağ ve onun eteklerinde yer alan ovası, Evangelistlerin olgunlaştırmaya çalıştıkları “Armegedon savaşı” için hazırlanacaktı. Her şeyin yolunda gitmesi için bölge birliğinin yok edilmesi, her bir parçanın zayıf bırakılması, doğal zenginliklerin özel mülk gibi toplumdan kaçırılıp, taht hediye edilenler tarafından Müslümanların ortak gücü haline getirilmekten uzaklaştırılması gerekiyordu. 1095 yılında başlatılan haçlı seferlerinde, bu dağınıklığı başaran, bu güç birliğini sağlayamayan bölge yeniden buna müsait hale getirildi. Irak’ta yaşatılan dağınıklık ve katliam, ardından Suriye topraklarına taşındı. Sırayla İran ve Türkiye’nin karıştırılması hesaplandı. Rusya’nın da bu dağılma hesabından uzak tutulmadığını, Çin’in aynı şekilde karışıklığa sürüklenme hesaplarının olduğunu düşünüyorum. Zira bu defa plan daha farklı… Artık siyasal bir imparatorluk değil “ekonomik bir imparatorluk” düşleri var. Adımlar buna göre atılıyor. İnanç çok önemli olmayan bir detay, sadece kullanılacak bir ayrıntı, asıl dert ekonomik ve bölge zenginliğinin, düşünülen ekonomik imparatorluğun prenslerine kazandırılması… Bütün dünya tek bir imparatorluk, sınırlar özel mülkiyet kabilinde korunacak ama dünyayı, oluşturulacak “ekonomik imparatorluk prensleri” yönetecek. Prensleri onlar belirleyecek, bunun için kitlesel ölümler hızlandırılacak. Nüfuslar ekonomik imparatorluğa sorun oluşturmayacak şekilde dizayn edilecek. Bu bir hayal elbette… Zira plana sağdan soldan dürtecek olanlar çıkacak ve hayat daha çekilmez kılınacak… Mehdi ve Mesih’in gelişine değinirsek, daha 1095 yılında Papa Urbanus konuşurken Avrupa insanı “Mesihin gelmesi yakın, günahlarımızdan kurtulmamız lazım, hayata veda edeceksek, Kudüs’e doğru gitmemiz ve bizi günahlarımızdan arındıracak mortyr (=şehadet) ile hayatımızı sonlandırmamız gerekir” diye düşünerek, kitlesel olarak harekete geçmişlerdi. Bu tür argümanların hâlâ kullanıldığını ama asıl amacın ekonomik imparatorluk olduğunu, bu zenginliğe, Müslümanlardan kimsenin, Rusya dâhil diğer devletlerin yanaştırılmaması için planlar yapıldığını düşünüyorum. Şimdi Türkiye, Rusya, Çin ve İran, bu planlara karşı kendi kartlarını oynamaya çalışıyor. Tabi Mısır’da Nasır gibi birilerinin devreye girebileceğini, Süveyş kanalı sorunundaki gibi batının planlarının tersine adımlar atıp atmayacağını da bilmiyoruz.
Bu arada yeni süreçte Birleşik Devletler (ABD) ikinci dünya savaşından sonra, diğer bütün müttefiklerini küstürerek ikinci plana attığı için bölgede tek etkin saha gücü olarak devrede. İngiltere ve ABD her konuda hemfikir değil, hatta birbirinden bağımsız planları var. 1947 yılında, o zamanlar Stalin’in danışmanlarından olan Andrei Zdanov Ortadoğu’yu “birbirleriyle çekişen Amerika ve İngiliz emperyalistlerinin egemen olduğu saha” olarak tanımlıyordu. Nasır’ın Süveyş operasyonundan sonra Amerika, özellikle İngiltere ve Fransa’yı devre dışı bırakarak, çekişmeyi sürdürdü. Nikita Kruşçev ile o zaman Sovyetler Birliği bölgeye, Nasır ile görüşerek ilk girişimlerini yaptılar. Suriye o zaman da Amerikan’ın kurmak istediği “bölgesel Nato= Bağdat paktına” girmeyerek aykırı davranmıştı. Bu not edilmesi gereken bir fiili durumdu… Şu gün olmuş yaşanan karmaşada İngiltere ve Fransa asıl oyuncu değil hâlâ Birleşik Devletlerin stepnesi konumundalar. Putin Rusya’sının bölgesel varlığı elbette küçümsenmeyecek bir varlık ancak hâlâ asıl oyuncu ABD ama Süveyş kanalı operasyonunda olduğu gibi meseleye ani girişler yapmak yerine, kim ne yapabiliyor ona bakıyor. Belki de ekonomik imparatorluğun vurucu gücü olarak sağlam bir şekilde yerleşmenin yollarını inşa ediyor. Bu arada Arap Birliğinin (1945) de bölge ülkelerinin değil İngiliz Antony Eden’in (İkinci dünya savaşı yıllarında dışişleri bakanı ve 1955-57 arası İngiltere Başbakanı) kurulması için uğraştığı bir birlik olduğunu bilmek ve bölgedeki karışıklıklarda kullandığı dili anlamaya çalışırken buna dikkat etmek gerekir. Bağdat paktı devam etmedi ama Arap Birliği hâlâ varlığını koruyor. Süveyş krizi, İngiltere ve Fransa’ya rağmen, Nasır’ın kanalı millileştirmesi üzerine patlak verdi. İngiltere ve Fransa’nın yaptığı planla İsrail Mısır’ı işgale başladı, Sina yarımadası işgal edildi, İngiltere ve Fransa ültimatom verdi ve Kahire bombalanmaya başlandı. Krize Sovyetler ve ABD birlikte müdahale etti. Sovyetler, İngiliz ve Fransız başkentlerine nükleer bomba tehdidi yapınca, İngiliz ve Fransız askerleri ülkeden ayrıldılar ancak İsrail askerleri 1957 yılı Mart ayına kadar işgal ettiği yerlerde kaldı.

1948 ve 1967 yıllarında İsrail’e karşı savaşlar yaşandı. 1948’de yeni kurulan İsrail’i vurmak için başlatılan savaş Mısır ve kendisine yardım eden bölge güçlerinin yenilgisiyle sonuçlandı. O savaşta karşı karşıya gelen ve direnen birliklerden birinin başında İzak Rabin diğerinde Cemal Abdunnasır vardı. Rabin daha sonra İsrail Genel Kurmay Başkanı oldu. Nasır ise Kral Faruk’a darbe yapıp başa geçti ve Mısır Cumhurbaşkanı oldu… 1967 yılına gelindiğinde Mısır bir yandan Yemen iç savaşında batağa saplanmıştı, bir yandan müttefiki Suriye ile birlikte İsrail’e karşı bir şeyler yapmak istiyordu. 1967’deki “altı gün savaşlarında” İsrail ulaştığı askeri güç ile Mısır karşısında galip geldi ve bölgeye daha güvenle yerleşebileceği bir sonuç elde etti. Neticede kurulan Arap Birliği İsrail karşısında hiçbir varlık sergileyemedi. İsrail bölgeye iyice yerleşti. Bu arada Birleşik Devletlerin bölge üzerindeki kurguları devam etti. Özellikle Nixon’dan sonra öncelikli sorumluluklarından biri olan İsrail’in güvenliği için üzerlerine düşeni yaparken, bölgede kalıcı ve yerleşik adımlar için, 11 Eylül saldırısı dâhil birçok oyuna imza attılar. Şimdi cevaplanması gereken sorularından biri, İsrail oyun kurucu durumuna geçerse Birleşik Devletler ne yapar sorusudur. Daha önce, Süveyş krizi sırasında, müttefikleri İngiltere ve Fransa’yı boşa çıkaran Birleşik Devletler için, sıradaki “boşa çıkarılacak devlet” kim olabilir sorusu bir diğer sorudur. Görülen o ki Birleşik Devletler için Türkiye, boşa çıkarılacak bir müttefik durumunda ve ülkemizi yöneten Ak Parti iktidarında devlet, oynanan oyuna karşı politikalar geliştirmek için, “ABD” kartını tamamen devre dışı bırakmadan, yeni iç ve dış dostluklar oluşturmaya/geliştirmeye çalışıyor. Oynanan ve “oluşturulmaya çalışılan ekonomik imparatorluk süreci” zor bir süreç olmakla birlikte, ABD dâhil hiçbir devletin, mutlak başarıyı getirecek bir planı olmadığına inanıyorum. Bu nedenle ülkemizin öncelikle içte, adalet ilkesine bağlı ve istişareyi ciddiyetle işleten bir yönetim anlayışıyla önemli adımlar atabileceğini düşünüyorum. Nükleer silahlar sadece caydırıcılık için var, kullanılması karşılıklı olarak yeryüzünü yok eder. Bu nedenle, zayıf-güçlü demeden ciddi bir siyaset ve duruş ortaya koymak gerekir.
22 Eylül 1980-20Ağustos 1988 yılları arasında, Irak’ın, devrimin ilk döneminde savunmasız yakalayıp mesafe almak isteği ile İran’a karşı başlattığı, aslında vekâlet savaşı tam sekiz yıl sürdü. Irak’ın zenginliği heba edildi, İran’ın kendini toparlamasının önüne geçildi ve yüz binlerce Müslüman karşılıklı olarak öldü. Daha sonra, savaşı başlatan Saddam Hüseyin hızını alamadı veya yönlendirildi ve Kuveyt’e saldırdı (2 Ağustos 1990). Birleşik Devletler (ABD) 17 Ocak 1991’de Irak’a operasyon başlattı. Neticede Saddam gitti, Irak bugünkü kaos ortamıyla çırpınıyor. Bu operasyonun bir uzantısı olarak Suriye karıştırıldı. Her iki ülkede yüz binlerce insan öldürüldü. Suriye’de kanlı iç savaş hâlâ devam ediyor. Irak hâlâ parçalanmış zihinsel ve coğrafi yapısıyla kan kaybediyor. İran diken üstünde… Türkiye, kendi topraklarındaki terör saldırılarını bitirmek için uğraşırken bir yandan da sınırlarının hemen dibindeki yangına çözüm bulmaya çalışıyor. Dinamiklerini doğru bir şekilde devreye koyabilen bir Türkiye önemli işler yapabilir. Mesele birilerinin ekonomik imparatorluk hayali olduğu için daha kapsamlı düşünmek gerekiyor. 
Bu ekonomik imparatorluk hayalinde İstanbul’a biçilen rol nedir, diğer başkentlere biçilen rol nedir, bekleyip görmek bize düşer, strateji belirlemekse devlet organlarına… Ortadoğu’nun kaynamasının akıbeti bu hayale ve bu hayale karşı geliştirilecek stratejinin akıbetine bağlı diye düşünüyorum.

Ortadoğu yangın yeri, yanmaya devam ediyor. Savaş mı denir, egemen ülkelerinin beslediği devletler terörü mü denir; can almayı, bölge zenginliklerini yok etmeyi sürdürüyor. Bu bir rüya değil, her şey göz önünde… Rüyayı yorumlamak Ortadoğu’daki bu kan deryasını yorumlamaktan daha kolay.

Ortadoğu denkleminde kimse, hiçbir yorumcu, mutlak bilgi üretemez, yapılan yorumların bir kısmı servis yani duyulması istenen yorumlar, bir kısmı duygusal temenniler, bir kısmı fotoğrafı isabetli şekilde okumaya çalışanların yorumlarıdır. Kimin isabet ettiği, zaman içinde belli olacak fakat kesin olan bir şey var, bölge ülkeleri birlik olmak yerine, yapılan planların piyonu olmak için gayret ettikçe çok şey değişmeyecek.
Belki sonunda “her megiddon’da” bir savaş çıkacak ama umarım 1948 ve 1967 gibi sonuçlanmaz. Böyle sonuçlanmaması için alınan bir tedbir var mı veya buna kim hazır? Oynanan yeni ekonomik imparatorluk oyunu nasıl bozulur veya bölge ülkeleri ne kadar hazırlıklı? Bölgedeki cetvelle çizilmiş sınırların taht oyuncuları gerçek mi gölge mi? Gölgeler olaylara müdahale edip, siyaset üretebilir mi? İnsanlık kendi neslini öldüre öldüre nereye kadar dayanabilir?

Savaş ve oyun devam ediyor.

Kaynak: ozgunirade.com

 



YAZARLAR