Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


BİZ ÜÇ KİŞİYDİK

Necip CENGİL'in yeni yazısı;


 

Görünür dindarlık yani şekilci dindarlık artıyor. Zahmetsiz nimete ulaşma hayalleri gibi, zahmetsiz cennet hedefleri girdabı içinde yol alıyoruz. Siyasiler meydanları tıka basa dolduruyor lakin insanlığa çare üretecek fedakâr ve üretken anlayış giderek geriliyor. Okuma, araştırma, tefekkür oranı düşüyor. Nereye bu gidiş sorusu en çok sorulan sorular arasında… Aslında bu sorunun bir diğer hali geçmişte çok sorduğumuz “ne yapmalı” sorusudur. Ve sanırım şimdilerde sorulması ve cevabı aranması gereken soru budur.

Bazı sorular var ki tek bir cevabı olmaz. Kimi cevaplar için, o gün karşılaşılan meselenin tarihte muadili olmuş mu, ne yapılmış, buna bakmak gerekir. Tarihi muadil aranırken, yıllar öncesine gitmek gerektiği gibi, daha derinlere de gidilmesi icap edebilir. Zira bozulma olarak görülen şey insanlığın ortak sorunudur, çözüm de öyle… Adına dindarlık denmeden de soruların cevabı bulunabilir. Zira dindarlık insan farkındalığıyla bağlantılıdır. Belki bütün soruların cevabı “iyiler cennettedir” ayetinin içeriğinde gizlidir. Belki mesele Allah’ın yarattığı, değer verdiği, önemsediği ve halife dediği insanın Âdemleşmesi veya iblisleşmesiyle ilgilidir.

Son peygamber Nur dağında, tepeden Mekke’ye baktığında belki de “ne olacak bu şehrin hali, bu şehir nasıl kirlerinden arınır” diyordu. Eğer böyle bir soru sorduysa, bunun nedenleri olmalıydı. Şehrin sosyal ilişkileri, ekonomik ilişkileri, kadın-erkek ilişkileri insanlık açısından dibe vurmuş olmalıydı. Mesela şehrin zenginlerinin para kazanma usullerinin bir ahlakı yoktu. Sözgelimi kamu malı denilebilecek, Kâbe’ye hediye edilen ziynet eşyalarını, gizliden aşırıp götüren ve bununla zengin olanlar vardı. Faiz bireysel olarak bir tekel oluşturma modeliydi. Birine borç veren, süresi dolunca, verdiği borcu arttırarak tahsil ediyor, tahsil edemezse, borç verdiği şahsın evinde, hoşuna giden kadına, kıza el koyuyor, onu “çalıştırarak” parasını faiziyle birlikte kazandıktan sonra, kadının rehin durumu sona eriyordu. Bir kadın istediği erkekle ilişkiye girebiliyor veya bir erkek istediği kadınla ilişkiye giriyor, sosyal doku giderek endişe verici boyutlara ulaşıyordu. Bu hengâmede temiz kalanların sayısı giderek azalıyordu.

Son peygamber, tefekküre çekiliyor, yol arıyordu. Bu gidiş gidiş değil, çözüm bulunmalı, yoksa toplumsal alt-üst oluşlar içinde tahribat artacak, temiz kalanlar yok olmaya doğru gidecek, şehir yaşanmaz hale gelecekti. Mesele şehrin, insanlar için daha yaşanabilir bir hal alması, kula kulluğun, zevklere kulluğun insanı daha fazla esir almasının önüne geçilmesiydi. İnsanın pespayeleşen öncelikleri değişmeliydi.

Bugün şehirler yorgun, insanlar, evlerin içindekiler, sokaklar yorgun… Bu yorgunlukların nedenleri var. Her biri daha yaşanabilir bir hayatın maddi cephesinde dalgalar arasında yoruluyor. İnsanların aklı karışık, bu karışıklık ruha sirayet ediyor ve yorgunluk artıyor. “Sizin hayırlınız, insanlığa faydalı olandır” ifadesi bir ilke olmaktan çıkmış. Ötekini düşünmek rafa kaldırılmış, rafların tozları arasında hatırlanacağı yok.

Kurumsallaşma adı altında, insana yatırım ötelenmiş. Zaman rölesine bağlı iş yapan makineler misali, gel-git, getir-götür emir sigalarıyla bireysel bağımlılıklar, akleden, üreten, okuyan, araştıran kişilikten daha çok önemsenir durumda… İnsanların bir kısmı diri olmayan, uyuşmuş, “sen daha iyi bilirsin efendim” komutuyla çalışan makinelere dönüşmüş… Diğer taraftan itaat sınırını bilmeyen, eleştiri hududunu çiğneyen, vasat yani denge çizgisini ihlal eden nesil boy veriyor. Okuyan, araştıran, yazan insanlarla alay eden yapılar gözlemleniyor. Bütün bunların oluşturduğu erozyonun etkisini azaltmak için arada salon toplantıları düzenlenir, meydanlara slogan komutlu çağrılar yapılır. Toplum bu çağrıları duyar ve dudak büker. Her gösteriye gidenler, aşağı yukarı aynı kişilerdir. Etkileyen kişilik, yerini tepki çeken kişiliğe terk etmiş.

Neden?

Öncelikler sıralamasının değiştiğini söyleyebiliriz. Bir yandan toplumun değişen öncelikler sıralaması, bir yandan sivil toplumun, hiziplerin değişen öncelikler sıralaması. Bu hengâmede, cemaat kelimesinin yerinde yeller esiyor. Hatta cemaat olma derdimiz yok diyenler duyuyoruz. Cemaat olmayı yeniden tartışmalı bu toplum!

Rol model sıkıntısından bahsedebiliriz. Hedef şaşkınlığı da rol model sıkıntısını etkiliyor. Hangi hedef ve o hedefin rol modelleri kimler? Mesela hedef her boyutuyla siyaset mi, nasıl olursa olsun kâr getirecek para oyunları mı, statü pazarlıklarının çevrelediği çıkar grupları oluşturmak mı? Yoksa hedef “iyi insan” ve hayata cennet nağmeleriyle dokunmak mı? Her sözüne ayet-hadis karıştıran ancak çevresine ışık saçamayan anlatıcılar, rol model olamadıklarının farkına varıyorlar mı? Kim kimi niye dinliyor; güzel kişiliğinden dolayı mı insanlara ehemmiyet veriliyor yoksa o günkü çıkar efsununa göre mi değer ayarlaması yapılıyor?

Aşırı, çıkarcı bir siyasallaşma girdabından dem vurabiliriz. Belki siyasileri besleyecek bilge insanlar yetiştirmek yerine, siyasilerin ağzına bakıp alkış furyasına ayak uyduran bir siyasallaşma var diyebiliriz. Siyasilerin kişiliklerini önemsemeden, onlarla birlikte poz verme yarışı… Bizim yerimize her şeyi yapıyorlar, bize alkışlamak düşüyor zihniyeti ile çevrelenen garip haller… Zorlama destek çıkışlarıyla, öne çıkarılan insanlar ve bu insanların toplumda estirdiği soğuk rüzgârlar…

Bağımlılıkların artması, özgün ve özgür iradenin devre dışı veya önemsiz kalmasından söz edebiliriz. Uyuşturan madde bağımlılığının yanında, zihin blokesi getiren bağımlılıklar; düşünmeyen, üretmeyen, öneri ve eleştiri dengesinden uzak yönelimler

Akıl-duygu dengesi sorunu…

Kopma ve yalnızlaşma siyaseti; biz herkesten önemliyiz, onla da kim oluyor yaklaşımları içinde gelişen olaylar

Ciddi sınavlardan geçmiş insanların, gücü eline geçirenler tarafından ötelenmesi, yolu birlikte besleyen insanların birbirinden kopması, yola birlikte çıkanların, yolda buldukları insanlarla sarmaş dolaş, geçmişi “tatlı bir anı” haline getirmesinden konuşabiliriz.

Akıl yorgunluğu, duydu yorgunluğu, zihniyet yorgunluğunu gündeme getirebiliriz. Ehem-mühim dengesizliğinin ürettiği yorgunluklar ve ürettiği küskünlükleri ele alabiliriz.

Kardeşlik ifadesinin içini boşaltan özel ilişkiler, bu ilişkilerin dışladığı insanlar, dışlanan insanların çevrede oluşturduğu olumsuz etkiden bahsedebiliriz.

Etkileyen, inandırıcı rol modellerin giderek azalması… Toplumu akıl ve duygu dengesi içinde besleyecek bu rol modellerin yetişmesine önem vermeme… Neden toplumu heyecanlandıracak şairler yok, yazarlar yok, bilge insanlar yok. Yoksa var da “onlar da kimmiş” mi deniyor.

Derdim var, çözüm arıyorum diyenlerin toplumsal oranı düşüyorsa gecikmeden arayışa girmek gerekir. Bu arayış kuru toplantılarla sonuç getirmez. Ruhsuz meydanlarla olmaz.

“Kardeşlik dalgalarım zalimlerin kıyılarında

Firavunlara girdap olsun

Musalar kurtulsun

Yusuflar kuyudan çıksın isterim

Yakup olmuşum uzak diyarlarda

Doğacak ay ve güneşi beklerim…”

Belki ivedi açılımlarla, canlı girişimlerle, gerçekçi duygu cümleleriyle, etkileyen rol modellerle ve içi boşaltılmamış bir kardeşlikle yeniden boy vermek gerekir.

/biz üç kişiydik…

"fedakâr"

"cesur"
"mütevazı"

önce "fedakâr" gitti aramızdan
sonra "cesur"
cesaretini zevklere sattı
ve "mütevazı"
kibre kapılıp izini kaybettirdi
kimse kalmadı
şimdi iman
o "üç kişiyi" arıyor.

 

biz üç kişiydik

sevmek için karşılık beklemeyen

içten hesapsız

çıkarlara satılmamış duygularla yürüyen

şehir bir başka yeşillenirdi bizimle

baharı sonbaharı alkış tutardı

yaz serinlenirdi kanatlarımızla

efkâr uzaklaşırdı

stres yüklenmezdi sokaklar

bir seyyah

bir ziyaretçi

bu şehirde huzur var derdi

şimdi

şehir ve iman

bu üç kişiyi arıyor

 

biz üç kişiydik

kuyulara attılar

kervancılar bulup

uzaklara sattılar

gömleklerimiz

arkamızdan yırtıldı

zindanlardayız

şimdi

hayra yoracağımız

rüyalar bekliyoruz

 

biz üç kişiydik, evet

bir ikiyi, iki üçü arıyor

bulduğumuz

buluştuğumuz gün

yürekler yine bizim olacak

şimdi

buluşacağımız

bir Arafat

bir cebeli rahme arıyoruz./

Belki sorun bu; buluşacağımız “cebeli rahme” sorunu…

Belki sorun şu; aklın ve yüreğin birlikte veya kimi olaylarda ayrı ayrı devreden çıkarılma sorunu…



YAZARLAR