Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz


Sait ALİOĞLU


Cumhuriyet’e yönelik Kim Ne Söyledi, Ne oldu, Olması Gereken Ne?

Sait Alioğlu'nun "yeni" yazısı...


Bundan önceki AK Parti Grup Başkan Vekili ve Kahramanmaraş Milletvekili Mahir Ünal(*), 21.10.2022 günü Kahramanmaraş Kitap Fuarı çerçevesinde yapılan bir kültürel etkinlikte“Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Maalesef bir kültür devrimi olarak Cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hâsılı bütün düşünmemizi yok etmiştir” ifadelerini kullanmıştı.

Mahir Ünal daha sonra ise gelen tepkiler üzerine, “Her biri Cumhuriyet’imizi yüceltme idealinin yapı taşı olan bu etkinlikler esnasında, şahsımla ilgili bir açıklama yapmayı uygun bulmadığım için sustum. 21.10.2022 günü Kahramanmaraş Kitap Fuarı’nda bir kültürel etkinlikte yaptığım konuşmama ilişkin dile getirilen her fikir ve siyasi eleştiri kabulümdür.” İfadeleriyle önceki açıklamalarının yanlış anlaşıldığını düşünerek bir açıklama yapma gereği duymuş oldu.
Mahir Ünal açıklamasının devamında şu ifadelere yer vermişti: “Fakat gerekli açıklamalarda bulunmama rağmen Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun açık hakaret, düşmanlık ve nefret içeren iftiralarını şiddetle reddediyorum. Tarihte 16 devlet kurmuş bir millete mensubiyetim ve ses bayrağım Türkçemle gurur duyuyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yüceltme idealini kendisine ilke edinmiş bir kişi olarak kendimi Cumhuriyet’in fikri hür, irfanı hür bir evladı olarak görüyorum.”

Mahir Ünal’a ait olup yukarıda alıntıladığımız ifadelerinde, cumhuriyete yönelik yapmış olduğu konuşma dolayısıyla muhalefet liderlerinden Kılçdaroğlu ile Akşener’in kendi şahsına yönelik “açık hakaret, düşmanlık ve nefret içerdiği”ni vurguladığı iftiralarını da şiddetle reddettiğini açıkça belirtiyor.
Ünal, bununla birlikte kendisine dile getirdiği ifadelerden dolayı yapıldığını belirttiği iftiralara karşı kendi mensubu olduğu ve tarihte 16 devlet kurmuş bulunan bir millete(Türk) mensubiyeti ve ses bayrağı olarak değerlendirdiği Türkçesi ile gurur duyduğunun altını çizmeye çalışmıştı.

ahir Ünal kendi mensubu olduğu milletiyle gurur duyduğu bir milletin “ne olduğunun” açık bir ifadesi olan diliyle de gurur duyduğunu ısrarla belirttiği halde, başta muhalefet kesiminden Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener ve Cumhur İttifakı’ndan Devlet Bahçeli Mahir Ünal’ın bir etkinlikte yapmış olduğu konuşmadan niye ve neden rahatsız olup tepkide bulunmuşlardı?

İşe sistem açısından bakıldığında Ünal’ın kendi mensubu olduğu ve yirmi yıldır da iktidarda bulunan ve –İslam’ı işin içerisine dahil etmeden- kendi partisel kimliğini rejimin kabul edeceği ve onaylayabileceği bir tarzda “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlaması, tüm eylemlerini bu tanıma uygun bir şekilde yaptığı gözlemlenen bir parti(AK Parti) mensubu olarak, onun genel anlamda –hem de olgusal bazda- cumhuriyetle bir sorununun olmaması gerekir.

Bu böyle olduğu halde, Ünal’ın yapmış olduğu konuşmada dile gelen ifadelerin yanlışlıkla mı, yoksa iktidarda bulunmakla birlikte “çoğu zaman parti değil de ‘var olduğu halde’ şahıslar bazında açığa çıkmayan, bununla birlikte kendi içinde dile getirilen ifadelerin bir şekilde dışa vurumunun söz konusu olup olmadığı önem kazanmaktadır.

Ünal, her ne kadar önceki ifadelerinin yanlış anlaşıldığını; buna rağmen muhalefet cenahından yapılan açıklamaların kendisine yönelik iftira taşıdığını belirtmesi ve akabinde de Devlet Bahçeli’nin Mahir Ünal’a yönelik ifade ve tavırları, görünen o ki, başta “tüm kazanımlarıyla” cumhuriyeti koruma ve savunma ile birlikte iktidar partisine mensup olup partide yetkili bir şahısta olsa, hiç kimsenin cumhuriyet konusunda en ufak bir eleştiri getiremeyeceği anlamına gelirdi.

Mahir Ünal neyi kasdetmiş olura olsun; salt bir olgu olarak cumhuriyet formuna yönelik bir şey söylenmeyecek olsa da, hatta kazanımlar açısından birçok faydasının varlığına rağmen, bu formun uygulanışında icra edilen sert ve kırıcı/tepeden inmeci, dayatmacı(jakoben)uygulamalara yönelik leştiri yapılamayacaksa, bir açıdan “halkın hep birlikte katılımı” anlamına geldiği iddiasına rağmen, onun adına süregelen uygulamaların varlığı bir sorun teşkil etmeyecek miydi?

Esas olan, “modern, çağdaş ve iyi” olduğu savıyla önerilen ve uygulamaya devam edilen bir form’a ait yüz yıllık icraatında, ontolojik olarak varlığı bilinen yanlışlar ile zamanla sorun haline gelen yönlerinin törpülenip yenilenmesi, ona ait dil ve söylemde bir yeniliğe gidilmesi söz konusu ise, salt ona yönelik eleştiriler neden yanlış olarak kabul görüp değerlendirilmeye çalışılıyor?

İslam’da, temel itikadi/inanca dair alan hariç, toplumsallığı ilgilendiren tüm alanlarda, zaman ve zemin farkı ile dil ve söylemin değişimine binaen “hukukî” açılardan ictihada, yani meseleyi güncelleme ihtiyacı hissedilir. Bu ictihad eylemi durduğu, duraksadığı, hatta gerilediği zaman işler içerisinden çıkılmaz ve sonuç alınamaz hale bürünür.

Bu örneği şunun için verdik; Allah’tan gelen vahyi bildirim olan İslam’a dair yaşamsal/toplumsal temelde bir yoruma, yenilenmeye ihtiyaç var iken, yine kendi iddiasına göre salt akla dayanan, genel itibarıyla da Batı menşeli formların, içerik açısından güncellenmesine yönelik bir ihtiyaca gerek duyulmaması ne kadar anlamlı ve sahici olduğu sorulabilir.

Bu konuda demek istediğimiz şey kısacası şu; ilahi vahye dayanan, itikat alanı dışında kalan, ama maksat açısından, içeriği ilahi ilkelere ters düşmemek şartıyla ve “aklın yolu birdir” fehvasınca insanın cehdine kalan, ictihat edilmesi gereken mevzularda gösterilen “insani” çabaların, konu Batı temelli bir form’un işleyişini ele almaya gelince –en azından bizim cümle Batıcılarımız öyle davranıyor- ictihada, yani bir yoruma ve kendini yenilemeye gelince durum hemen farklılaşıyor.

Bu acaip ve bu gidişle de içerisinden çıkılamayacak olan durum, Batılı anlamda akla verilen önemin yanında kocaman bir çelişki olarak duruyor.
Tüm halkın katımının sağlanmasıyla mantıklı ve meşru olacağı kanaatiyle uygulama sahasına geçirilen cumhuriyet adına yapılan uygulamaların bütününe bakıldığında, ona, ilk dönemlerinden itibaren taraftar olanlarla karşıt olanların, bu konuda ortak bir paydaları vardı. O da, muhafazakârlığın kendisi idi. Ona taraf olanlar, ondan kaynaklanan doğru tarafları ile yanlış taraflarını da koruma refleksiyle hareket ettiler. Yani, genel anlamda yeni bir yorumlamaya gitmediler.

Ona karşı olanlarda, arkaik bir şekilde ve genel anlamda yanlış bir çıkarımla tümünün doğrudan İslam’dan olduğuna inandığı saltanat içre uygulamaları koruma refleksiyle onlarca yıldır varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Bir taraf cumhuriyet’i, tam anlamıyla ona yakışır bir şekilde ve belli bir toplumsal ve siyasi çevrenin güdümünden azade kılmadan toplumsallaşmasını ve “gönülden” kabul edilmesini sağlayamadı; diğer taraf ise, çoğu da –muhafazakârlık gibi- yine Batı’da oluşan kavramların gölgesine sığınarak kendini güya jakoben cumhuriyet uygulamalarından korumaya çalıştılar. Her ikisi de, kendi içerisinde tutarlı görünüyordu, ama toplumsal planda uygulamalara bakıldığında ise, gerçek hiç de öyle sonuçlar vermiyordu.

Cumhuriyet kavramı da, hürriyet kavramı gibi “insanı ilgilendiren” yönü açısından Arapça orijinli kelimeler olmakla birlikte, modern dönemde popüler olmuştu. Onun kelime olarak Arapça olması bir tarafa, ama biz İslam’ı Arap dili üzerinden ve Kur’an saikiyle aldığımız ve toplumsal pek bir yönü bulunmadığı ve birçok kelimeye aşırı derecede önem atfettiğimiz halde, bu kavramların içerik olarak neden farkına varamamıştık?” sorusu Sorulması gereken bir soru olarak yanıtlanmayı bekliyor.

Bu konu bize zaman içerisinde yabancılaştırıldığı, unutturulduğu için olsa gerek, yine bize uygun görülen saltanat yönetimi de İslam’a en uygun yönetim şekli olarak ha bire dayatıldığı için, başka bir form aklımıza dahi gelmemişti. İmdadımıza “yanlışı ve doğrusuyla” Batı yetişince işin rengi de değişmiş ve bir çatışma süreci başlamıştı. Yine doğrusu ve yanlışıyla var olan bu çatışma devam ediyor. Bu çatışmayı eklektik olarak değil de, kaybolan hikmeti olması gereken yerde aramak ve bulmak şartıyla özgün bir bakış açısıyla sonuçlandırmak gerekmektedir.

Başka türlüsü de zaten olmazdı vesselam…

(*) Mahir Ünal’ın yerine Tokat Milletvekili Özlem Zengin getirildi.

 

Kaynak: farklı bakış


Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

YAZARLAR