Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



İsmail Hakkı Güleç


DAVANIN EMİN ERLERİ

İsmail Hakkı Güleç'in yeni yazısı


 

“Emîn sözlükte “kendisine güvenilen, hıyanet etmeyen, sözünde duran, vefalı; başkalarından korkmayan kimse” anlamına gelir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Hz. Muhammed, Cenâb-ı Hakk’ın himayesi sebebiyle Cahiliye devrinin yaygın kötülüklerinden hiçbirine bulaşmadan tertemiz büyüdü. Çevresinde en mert, en iyi huylu, en asil, komşuluk haklarını en iyi gözeten, en uysal, en doğru sözlü ve en güvenilir kimse olarak tanındı. Allah Teâlâ bütün bu iyi sıfatları onda bir arada topladığı için “Muhammedü’l-emîn” lakabı ile meşhur oldu. Bunun bir delili, Hz. Muhammed’in gençlik yıllarına rastlayan Kâbe’nin tamiri ve Hacerü’l-esved’in yerine konulması olayındaki rolü ve gördüğü kabuldür”

Resûl-i Ekrem ilk vahyi müteakip evine geldiğinde Hz. Hatice kendisine, “Korkma! Allah’a yemin ederim ki O hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların işlerini görürsün; fakire yardım eder, misafiri ağırlarsın; hak yolunda ortaya çıkan meselelerde halka yardım edersin” (Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3) diye teselli verirken onun emîn sıfatını dile getirmekteydi

İnsanın bir davası olmalıdır şu hayatta. Uğrunda her şeyini feda edeceği. İnsan değerleri olan bir varlıktır. O değerlerine değer verdiği oranda değerlidir. Hayatın bir anlamı vardır. Hayata anlam katan ise insanın inancıdır. O bu inancı yaşatmak ve de neşvünema bulması için bir ömür çabalar durur. Yeter ki davası, düşüncesi, inancı yaşasın. Bu tip insanlar nitelikli insanlardır. Nitelikli insanın ne derdi olur nede davası.

Yaşadığı hayata anlam katmayan, değer üretmeyen sadece tüketen, bireysel, toplumsal hayatta silik, sönük, cılız, pasif bir kişilikten dava adamı falan olmaz. Olsa olsa lüzumsuz, gereksiz basit bir insan olur. Dava insanı her daim atik, korkusuz, cesur, fedakâr, aktif bir durumdadır. Enerjiktir bitmek tükenmek bilmeyen enerjisini inancından alır. Dava adamını ilk günkü aşkla görürsünüz.  İnsanlara faydalı olmak için çırpınır durur. Ta ki son nefesini verene kadar. Dava insanı hesabi değil hasbidir! O asit bir insan asla değildir. Yaptıkları karşılığında kimseden asla bir şey beklemez. Mal, mülk, makam, mevki bunlar onun asla tevessül edeceği şeyler değildir. Dava insanın bir tek rüyası vardır o, bu rüyaya odaklanmıştır hiç kuşkusuz. O bu uğurda canını, malını, ailesi ve de sevdiklerini feda etmekten bir dakika bile tereddüt etmez. Bu konuda şehit Ali Şeriati şöyle demektedir; şehit bir muma benzer kendisi yanar amma etrafını aydınlatır. Hayatta şahit olarak yaşamayanlar şehit olarak ölemezler.

Şu kısacık dünya hayatını gözümüzde çok büyütmeye lüzum yoktur, dünya ahirete nispetle bir kibrit çöpüne benzer. Şayet onu gözümüze çok yaklaştırırsak, arkamızda kocaman bir ormanı kaybedebiliriz. Bu Hayat çok sınırlı, mahduttur. Dava insanı için bu dünya hayatı asıl varılacak menzil için bir engeldir. O aşkınlığı,  sonsuzluğu aramaktadır. Onun için bu dünya hayatı bir zindan hükmündedir. Bu noktada davanın iki türü vardır.

            1.Hak dava

            2.Batıl dava

Bizim davamız hak dava olan İslam davasıdır kuşkusuz. Bunda zerre hilaf yoktur. Davanın sahibi yüce Allah’tır.  Ona sığınır Ondan yardım dileriz. Odur bizim Rabbimiz. O bize din, dava olarak İslam’ı seçmiş bizde tüm benliğimizle, gönülden,  O hakikate iman ettik, teslim olduk elhamdülillah. Tarih boyunca binlerce nitelikli, donanımlı, ahlaklı, bu davanın emini olmuş davetçi gelmiş geçmiştir. Bu yiğit,  fedakâr, cefakâr davet önderleri çok büyük bedeller ödeyerek bu kutlu davayı bize kadar ulaştırmışlardır.

Bu yiğit davetçilerden biriside hiç kuşkusuz şehit İmam Hasan el-Benna’dır.

Merhum Benna (ra) bir konuşmasında şu veciz cümleleri kurmuştur.

1. Gayemiz:  Allah (cc)

2. Önderimiz:  Hz. Muhammed (as)

3. Yasamız:  Kur’an

4. Yolumuz: Cihad

5. Hedefimiz: Şehid olmaktır

Davamızın eminlerinden olan ·Şehit İmam’ın bu harika tespitlerine katılmamak mümkün mü?

 Bu konuda yüce Rabbimiz kitabında şöyle buyuruyor.

 “Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler”; (Nur: 24/37)

Ehli dava şunu bilir ki tek çıkar yol, tek kurtuluş reçetesi, tek huzur kaynağı inandığı davasıdır. Davasını gözünden bile sakınır mümin kimse. Eminlik öyle lafla olmaz, o şunu çok iyi bilir ki yolunu takip ettiği Peygamber (as)’ın ünvanı da Muhammedu’l-emin’dir. Eminlik doğruluğu, dürüstlüğü, karakterli olmayı icap ettirir. Çünkü yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyuruyor;

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud: 11/112)

Davasına sarılmış bir mümini hiçbir şey davasından döndüremez. Ne ticaret nede alım satım onu davasının temel taşları olan namazı kılmak zekâtı vermek gibi eylemlerden alıkoymaz. Bu inanmış idealist insanları maddi manevi yollarından engelleyemez. Onlar davaları varsa vardırlar, yoksa yokturlar.

Davasına öyle bir sağlam tununmuş ki bu yiğit insanlar, hiçbir azgın sel onları davalarından koparıp atamaz. İnandığı davalarıyla adeta etle kemik gibi olmuşlar. Onlar gününü gün edinen ehli rahat birileri asla değillerdir. Onlar Allah (cc) için yaptıkları hiçbir şeyden asla pişmanlık duymazlar. Onlar bu dünyaya bin kerede gelseler yine bu davayı seçerler. Çünkü onların davası ebedidir. Onlar davalarından emindirler ve ondan asla zerre kadar şüphe duymazlar. Çaba ve gayretlerinin ecrini tastamam alacağından emindirler. Onların görevi bu yolda yürümektir. Gerisini Rablerine bırakmışlardır.

Kuşkusuz davetçiler de insandır bu zor, çileli yolda Onlar da sendeleyebilir, tökezleyebilir umutsuzluğa karamsarlığa düşebilir bunlar tamamen insanidir. Onlar bu hatalarda ısrar etmez feraseti ve de basiretleriyle hemen gerçeği görür ve büyük bir nedamet duygusu ile Rablerine döner ondan af ve mağfiretini talep ederler.

 “Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resulullah’a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir!”       (Nisa: 4/115)

Bir müminin en korktuğu şey budur. Çünkü şunu çok iyi bilir ki en hayırlı insan hatasını görüp ondan dönendir. Sahabelerin (ra) en çok kullandıkları cümle; anam babam sana feda olsun ya Resulallah’ tır.                                  

Asrısaadette müminlerin bu hassasiyetini hem Mekke hem de Medine de görebiliyoruz. Bu hassasiyet sloganik, lafta kalan, hiçbir somut karşılığı olmayan öyle basit bir bağlılık falan asla değil. Tam aksine köklü, canlı, meyve yüklü bir ağaç gibi, münbit bir toprak gibi verimli, uzun soluklu bir hassasiyet ve de bağlılık içeriyor. Dava insanı kadınıyla erkeğiyle davasına inanmış, dava aşkıyla yanmış, hiçbir dünyevi karşılığı olmayan; adeta karşılıksız bir aşk gibi, her an onun rüyasını gören, akıl ehli değil aşk ehli olan, inanmanın verdiği huzur ve itminana haiz, bir ayağı mazide, bir ayağı anın vacibinde,  gözleri ise geleceği hesaplayan bir konumdadır. O Allah’ın verdiği yeryüzünde halife olma misyonunu hiç ertelemeden, ıskalamadan görevini her an müdrik, şuurlu bir insandır. Bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor;

“Müminler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, "Bu, Allah’ın ve resulünün bize vaat ettiği durumdur, Allah ve Resulü hep doğru söyler" dediler; bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını arttırdı.” (Ahzab: 33/22)


”Müminlerden bir kısmı Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vaatlerini) asla değiştirmediler. (Ahzab: 33/23)

Evet dava insanı sürekli bir şekilde, Allah’a verdiği ahdi yerine getirme duygu ve düşüncesi içindedir. Sürekli bir koşuşturma içindedir. Tıpkı ekin bitmez bir vadide (Mekke) sürekli koşuşturan Hacer gibi, ya da Mekke de umduğunu bulamayıp, önce Taife oradan Medine’ye giden ve 23 yıl hiç durmadan, usanmadan mücadelesini sürdüren Hz. Peygamber gibi O hep bir mücadele, koşuşturma içindedir.

Dava insanı hesabi değil hasbidir. Çünkü O bu kutlu yolda yürümekten sorumludur, zaferden değil seferden sorumludur. Zafer ise Allah’ın dilediğine bahşettiği bir lütuftur. Dava insanı elinden geleni yapar gerisini Allah’a bırakır.

Çünkü O bilir ki davanın gerçek sahibi Allah’tır (cc) Rabbi onu terketmez, onun olgunlaşıp daha ağır yükleri taşıyabilmesi için onu her daim sınar. Çünkü imanın sınanması, denenmesi icab eder. Bu konuda yüce Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır;

“İsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” (Ankebut: 29/2)


Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; keza O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” (Ankebut: 29/3)

Gelelim günümüz dava insanına; geçmişte bu konuda tam aşk ehli portresi çizen atik, gözü kara, takvalı, okuyan araştıran, soruşturan, fedakâr idi. Cihat aşkıyla yanıp tutuşan, bir lokması varsa yarısını kardeşleriyle paylaşan biri idi.

Onlar tam bir dava eri idi, onların tek bir endişeleri vardı; o da Allah’ın rızası. Her işinde onu gözetler, ona odaklanır onu kazanmak için gecesini gündüzüne katarlardı. Onlar tam bir görev ehliydi. Aldıkları her görevi titizlikle yerine getirir, onu savsaklamazlardı.

Bu konuda Allah Resulü (as) şöyle buyurmaktadır; “yarıncılar/“erteleyenler” helak oldu”. (Müsned, 1/139)

Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Daha vakit var ileride yaparım demek şeytanın müminlerin kalplerine bıraktığı bir vesvesedir.”

Ertelemek aslında çağımızın en büyük hastalığıdır. Ve şöyle geriye dönüp bir bakalım şimdiye kadar neleri erteledik. Vakit var daha sonra namazımı kılarım, daha sınava çok var sonra çalışırım, haftaya hallederiz, şu dizi bitsin ne acelesi var. Ve bu varlar, daha sonralar bizler yaşadığımız sürece peşimizi bırakmayan susturamadığımız nefsin sesidir. Kişi kendinin doktorudur, kendimizi iyi tahlil edelim. Herkesin bir yerlere sıkıştırdığı sonralar muhakkak vardır.

Hayat meşgalesi, yarınlar, bizlere ölümü dahi unutturuyor, hatta hiç olmamış gibi yaşamaya devam ediyoruz. Hz. Ali efendimiz buyuruyorlar ki: “Kalbindeki ilk sırayı Allah’a vermezsen hem ilk sıradakini hem de Mevla’yı kaybedersin.”

Şimdi bizler sonraya bırakıp ilk sıraya aldığımız dünyevi işlerimize bir bakalım. Misal: Namazımızı erteledikçe erteliyoruz şunu yapayım, bunu yapayım derken kalbi ve zihni doldurduktan sonra namaz kılıyoruz. Erteliyoruz, önemsemiyoruz. Sonra namaz beni eğitmedi, dilimden gıybeti kalbimden hasedi almadı deyip ahlayıp, vahlıyoruz. Bilmiyoruz ki; dolu bir bardak nasıl ki su almıyorsa dolu bir kalp de iyiliği ve güzellikleri almaz. Bunları kendi yaşantımızda çoğaltabiliriz.

Eğer dünya şu an bu durumdaysa bilmeliyiz ki bizim ertelemelerimiz yüzünden olmaktadır. Buyrulduğu üzere her yarım bırakılan işin başına elbette bir başkası geçecektir. Bizler kendimizden, yaşantı ve duruşumuzdan taviz vere vere bu kendini bilmezler vatana, millete ve hatta Allah’a ihanet etme cesaretinde bulundular. Ben bilmem yapamam şöyle desem ne derler psikolojisi onları konuşmaya davet etti. Öyle erteledik öyle sustuk ki, onlar bizim yerimize bile konuştular.

Hâce Hz. (ksa) şöyle buyuruyorlar: “Mümin uyanık olmalı, uyanıklıktan kasıt göz değil gönül uyanıklığı. Şimdiki savaşlar top tüfek savaşı değil kültür savaşıdır. Ertelediğimiz okumadığımız kitaplar bizleri cahilliğe mahkûm etti. Ve sustuk.

Gafil insanlar hayırlı bir iş için bugün dursun yarın başlarım der ve böylece kendini kandırır durur. Bilmez ki bugün dünün yarınıdır. Bugün ne yapmıştır ki yarın ne yapsın? Eğer hemen değilse ne zaman? Başlamak, bitirmenin yarısıdır. Sözünü unutmayalım”.

Peygamber (as) buyuruyorlar ki: “Yarıncılar helak oldu.” (Müsned, I/139)” Selam ve dua ile

                                              

 



YAZARLAR