Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Beşir İSLAMOĞLU


CAMİ VE MESCİDLERİ FONKSİYONEL HALE GETİRMEK

Beşir İSLAMOĞLU; Atalarımız tecrübeyle güzel demişler: Ne ekerseniz, onu biçersiniz.


Cami, ibadet için toplanılan yer demektir. Mescit ise, secde edilen, yani namaz kılınan yer demektir. Kur’an’da “ibadet edilen yer” anlamında cami kelimesi kullanılmaz. Mabed, “İbadet edilen yer” olarak daima “mescid” kullanılmaktadır. Mescid’il Haram, Mescid’il Aksa gibi. Ancak Türkiye’de Büyük mekanlara cami, küçük mekanlara da mescid denilmektedir.

İbadet kastıyla inşa edilen cami ve mescitler, Kabe’nin uzantıları, birer şubesi mesabesindedirler. Kabe’nin adı, Allah’a nisbet edilmesinden dolayı aynı zamanda Beytullahtır. Beytullah, Allah’ın evi demektir. Bu beyt (Kabe ve çevresi), “saygı ve hürmete layık” bir mekan olduğundan “Beytü’l-Haram” olarak da adlandırılmıştır. Bu mekanda olanalar Allah’ın misafirleridir ve her türlü korku ve endişeye karşı emin/güven içerisindedirler. 

Cami ve mescitlerimiz de “Beytü’l-Haram”ın (Kabe’nin) birer şubeleri olduklarından, onların da emin ve güvenilir yerler olması gerekir. Sadece namaz kılınıp çıkılan yerler değil, her türlü ihtiyaçları karşılayan, dışarıda kalanların sığınabileceği, aç olanların karınlarını doyurabileceği mekanlar olmalıdır. 

Elazığ depremi bir kez daha gösterdi ki cami ve mescitlerimiz yanlış inşa edilmiş, kendilerinden beklenen fonksiyon icra edilememiştir. Öyle ise, Camilerimizin gerçek fonksiyonlarına kavuşturulması için -maddi ve manevi olarak- yeniden inşa edilmesi kaçınılmazdır. 

Nebi (as)’ın inşa ettiği Mescid-i Nebi’yi incelediğimizde -o günün imkanları ölçüsünde- namaz kılınan ve toplantıların yapıldığı salon, hemen yanında ilim öğrenmek için yaptırılan bir okulun (Suffa) ve kimsesizlerin barınabileceği bir yuvanın (pansiyon) olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Nebi (as) sonrası Cami ve mescitler aynı geleneği “külliye” adı altında devam ettirmişlerdir. Günümüzde her ne kadar her alanda devletin kurumları oluşmuş ise de “cami hizmeti” olarak bu gelenek mutlaka devam etmelidir. Mahalle sakinlerinin devlet kurumlarından yararlanması ayrı, kendi mahallelerindeki camilerden yararlanmaları daha kolay ve rahatlık sağlayacaktır. Ayrıca cami hizmetleri mahalledeki insanları kaynaştıracaktır.

Düşünün! Özellikle bu deprem felaketinde mahallelerde bulunan her camimize ait bir pansiyon, (aş) evi, geniş banyo ve tuvaletler ve ayrıca etrafı geniş park alanlarıyla dizayn edilmiş olsaydı, bu depremde insanlar mahallelerinden ayrılmadan, evlerinden uzaklaşmadan oralara sığınarak güven içinde olacaklardı. 

Peki deprem sonrası neler yapıldı? Birkaç park-boş alan bulunarak çadırlar kuruldu. Bu soğuk kış şartlarında çadırda kalanların ısınmaları, yemekleri, banyo ve tuvalet ihtiyaçları büyük ölçüde problem ve sıkıntılara sebep olmaktadır. Hatta kapalı spor salonları gibi yerlerde kalanlar da rahat değildirler. Bir arada uzanıp yatmakta ve temel ihtiyaçları sağlıklı karşılanamamaktadır. 

Öyle ise gelin, Müslümanlar olarak cami ve mescitlerimizi günün ihtiyaçlarına uygun yeniden inşa edelim. Cami için seçtiğimiz alanı öncelikle çevresini geniş tutalım. Caminin minarelerine, koca koca kubbelerine, içindeki tezyinata harcanan paraları hizmete harcayalım.

Her inşa edilen cami, bir “külliye” olarak tasarlanmalıdır. Caminin bir pansiyonu, aş evi, çay evi, tuvalet ve banyoları, öğrenim ve sohbetler için salonları mutlaka oluşturulmalıdır. Başta deprem, yangın vb. afetler olmak üzere her türlü sıkıntılarda mahalle sakinleri bu imkanlardan yararlanmalıdırlar; ama maalesef hiçbir camide bu hizmetleri göremiyoruz. Parayı bulan önce minare dikiyor. Hatta bir tane yetmiyor, mahalle arasında bir tane daha ekliyor. Sonra içine, tezyinatına harcıyor. Onun derdi gösteriş, görkem, şaşaa…

Camileri inşa ederken bir dernek adı altında yıllarca dilencilik yaparak para toplamak asla ahlaki değildir. Toplanan paralar, cami yapılan yer ve inşaat hakkında sürekli kuşkular ve tartışmalar olmuştur. Dolayısıyla “Müslüman camia” hep zan altında kalmış ve yara almıştır. 

Özellikle belirtmek isterim ki Müslümanların her konuda “zihniyet değişimi”ne ihtiyaçları vardır. Kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamaları gerekir. Aklı ve bilimi devreye koyarak, insanlığın geleceğini iyi ve doğru görerek hareket etmeleri gerekir. Deprem ve sel gibi afetlerin nerelerde olabileceğini öğrenerek mahalle ve konutları ona göre kurmak lazımdır. Mal ve can kaybı yaşadıktan sonra “bu bizim kaderimizdir” diyerek insanları teselli etmek babından bir kader anlayışı üretmek daha vahim bir sonuçtur. Buna hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.

Öyle ise, hem maddi, hem de manevi yönden camileri yeni bir zihniyetle (sistemle) inşa edelim. Paramız varsa, öncelikle mevcut camilerin çevresini inşaatlardan kurtaralım; her camiye ait bir külliye yaptıralım; yeni yapılan camileri de dilencilikle değil, devlet eliyle ve gereksiz harcamalardan uzak, sade bir şekilde inşa edelim. Cami inşaatı için devlet bir fon açmalı, yardımda bulunmak isteyenler o fona katkıda bulunmalı ve böylece her türlü şaibeden kurtulmalıdırlar. 

Camileri manevi yönden de yeniden imar etmek gerekir. “Dırar mescidi” zihniyetiyle değil, “takva mescidi” zihniyetiyle imar etmemiz kaçınılmazdır. Onun için de öncelikle cami ve mescitlerimizde başkalarının propagandası ve tanıtımı değil, sadece Allah’ın zikri ve tanıtımı olmalıdır. Camiler manevi yönden huzur ortamları olmalıdır. O camilere gelen huzur bulmalıdır. Başkasının değil, Rabbinin huzurunda olduğunu içten his etmelidir. 

Camilere konusuna değinmişken kısaca Kur’an kursları ile ilgili sıkıntıları da hatırlatmakta fayda vardır. Camilerden bağımsız olarak hizmet veren Kur’an kurslarının müfredatı mutlaka yenilenmelidir. Arap diliyle Kur’an öğretmenin yanı sıra Türkçe anlamını da vermek gerekir. Onun yanı sıra kurslarda mezhepler üstü dini bilgiler ve özellikle şahsiyet kazandıran ahlaki ilkeler kazandırılmalıdır.

“Yaz Kur’an Kursları” adı altında camilerde verilen kursları mutlaka okullara çekmek gerekir. Böylece hem camilerimizi temiz tutmuş, hem yazın okullarımızı faal hale getirmiş olacağız. Zaten camilerde bir imamın başına toplanan onlarca öğrenci 40-50 günde bir şey öğrenmeden ayrılacaktır.

Yani, “el alem alış verişte görsün” kabilinden bir Kur’an öğrenimi değil, yazın çocuklar, ilahiyat eğitimi almış hocalarla ciddi bir din eğitimden geçecek şekilde progranmalıdır. İşte o zaman yeni nesilden güzel şeyler bekleme hakkımız olacaktır; aksi takdirde “iyi şeyler” bekleme hakkımız olmayacaktır. 

Atalarımız tecrübeyle güzel demişler: Ne ekerseniz, onu biçersiniz.

Selam ve muhabbetlerimle… 



YAZARLAR