Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Hasan POSTACI


Demir, Barut, Mikrop ve Mikroçip -2

Yazarımız Hasan Postacı'nın, Özgün İrade Dergisi 2020 Kasım (199.) Sayısında yayınlanan yazısı...


Katı bir kilise eğitimi alan ve din adamı olan Mendel’in bezelyeler üzerinde yaptığı genetik deneylerle başlayan süreç insanlık tarihinin madde ile ilişkilerinde yeni bir boyut kazanmasını beraberinde getirdi.

Demirin hikayesinin insanlık tarihinin özellikle son 300 yıllık döneminde emek sömürüsünden kitlesel kıyımlara neden olan küresel bozulmanın trajik sonuçları ile paralel yazıldığını söylemek abartı olmaz sanırım. Batı moderintesinin aydınlanma sonrası yerküreye yaşattığı iki dünya savaşında kullanılan konvansiyonel silahların ana malzemesi demir teknolojileri ile şekillenmesidir. Konvansiyonel silah teknolojilerinin temelinde demir ve barutun buluşması vardır.

İkinci Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları ile ilk kez demir nükleer/radyoaktif silahlar aşamasına geçti. Bu kitlesel imha silahlarının da kullanılmasında demir ve onun versiyonu olan çelik vb. alaşımlar bu silahların altyapısında üretilmesinin temel vazgeçilmezleri oldu. Katı bir kilise eğitimi alan ve din adamı olan Mendel’in bezelyeler üzerinde yaptığı genetik deneylerle başlayan süreç insanlık tarihinin madde ile ilişkilerinde yeni bir boyut kazanmasını beraberinde getirdi. Bitki ve hayvanların evcilleştirlmeleri ile insanoğlu ilk ölümcül mikrobik virüs ve canlılarla tanıştı. Bağışıklık sistemi gülü olanların yaşamını devam ettirebildiği diğerlerinin yaşam şansının olmadığı binlerce yıl yaşandı. Mikrobun pasif gücü insan iktidarının doğal serüveninin en belirleyici faktörlerinden biri oldu.

Mikrobiyoloji ile ilgili ilk çalışmaların Çin uygarlıklarında izlerine rastlanır. Çiçek aşısının ilk kez bu çalışmalarda kullanıldığı aktarılır. Mikrobiyolojinin aydınlanma sonrası özellikle mikroskobun bulunması ile beraber çok hızlı bir değişimle geliştiği görülür. Başlangıçta virüs ve mikropların neden olduğu hastalıkların tedavisi amaçlı yapılan çalışmalar günümüzde bir çok virüse bağlı ve mikrobik bir çok hastalığın tedavisinde kullanılan aşıların gelişimini sağladı.

Genetik ve mikrobiyoloji alanındaki çalışmaların günümüz dünyasında insan sağlığı dışında gıdadan, tarıma kadar bir çok alanda yaygınlaşarak devam ettiği görülür. Özellikle küresel ilaç şirketlerinin ticari amaçlı bu çalışmalara ayırdıkları devasa finansman payları bu çalışmaların hızla gelişimini sağlayan önemli faktörlerden biridir.

Mirop ve virüslerin öldürücü birer silah olarak kullanımının tarihi de eskilere dayanır. Yılan akrep vb. canlıların zehirlerinin düşmana karşı kullanılmasından başlayan bu sürecin kitlesel bir silah olarak kullanımının ilk iptidai uygulamaları ise vebadan ölen insanların cesetlerinin mancınıklarla düşman bölgelerine fırlatılması, Çiçek, sarıhumma virüsünün bulaştırıldığı battaniye ve giysilerin kızılderililere dağıtılarak kitlesel ölümlere yol açması gibi olaylar biyolojik silahları bir savaş aracı olarak kullandığının ilk uygulamaları olarak tarihe not düşülmüştür. 20 yüzyılda ise ülkeler biyolojik silah programlarını resmi olarak başlatan uygulamalara gitmiştir. 1932 ve 1945 yılları arasında Japonya, 731. Birim adı verilen birimde biyolojik silah araştırmaları gerçekleştirmiş ve üzerinde araştırma yaptığı on binin üstünde savaş esirinin şarbon, menenjit, kolera ve vebadan ölmesine sebep olmuştur. Japonya deneylerine Çin halkına karşı kullandığı biyolojik ajanlarla devam etmiş ve en az 11 Çin şehrine yaptığı biyolojik saldırılarla tifo, kolera ve veba salgınları oluşturarak on binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Saldırılar suların ve gıda kaynaklarının biyolojik ajanlarla kirletilmesi, bakteri içerikli bomba atılması gibi yöntemlerle gerçekleştirilmiştir. Mançurya bölgesinde Japonlar tarafından kullanılmış metotlardan biri veba mikrobu taşıyan pirelerle dolu pirincin uçaklardan atılması olmuştur. Bu pirinci yiyen fareler veba mikrobunu taşır hale gelmiştir. Böylece hastalığın insanlar üstünde geniş bir coğrafya boyunca yayılması için gerekli koşullar yaratılmıştır. Milletler Cemiyeti Japonya’nın Mançurya’da gerçekleştirdiği bu faaliyetleri araştırmak için bölgeye bir heyet gönderdiği zaman Japon askerleri heyetin gıdalarına kolera bulaştırma girişiminde bulunmuşlardır.

Benzer çalışmaları ABD ve Rusya başta olmak üzere birçok ülke yapmış ve çeşitli alanlarda kullanmaktan geri durmamıştır. Kitlesel ölümlere yol açan bu tehlikeli uygulamalar sonrası dünya ülkeleri biyolojik silahların kullanımı ile ilgili çalışmaları ve üretilmesini yasaklayan kararlar almıştır. Toplumlar ve hükümetlerin biyolojik silahlara karşı gösterdikleri tepkiler uluslararası bir anlaşmanın ortaya çıkmasını sağlamıştır.1972 yılında, genelde Biyolojik Silahlar Anlaşması olarak adlandırılan “Bakteriyolojik ve Toksin Silahlarının Geliştirilmesi, Üretimi ve Depolanması ve İmhası”na dair anlaşma 79 ülke tarafından imzalanarak 1975 yılında yürürlüğe girmiştir. Bugün 170’den fazla ülkenin taraf olduğu bu anlaşma biyolojik ajanların saldırı amaçlı geliştirilmesi, üretilmesi, stoklanması, temin edilmesi ve kullanılmasını yasaklamaktadır. Ancak bu anlaşmaya rağmen dünyamızda biyolojik silahların kullanımının son bulduğunu söylemek güçtür. Özellikle küresel ilaç firmalarının, paravan kimi illegal örgütlerin üzerinden bu tehlikenin hala devam ettği söylenebilir.

Son yaşanan KOVİD-19 salgınına sebep olan virüsün Çin’de bir laboratuar ortamında üretildiği iddiaları virüs ve mikrop üzerinden sürdürülen güç ve iktidar mücadelesinin acımasızca tüm yerküreyi kontrol edilemez bir ifsada sürüklediğini görme gerekir.

Mirobiyolojik dünyanın insan ile hikayesinde yaratılışn fıtrat kodlarının sarsıldığını her geçen gün yaşanan süreç daha bir görünür kılmaktadır. Vahiy ikliminde tün insanlığın fıtrat dinine dönmesi ile ilgili yapılan vurgular adeta yaşanan bu yeni sürecin habercisi gibi aklılımıza ve ruhumuza sarsıcı uyarılarını yapmaktadır. Rum süresi 30. ayet bu durumun tek kurtuluş çaresini tüm insanlığa hatırlatmaktadır:

‘Bu nedenle Sen yüzünü (ve yönünü) tam bir teslimiyetle Hakk Din’e çevir; Allah’ın (beşer tabiatına uygun olarak gönderdiği) Fıtrat Dinine(ve İslam düzenine) dön ki, İnsanları ona göre (fıtrat dinine, doğal ve sosyal dengelere uygun şekilde) yaratmıştır. Allah’ın yaratması (ve kanun koyması) değiştirilemez. (Çünkü fıtrat esaslarına aykırılık felaketlere yol açacaktır. ) İşte dimdik ayakta duran Hakk Din budur. Fakat insanların çoğu (gerçeği) bilmezler (ve öğrenmek istemezler, bu yüzden hidayetten mahrum kalmışlardır).(Rum-30)’

Yaşanan küresel ifsad insanın eşya ile ilişkisinde vahiy ikliminde tanımlana kodlarına dönüş yapması ile kendi kurtuluşna erecektir. Oysa tersine virüsle gelen küresel salgını yeni bir fırsata çevirecek daha derin sapmaların gündemleştiğini gözlemlemek mümkün. Dijitalleşme ile insanın tamamen kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir bir tüketim aygıtına dönüştürülmesinin sınırları zorlanmaktadır.

Küresel kapitalizmin yükselen yeni isimlerinden bir olan Elon Musk insan beynine yerleştirilecek bir mikro çip ile tüm biyolojik sistemin kontrol edilebileceği teknolojiler üzerinde çalıştığını duyurdu. Yapay zeka ile insan beynini buluşturacak olan bu mikro çip ile cep telefonları, bilgisayarlar ve birçok cihazın da kontolünün mümkün olabileceğinin ifade edildiği bu çalışma ilk kez basına tanıtıldı. Bir domuz üzerinde uygulanan mikro çip ile ilgili çalışmaların devam ettirildiği duyuruldu.

İnsanlık yararına bir buluş olarak sunulan çalışmanın uzun vadede insanın kontrolü ve yönetilmesi, yönlendirilmesi bağlamında da kullanılmasının önünde hiçbir engelin olmadığını söylemek bir abartı olmaz sanırım. Kapitalizmin hiçbir değer ve erdem tanımayan ikliminde insanlığın ve yerkürenin geleceğine yönelik ifsadın yeni bir boyut kazanmasnın ilk sinyalleri olarak bu tür çalışmaları görmek mümkün.

Demir, barut, mikrop ve mikroçipe uzanan insanın dünya hayatı ile ilgili imtihanın en büyük terbiye eden Rabbi’ni tanımak ekseninde yeniden inşasıyla ancak bu ifsadın yerini hamd, arınma ve bağışlanma üzerinden bir huzur iklimine dönüşebilir.



YAZARLAR