Ömer Naci YILMAZ


Bizim Mahallenin Savrulmaları

Yazarımız Ömer Naci Yılmaz´ın konu ile ilgili analizi...


21. Yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız yıllara ne büyük savrulmalar sığdırdık. Sosyologlarımıza, Felsefecilerimize, Tarihçilerimize, Din Psikolojisi uzmanlarımıza  yüz yıl boyunca araştıracakları, konuşacakları ve yazacakları ?savrulma´ malzemeleri ürettik. Üretmeye de devam ediyoruz.

1990´lı yıllar Anadolu insanı için ezanların susturulduğu, Kur´an´ın yasaklandığı, Camilerin ahır, bar, pavyon ve otopark yapıldığı yıllar kadar zordu. O yıllarda zalimlik direkt yapılır, Müslümanlar yapılanlara maruz kalırdı. 90´lı yıllarda hem yapıldı, hem de kafamıza kafamıza çakıldı. Başörtülü bir spiker görebilmeyi ne büyük bir sevinçle, hem de gözyaşlarıyla karşıladığımız günleri nasıl da unuttuk. Gerçi biz hiç bir şeyi unutmadık. Bunları unutanları unutacağımız günlere doğru yol alıyoruz.

İşin garibi ucundan kıyısından bu zulmü yaşayanlar, sıkıntılarını çekenler hiç bir şey olmamış gibi davranabiliyorlar, twit atabiliyorlar, facede paylaşımlar yapabiliyorlar. Burada da sorun yok, herkes istediğini yapabilir. Bizim değerlerimizi ortadan kaldırmayı varlık sebebi sayanlar var ya yıllar yılı bunlara sövmeyi ibadetmiş gibi gördünüz. (Hamdolsun ne gazınıza ne de sazınıza geldik.) Yıllarca sövdüklerinizin, giydirdiklerinizin, toplum nezdinde mahkûm etmeye çalıştıklarınızın hoşuna giden insanlar haline gelmeyi/ gelebilmeyi nasıl başarabiliyorsunuz biz buna hayret ediyoruz ve savrulmanıza tanık oluyoruz.

Doksanlı yıllardaki mahrumiyetlerden kurtulmanın yolunun siyasal kurumsallaşmadan geçtiğini söyleyenler bugün gördükleri tüm olumsuzlukların faturasını siyasete kesebilmektedirler. Eksikler yok, yanlışlıklar yok demiyoruz ki. Problem insan problemi olunca nerede olursa olsun olumsuzluklar olacaktır. İnsanın olduğu hangi dönem pir ü pak olmuş ki? Problemler var diye savrulalım mı, saflarımızı değiştirelim mi, kıvıralım mı, drift atalım mı?

Reis´imizin etrafının kuşatıldığını, bazı şeyleri görmediğini, gösterilmediğini söyleyip duruyorsunuz ya haklı olabilirsiniz. Peki size sizin etrafınızın kuşatıldığı, sizin de bazı şeyleri görmediğinizi/ göremediğinizi söyleyenler oldu mu? Bunları söylemek isteyenleri dinlediniz mi? Ya da bunları söylemek isteyenler size yanaşabiliyor mu, ulaşabiliyor mu, sizin çemberinizi kırabiliyor mu? Yıllarca tarikatlardaki bazı uygulamalara kızdınız, aynısını yapar oldunuz. Kimse hoşuna gitmeyeni duymak istemiyor, herkes söylediğinin onaylanmasını istiyor. Siyasetçilere kızıyor ama aynısını yapmaktan vazgeçmiyorsunuz.

Bir zamanlar insanlar toplumsal olaylarla alakalı duruş belirlemek için size danışırdı, oy kullanıp kullanmayacağını size danışırdı. Hangi partiye oy vermesi gerektiğini size sorardı. Hatta Ramazan ayına başlamak için hilalin görülüp görülmediğini size sorardı. Millet arafe yaparken size soranlar bayram yapardı. Ama hep size sorardı. Şimdilerde kim size neyi soruyor ki? Bu millet yıllar yılı size sordu, durdu. Yahu siz bu millete ne sordunuz? Kendinizi tepelerde gördüğünüz için zannettiniz ki tepedeyiz, her şeyi görürüz. Yok valla hiç bir şey görmüyorsunuz, göremiyorsunuz. Fetoyu görmeyen/ göremeyen akademisyen ve alaylı dünyamız, siz bunları görenleri de görmediniz, görmek istemediniz. Görmek istemediklerinizi dinlemediğiniz için de savrulmaya devam edip durun bakalım. Sevindiğimizi de zannetmeyin, üzülüyoruz.

Biz size Reisimizi destekleyin mi diyoruz, propagandasını mı yapın diyoruz? Elbette ki hayır.  Onun ve temsil ettiği değerlerin düşmanlarını sevindirmeyin yeter. Yaptığınız eleştirilerin, gördüğünüz olumsuzlukların yersizliğinde değiliz. Siz konuşunca, siz yazınca, siz mesaj attıkça kimler seviniyor ona bir bakın. Yaptıklarınızın hepsi Yahudilerin elini ovuşturmalarını artırıyorsa vay sizin halinize.

Söylenecek çok şey var, yazılacak çok şey var. Yapamazsınız da biz yine de söyleyelim. Keşke itikâfa siz girseydiniz. İtikâf günleriniz boyunca bir soruyu kendinize sorsaydınız. ?Benim yaptıklarım, benim söylediklerim, benim yazdıklarım, benim paylaşımlarım, benim attığım twitler kimleri sevindiriyor? Yatanınızın Allah olduğu gerçeği dışında hangi ortak paydanız var?

Son sözlerimiz olarak Abdülhamit´e ihanet edenlerin akıbetlerine bir bakın demek isteriz. Yine Asr-ı Saadet dediğimiz, hayran olduğumuz, keşke o dönemde yaşasaydım dediğimiz, onlardan biri de ben olaydım dediğimiz, anlata anlata bitiremediğimiz, abartarak insan olmaktan çıkarttığımız Sahabe efendilerimizin dönemine bir göz atın ve şu olayı sakin sakin bir okuyun. Sonra da ne yaparsanız yapın, size takılanlardan, sizinle savrulanlardan, sizinle drift atanlardan, Abdülhamit´i terk edenler gibi ümmetin yüz akı- Reis´i terk edenlerden olmayacağımızı bilin.

Siz bunu bizden daha iyi bilirsiniz. Hatırlayın bakalım: ?Sahabenin önde gelen isimlerinden Ka´b b. Malik, Tebük seferinin dışında hiçbir seferden geri kalmamıştı. Akabe´de Peygamberimizle görüşenler arasındaydı. Tebük seferi öncesi imkânları hiçbir sefer sırasında yoktu. Fakat yüreğinde esen fırtınalar onu bu seferden alıkoymuştu. Gider gibi yapıyor, her seferinde geri dönüyordu. Ordunun seferden döndüğünü haber alınca üzüntü ve keder bütün benliğini kaplamıştı. Nasıl bir yalan söyleyip de peygamberin öfkesinden kurtulacağının hesabını yapıyordu. Ailesinden kime danıştıysa peygambere yalan söylememesi gerektiği ikazını alıyordu. Sefere katılmayan yaklaşık seksen kişi mescide gidip mazeretlerini beyan edip özür dilediler, teyid için yemin ettiler, peygamberimiz biatlerini kabul etti, mağfiretleri için dua etti.

Ka´b b. Malik: ?Seferden kalışım hakkında hiçbir mazeretim yok. Vallahi senden geri kaldığımda her zamankinden daha güçlü, daha zengindim.? Bu sözler üzerine Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

?Gerçekten bu doğru söyledi. Ey Ka´b haydi kalk, Allah hakkında hüküm verinceye kadar bekle! ?

Ka´b b Malik´in konumunda olan iki kişi daha vardı. Mürare b. Rabi´ el- Amrî ile Hilâl b. Ümeyye el Vâkıfî. Mescid´de, çarşıda, yolda hiç kimse bunlarla konuşmuyor, bunların selamını almıyor, yüzlerine bakmıyordu. Peygamberimiz bu üç isimle konuşulmasını yasaklamıştı. Diğer ikisi hastalanmış, evlerine kapanmışken Ka´b b. Malik genç ve sağlıklı olduğu için ayaktaydı. Müslümanlarla konuşabilmek için ne yaptıysa sonuç alamadı. Üzüntüsünden, kahrından ağlıyordu. Bu durum 50 gün kadar sürdü. Ka´b´ın yaşadığı bu durum, dostluğu bulunan Ğassan Meliki´ne kadar ulaşmıştı. Ka´b´a mektup yazarak: ?Haber aldığıma göre senin arkadaşın (Hz. Peygamber) sıkıntı veriyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide yaratmamıştır. Orada durma, bize katıl. Sana bütün imkânlarımızı tahsis edelim.? Ka´b b. Malik mektubu okuduğu zaman, ?İşte bu da belalardan birisidir.? demiştir. Müslüman olmayan birisinin Hz. Peygamber karşısında kendisine sahip çıkmasını belalardan bir bela olarak nitelendirmiş ve mektubu ateşe atarak yakmıştır.?

Böyle bir davet veya buna benzer bir davet aldığınızda bu örnek uykularınızı kaçırmıyorsa uyumaya devam edin. Şimdi soğuk bir su için, silkelenin ve kendinize gelin. Sevdiklerimize söyleriz, sevmediklerimize laf dinlemeyenlerin akıbetine hazır olun deriz.



YAZARLAR