Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


Çöken Siyasal İslam mı, Yoksa muhafazakâr laikçi algı ve pratikler mi?

Yazarımız Sait Alioğlu'nun, Özgün İrade Dergisi 2020 Mart((191.) Sayısında yayımlanan yazısı...


İslami Siyaset/İslamcı Siyaset-

Türkiyeli Müslümanlar gerçek anlamda İslam’a uygun bir siyaset anlayışı ile en başta Milli Görüş’ün, altmışlı yılların sonunda ortaya koymaya çalıştığı çabalar ile birde İmam Humeyni’nin önderliğini yaptığı İran İslam devrimi döneminde tanışmışlardı. Bundan önce de, gerek Müslüman Kardeşler’in ve gerekse de birçok İslam ülkesinde kendine yer bulan hareketlerin şahsında belirginleşen İslamcı siyaset anlayışın da Türkiye’de İslam’a uygun bir siyasetin dillendirilmesini sağlamıştı. Müslümanların gerek parlamento dışı, gerek parlamento içi ve gerekse de bunlardan bağımsız olarak, büyük oranda ise, entelektüel bağlamda anlama, kavrama ve içselleştirme suretiyle İslami siyasete ilgi duymalarının üzerinden yaklaşık yarım asırlık bir zaman dilimi geçmişti.

Bugün İslamcı siyasetin hem Türkiye ve hem de dünya ölçeğinde yok olduğunu, yitip gittiğini dillendiren zevatın, Milli Görüş çizgisinden geldiğini düşündüğümüzde; bu işi ciddi anlamda anlama, kavrama, içselleştirme ve de uygulama ameliyesinde, baştan beri ayrık otu gibi durdukları söylenebilirdi.

Bu zevatın daha sonraları ‘keşfettikleri’ demokrasi bağlamında liberal muhafazakâr anlayışları, -hem de İslam dünyasına ciddi zararları olduğu halde- Atlantikçi küresel güç/ler adına öne çıkarmaları, bunun yanında, İslami siyaset taraftarlarının hata, kusur ve –diyelim ki- var olan taksiratlarını sürekli gündemde tutmalarına bakıldığında, izledikleri bu politikaların, bir amaca yönelik ve yerelden küresele ‘şaşmaz’ bir trend izleyen Batıcı bir proje olduğu anlaşılacaktı.

İşe bu minvalde bakıldığında, muhalefet saflarında bulunan ve anladıkları oranda İslamcı siyasetle hemhal olan bir, iki parti dışında, geriye kalan tüm partilerin İslamcı siyaset anlayışıyla aralarında bir çizgi bulunduğu; bu çizgiyi aşmadıkları, ama bunu yüksek sesle de dillendirmedikleri görülmektedir.

Şimdilik bunun ‘sesli’ istisnası ise, Ali Babacan’ın kuracağı parti ile iltisaklı bulunduğu bilinen Ak Parti ‘eski’ Genel Başkanı, eski Başbakan ve 11. Cumhurbaşkanı sıfatına haiz Abdullah Gül idi. Bu söylemi sesli bir şekilde dile getirmemiş de olsaydı, ‘perşembenin gelişi çarşambadan bellidir’ fehvasınca, az çok kendini belli edeceği söylenebilirdi. Ki görünen köy kılavuz istemezdi doğrusu…

Gerçi Gül, ‘İslami siyaset Türkiye ve dünya ölçeğinde bitti’ demiş olduğu halde, Milli Görüş çizgisini istisna kıldığımızda, Ak Parti dahil hangi partinin İslami siyaset olgusunu önplana aldığı söylenebilirdi ki. Söylenemezdi, zira sadece işin içerisine muhafazakâr partileri dahil etmiş olsak dahi, bu partilerin kendi muhafazakâr kimlikleri başta laiklik olmak üzere, Batı’da üretilen ve kendilerini yine ‘Batı’nın rüçhaniyeti adına’ ayakta tutan seküler değerler bağlamında İslami bir siyasete sıcak bakmayacaklardı. Kaldı ki bu tavrı Ak Parti’nin, neredeyse yirmi yıla yaklaşacak olan iktidar deneyiminden elde etmekteydik. Diğerleri ise, muhafazakar oylara talip olduğu için bunu aksini iddia etmedi, ama onlarda böyle bir söylemi dillendirerek, örselenmiş olarak gördükleri Ak Parti karşısında, laik, Kemalist, liberal ve bilumum sol oyları kazanmak için, böyle bir söyleme sarıldılar. Haddizatında, yoktu birbirlerinden farkları…

Kaldı ki, İslami siyasetin yıpranmışlığı üzerinden AK Parti’yi eleştirmelerine, onu köşeye sıkıştırmalarına bakıldığında, onların bu yıpranma/yıpratma ve köşeye sıkıştırma konusunda, herkesten çok, zevatın dahli ve kabahati yok muydu? Adeta milleti ‘adabra, kadabra’ kabilinden sihir seanslarına kanalize ediyorlardı. Birde, bu zevatın çıkışını isabetsiz gören, ama kendileri de iktidarda iken İslami siyaset lafını dahi ağızlarına almayan, onun yerine muhafazakar bağlamlı Batılı paradigmaları sitayişle anan zevatında, İslami siyaset ile cidden zerre miskal bir işleri olmamıştı. Bunların ki, ya havanda su döğmek, ya da adabra, kadabra kabilinden zevahiri kurtarmaktı aslında…

Siyaset… Siyaset, kelime bazında Arap dili literatüründe, terim anlamı itibarıyla ‘atın tımar edilmesi’ (sase fiili) şeklinde, at’a hizmet eden kişinin(seyis) yapmış olduğu işle ilgili olup, insanların, toplumların yönetilmesi anlamında formüle edilmiş bir formdur.

Terim anlamında gelince… Siyaset terimi, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılan bir kelimedir. O dönemdeki kullanımına baktığımız zaman kelimenin “idare etme sanatı” anlamında bir kabiliyeti belirtmek için kullanıldığını görmekteyiz. Mesela Ammar b. Yasir “siyaset bilgisinin zayıflığı” sebebiyle Hz. Ömer’e şikâyet edilmiş, o da onu görevden almıştı.

İnsanların şu ya da bu şekilde görüşlerinin dillendirildiği zaman ve zeminlerde, bu faaliyetlerin, yönetici katmanında, olumlu ya da olumsuz anlamda da olsa bir karşılık bulması, aynı zamanda siyasetin varlığının da deliliydi. Bu şekilde ortaya, birinden ötekine “tekil” şekilde değil de, karşılıklı etkileşim sonucu bir bağ oluştuğunda, salt bir yönetim olgusundan değil, ‘yönetişim’ olgusundan bahsedilebilirdi. Ki siyaset te buydu zaten…

Kur’an siyasete yönelik bilgi içerirken ve bu bilgilerden hareketle, ilke bazında yöntem önerirken, yönetişim olgusunun esamesinin henüz daha okunmadığı saltanat(ısırıcı meliklik) dönemleri, siyasete dahil olma, iktidara ortak olma, ülkeyi ve toplumu birlikte ve adalet üzere yönetme ve buna bağlı olarak da hiçbir zaman düşünülmeyen ve uygulanmayan yönetişim olgusu açısından Müslümanlar için “kayıp yüzyıllar” olarak değerlendirilebilirdi.

Kendimizce siyasete bu kadar atıfta bulunduğumuz için, siyasetin izlerini Kur’an’da bulabilirdik.

Ondan önce, siyasi düşünce nasıl tarif ediliyordu, Siyasete gelince, siyasetin anlamı Websters (1993) sözlüğüne göre ‘hükümet sanatı/bilimi, 2-Robert (1972) sözlüğüne göre ise ‘insan topluluklarını yönetme sanatıdır. Ancak günümüzde siyasetin tarifi, hem devleti, hem de belli bir sistemi olan bir hareketin liderlik yaptığı ve genel değerleri belirlediği kuruluş ve şirketleri içerir.

Konuyu ‘insan-Allah’ ilişkisi içerisinde değerlendirdiğimizde, insanlar üstün ve Tek olan Allah’a inandıklarında ve O’nun fert ve toplum hayatı üzerindeki hakimiyetini kabul ettiklerinde bu inançları onların dünyayı ve hayatın bütününü idrak etmelerini sağlar ve onlara insan ilişkilerini şekillendiren ve ilan eden bir kalıp sunardı. Kur’an’ın siyaset ile ilgisi bağlamında en başta şunu söyleyebilirdik: “Kur’an açısından siyasi faaliyeti, kamuyu ilgilendiren işlerin(emanetin) teknik ve ahlaki anlamda, ehline verilmesi olarak niteleyebilirdik. (Nisa-72)

Kur’an siyaset açısından, Müslümanın her zaman uymak zorunda olduğu evrensel kural ve ilkelerden söz eder. Bu nedenle, örneğin laiklik-teokrasi tartışmalarının Kur’an’da dayanacağı bir zemin yoktur. İlkesel bazda siyasete yer veren Kur’an, aynı zamanda; ilah olma açısından Dünya’ya ve kâinata hakim olan Allah’ın(c) mutlak ve külli hakimiyetinin zevale uğramasını, yinen O’nun iradesi bağlamında değerlendirirken, “insan-insan; insan-kendi” ilişkilerinde, ona, yani insana maddi bir hakimiyet verildiğinden bahseder.(Mülk-15)

Kur’an ilkeler bazında siyasete atıf yaptığına göre, ondan hareketle, Hz. Muhammed’in(s) 23 yıl içerisinde oluşturduğu İslam cemaatinde, önderliğin(s) pratiğinde ortaya çıkan ve zaman içerisinde formlaşan birçok alana rast gelindiği gibi, siyaset alanına da rast gelinmesi işin tabiatı gereği mümkün olabilmiştir. Kuşkusuz ki İslam toplumu, başlangıcından itibaren örtük bir siyasal bilince sahiptir. Bu, şehrin yönetiminden ziyade cemaatin ufkunu oluşturan bir gelecek tasavvuru ve aidiyet bilinci olarak siyasallıktır. Alanında, Hz.Ali’nin(kv) şehadetin akabinde yüzlerce asırlık bir kesintiye uğrayan İslam siyaset, peygamber(s) eliyle İslam öncesi Mekke döneminde halka kan kusturan Kur’ani ifadeyle ‘dokuzlu çete’ye (Neml, 27-28) karşı nasıl bir tevhid, hak, adalet, emek ve özgürlük mücadelesi vermiş ise, ondan bugün, yarın ve gelecek içinde, çağdaş zorbalara karşı o oranda bir mücadele vermesi beklenirdi. Ki buna, ilkeyi baz adlıktan ve aynı yolu ve yöntemin sürdürülmesini istedikten sonra, buna İslami siyaset denirdi. Birde bu siyaset, günümüzün idrakine sesleneceği için İslamcı siyaset olarak da okunmayı hak ederdi.

Siyasal İslam kavramına gelince… Bu kavram, salt dini bir kavram olmaktan ziyade, yüzlerce yıldır Osmanlı’nın şahsında belirginleşen hilafetin ortadan kalktığı süreçte, dönemin Müslüman ‘İslamcı’ aydınlarının’ uç vermeye başlayan kötü gidişi durdurmaya yönelik olarak, modern saikler içerisinde oluşan ‘islam devleti’ olgusuna işlerlik kazandırmasına bağlı olarak, ‘islam’dan hareketle izlenecek olan siyaset’in belirlenmesi sonucu ortaya çıkan bir kavramdı.

Müslüman aydınların, Osmanlı hilafeti sonrası, en çokta yönetim alanında oluşan kaos ve krize yönetimsel anlamda bir çözüm bulma düşüncelerine yönelik ortaya atmaya çalıştıkları ‘İslam devleti’ olgusunun hayatiyet kazanması için düşünülen ‘siyasal İslam’ olgusu, Batılı ve Batıcı zihniyet tarafından ‘Şeriat’e özlem duyan, eskiyi arzulayan, hilafeti tekrardan canlandırmaya çalışan’ Müslüman kitleyi tahkir anlamında ele aldıkları, onu en indirgemeci bir şekilde değerlendirdikleri görülecektir.

Bu zevatın, konu ile ilgili indirgemeci anlayışını bir tarafa koyduğumuzda siyasal İslam kavramından ziyade, gerek Kur’an-Sünnet, gerek bu iki aslî kaynağı referans gösterdiklerini var saydığımız dönemin siyasetnâme türü eserlerden elde edilen bilgilerin, çağdaş dünyada elde edilen ve alabildiğine sahih bilgilerin bir toplamı olması gereken siyaset anlayışını siyasal islam olarak değil de, İslami siyaset olarak tanımlayabilirdik. ‘Hangi siyaset?’ dediğimizde, anlamdan hareketle, maksadı oluşturmak adına olguyu İslam siyaseti, İslami siyaset, daha doğrusu bir tanımlama ile ‘İslam’a uygun bir siyaset’ ifadesini kullanabilirdik. Ki bunun uygulanma alanı var mıydı? Belki yoktu, ama o alanı oluşturmak bir hayli zor olsa da, mümkündü.

Salt Batıcı çevrelerin, Müslümanın kendine uygun gördüğü, umduğu bir siyaset anlayışını kabul etmesi karşısında aldığı tavrı anlamak mümkün: bunun yanında değil salt İslami siyasetin, İslam’a uygun olabileceği düşünülen bir siyaset formunu açıktan reddetmese de, onu pratik ve prezantabl olarak görmeyen, ona, formüle etmeye çalıştığı muhafazakar tandanslı kapitalizm karşısında pek şans tanımayan, ona taraftar olan kitleyi de karşısına almak istemeyen muhafazakar partilerin (ör. AK Parti) ona yönelik ‘yuvarlama’ söylemleri manzarada yerini almaktaydı. Bunun dışında, teorik olarak değil, zevat bağlamında ‘Siyasal İslam Söylemi’nin Dünya’da ve Türkiye’de çöktüğünü iddia etmesine, dile getirmesine bakıldığında, eğer ileride, kendileri tarafından yalanlanmayacaksa eğer, iktidara ulaşma sürecinde, salt bir İslami anlayıştan ziyade, Batıcı değerlerin, laik kitle üzerinden toplumun tümüne kabul ettirilmesi amaçlanıyor olabilirdi.

Bizde, sonuçta olabilecekleri görecek ve süreci izleyecek, kendi düşüncemizi oluşturacak, kanaatimiz belirtecek ve bir sonuç almaya çalışacaktık.

Kaynakça:
1- Kur’an ve Siyaset, Abdülkadir Hamid, İnkılab Yayınları, İST.
2- İslam Düşüncesinin Bugünkü Meseleleri, Taha Câbir el-Alvâni, İnkılab Yayınları, İST.
3- Hicri ll. Asırda Siyaset-Tefsir İlişkisi, Nihat Uzun, Pınar Yayınları İST.
4- İslam ve Siyaset, Ümit Aktaş, Mana Yayınları, İstanbul

Kaynak: Özgün İrade Dergisi



YAZARLAR