Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


Deprem; geçmek bilmeyen an

Necip CENGİL; Bitmek bilmeyen, ne zaman bitecek diye beklediğiniz saniyeler, uzadıkça uzuyor. Zaman donuyor sanki…


Elazığ ve Malatya’yı vuran deprem anını en iyi Marmara depremini yaşayanlar anlar diye düşünüyorum. Bitmek bilmeyen, ne zaman bitecek diye beklediğiniz saniyeler, uzadıkça uzuyor. Zaman donuyor sanki…

Saat 20.55’i geçmiş 20.56’ya yaklaşıyor. Alt kattan biri tavana vurdu gibi, sonrası ne zaman duracak diye beklediğimiz, tekbirlerin getirildiği, ağlama seslerinin duyulduğu, bağıranların olduğu, kapıların, sıkışmasınlar diye açıldığı bir anı yaşıyoruz. Acaba son dedikleri bir ana mı geldik? Cenin pozisyonu alın diyen bir ses işitiyorum. Kanepenin yanına kıvrılırken, bir yandan da kapıya bakıyorum. Tavana çeviremiyorum gözlerimi, her insan gibi korkuyorum.

Durdu sarsıntı!

Kapıya yöneliyorum. Evlerinden çıkıyor insanlar, kucaklarında bebeleri anneler telaşla koşuşturuyor.

Malatya dışarda. Hava soğuk, soğuk ne demek, sıfırın altında on derece… Öyle bir soğuk ki, merhum Abdurrahim Karakoç’un dediği gibi lambada titreyen alev üşüyor. Belki de o korkunun, heyecanın zayıflattığı vücudun tepkileri bunlar… Arabası olanlar arabalarına koşturuyor, çocuklar üşümesin diye… Yollar ne zaman dolmuş anlayamadım. Ambulans sirenleri acı acı çalarak geçiyor. Belli ki bir yerlerde acı var, yıkım var!

İnternet üzerinden haber almaya çalışıyorum. Telefonlar sorunlu. Eşim evde yalnız, bekâr oğlum kütüphanede ders çalışıyordu, kızım ve damadım ne yaptı acaba, oğlum, gelinim torunum… Annem, kardeşlerim, hepsi bir bir geçiyor, telefon bir türlü iletişim kuramıyor. Nihayet hepsiyle irtibat kurup rahatlıyorum. Sonra akrabalara yöneliyorum. Elazığ’ı arıyorum. Hepsinin sağlık haberlerini alınca, bu defa şehir ne durumda, Malatya, Elazığ ne durumda diye haber almak için bakınıyorum.

Ne geçmez anlar…

Elazığ’da dört bina, Gezin’de bir bina, Sivrice’de, Doğanyol’da yıkılan evler… Tamamı yıkılan köyler… Sonrası geliyor, ölenler, kurtarılanlar, yaralılar…

Bir güne bir ömür sığıyor…

Yaklaşık iki saat sonra evimin bulunduğu siteye ulaşabildim. Site sakinleri dışarda… Eşim ve oğlumla arabada oturuyoruz biraz… Yakıt almam gerekiyor ama yollar tıkalı ve yakındaki yakıt istasyonuna girilecek gibi değil, iğne atsan yere düşmez misali bir durum var.

“Ne yapalım?”

“Biraz daha bekleyelim, artçıların şiddetine göre çıkarız eve” diyorum.

Malatya sanki yollara dökülmüş, muhtemelen tek katlı bahçe evleri olanlar oralara veya tek katlı evleri olan yakınlarının yanına gidiyor. Kaçış var aslında ancak kabul edelim ki, felaketler insana kaçacak yer aratıyor, belki çare olur diye… Nereye bilmiyoruz belki ama kaçıyoruz acılardan!

“Her şeyin mirasçısı biziz diyor” içimden bir ses… Emanetçi olduğumuzu hatırlıyoruz bir kez daha… Sonra emanetçi olarak işimizi sağlam yapıp yapmadığımızı, projeleri, binaların yapımını, kullanılan malzemeleri düşünüyorum. Hatta kendilerine alan açmak için binaların, zeminde, kolonlarını kesenler geliyor aklıma; bu ne hesapsızlık, bu ne kadere meydan okuma, bu ne hırs Allah’ım, sonunu hesaplamayan kişiler var çevremizde ve hepimize zararları dokunuyor!

Bir arkadaşla görüşüyorum… “Bu şiddete rağmen yıkılan birkaç bina var, hasarlı binalar var ama öldürücü yıkım yalnızca birkaç binada… Nerde mağdur, mazlum varsa, sesini işitsek oraya koşan bir halkız, Allah korudu” diyor.

Tefekkür, teslimiyet ve ötekinin yarasına çare olmaya çalışmanın, dua olup nasıl geri döndüğünü düşünüyorum. “Mazlum ve mağdurların, kendilerine uzanan eller için yaptıkları dualara, o dualara verilen cevaba inanıyorum” diyor arkadaş.

İnanıyoruz, duaları karşılıksız bırakmayan, her şeyin sahibine inanıyoruz!

Peki, kendilerine düşeni yapmayıp, aksine insanlığa zararı dokunacak uygulamalara tevessül ile kendi yürekleriyle birlikte başka yürekleri de yangın yerine çevirenlere ne demeli?

Deprem yeryüzünün bir gerçeği, normal işleyişinin neticesidir. Normal olmayan, yeryüzünün imarı ile sorumlu olan insanın, bu işleyişi dikkate almayan anlayışıdır. Normal olmayan, inancını bulanık hale getirip, ilmi olanı önemsiz görmesidir. Duayı sadece avuç açmaya hasreden bakış açısıdır. Oysa işi duasıdır insanın. İşini sağlam yapmayanın duası da eksiktir. Her yaşanan felaket duanın bu gerçeğini ortaya çıkarır! Belki günahlarımızdır bizi vuran evet ama bu günah bize düşeni yapmama günahıdır; zemine göre hesap yapmama, hesaba göre betan ve demir kullanmama, malzemeden “tasarruf/çalma” hatta sorunlu binaya ruhsat almak için belediyeleri birilerine aratıp “işimi hallettim” deme günahıdır.

İnsanımızın yardımseverliğine, ülkeyi yönetenlerin o felaket anında halkıyla iletişime geçip, acıları sarma hassasiyetine gelince, yetkili merciler ellerinden geleni yaptılar ve yapıyorlar. Kurtarma ekiplerine sonsuz teşekkür ediyoruz! Bu acılı anlarda bile kirli siyaset yapmak isteyenlere de rastladık ama kimse dikkate almadı. Halkımız kendileriyle ağlayabilen, gülebilen, acılarına ortak olmaya çalışanları unutmaz, çamur atmak isteyenleri de not eder! Halkımızın yapması gereken bir şey daha var; deprem yönetmenliğini titizlikle uygulamak için üzerlerine düşeni yapmak, eksik duaya âmin dedirtmek için adam ayarlamamak, birbirlerini sağlam iş (dua) ile yarınlara taşımak için seferber olmak! Sarsıldık ama yıkılmadık demenin batnını doldurmak için gerekenleri yapmak!

Sarsıntılar, depreme dair yaşanmış hikâyelerin anlatılmasıyla devam edecek, daha bir alevlenecek, geriye dönük anıların ateşi yürekleri yakmayı sürdürecek…

Allah cümlemizi beterinden korusun!



YAZARLAR