Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Aziz DARICI


Birlikte Yaşama İdeali Hayal mi?

Yazarımız Aziz Darıcı'nın, Özgün İrade Dergisi 2020 Ekim(198.) Sayısında yayınlanan yazısı...


Hayatın-yaşamın kendisi insanla başlamadı ama insan ile anlam bulmuştur. İrade sahibi insan, kendini tanıma ve tanımlama süreçlerinde keşfettiği yeni kabiliyetleriyle var olma savaşında diğer canlılara nazaran bir adım öne geçmiştir. Akli melekesi, edindiği bilgi ve tecrübe, vahyin kılavuzluğu gibi etkenleri hesaba katarsak; insanın kendi kendini “hiç’liğe” itmesi, kendi hayatına yabancılaşması, kendi türüne karşı bunca hınçla-kinle-nefretle dolması anlamsız gibi durmaktadır. Kendi cismani yapısının kapladığı alanı hesaba katarsak; “…yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti…”(1) ayetini tersten anladıklarını, onun içinde mazlumlara-masumlara yeryüzünü dar ettiklerini görmekteyiz. Bırakın beraber yaşama kültürünü, bazılarıyla aynı dünyada nefes almaya (hayat hakkı) bile tahammülü olmadıkları bir zamanı yaşamaktayız.

Sosyal bir varlık olarak yaratılan insan, üzerinde taşıdığı fıtri farklılıklarını-zenginliğini bir yarıştırma ve üstünlük yarışına dönüştürmüştür. Din-can-mal-akıl-nesil hakkı üzerinde hem fikir olan insanoğlu söz konusu çıkara, faydalanmaya gelince; gücü elinde bulunduranların bazı insanlar-toplumlar için bu hakları rafa kaldırmaktadır. Ayette geçen “ …birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık…”(2)ilahi düsturu tanışmanın-kaynaşmanın değil; çatışmanın ve ötekileştirmenin aracı kılınmak istenmektedir. Nitekim insanlar-toplumlar arasına çizilen sınırlara bakınca bu niyet açıkça görülmektedir. Irkçılık-taassup üzerinden gidilen yolda üstünlük yarışındaki öne geçme kaygısı, bir sürü “zanni bilgi” üretmektedir. Bireysel farklılıkların kibre yenik düşmesi, hizipsel anlayışların dogmalaşması, mezhepsel kaygıların korkuya sürüklenmesi, cemaatsel yarışın alan mücadelesi, ulusal kimliklerin kutsallaştırılması, dini inançların katı muhafazakârlaşması gibi etkenler; “Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan) her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”(3) ayetin hükmünün icrasından başka bir şey ifade etmemektedir. Maslahat-hikmet ve teviller işin ajitasyon yönünü örtmemektedir. İnsan hakları masalı hoşumuza gitse de evrenselliğini koruyamadığı gibi ve sonuçta da kimleri koruduğu tartışması içinde insanlığın vicdanlarını rahatlatamamaktadır.

İnsanlığın tek’lik (biricik olma hali) mücadelesi, çok’luğun yaşam alanına yayılmasını önlemektedir. Çok’luğun ifadesi olan milletler-ırklar-diller-renkler-coğrafyalar; tüm zenginliklerine rağmen “…aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler.”(4) ayetinin kınamasına duçar olmuşlar. Dünyevileşmenin ürünü olan kapitalizm ve emperyalizmle birlikte yaşanan ekonomik çıkar kavgası, çok’luğun kirlenmesine ve zenginliğin ise azalmasına yol açmaktadır. Yeryüzünün halifesi olarak dünyaya gelen insan, kendi yerel ve milli sınırları içinde ümmet-kardeşlik sloganını yanına alarak dünyaya “hoşgörü ve barış” mesajı vermektedir. Tabi olarak ülke sınırlarını aşmayan bu söylemin, evrensel insanlık ailesi oluşturması zor görünmektedir. Daha ilginç olanı, bırakın evrensel insanlık kardeşliğini, kendi ülke sınırları içinde bile birçok ülkede insan kardeşliğinin- beraber yaşama kültürünün akıbeti olumsuz olmuştur.Çeşitli ırklara, coğrafyalara, kültürlere, inançlara, dillere ve farklı düşüncelere mensup insanların bir arada huzur ve güven içinde yaşayabilmesi için yalnızca hukuki ve kanuni bir takım düzenlemelerin yeterli olmadığını görülmüş oldu. Kanunların etikten-ahlaktan ve sevgi-saygıdan-hoşgörüden uzak oluşu; ülke yönetimlerini elinde bulunduranların veya ülkelerin kurucu felsefelerinin dar kalıplarına takılan çok kültürlü yaşamlar, kendini geleceğe taşımanın kaygısıyla farklı yöntem ve tekniklerle sahada mücadele vermektedirler. Karşılıklı zıtlaşma-inatlaşma ve bunun sonucunda yaşanan çatışmalar, toplumu germekte ve güvensizlik ikliminde hayatlar sürdürülmesine yol açmaktadır.

Diğer taraftan küresel çağda insanlar geçmişte hiç olmadığı kadar yakınlaşmışlardır. Bu yakınlaşma fiziki yakınlaşma olarak ta algılanabilir fakat en çok teknolojik gelişmelerin sunduğu iletişim araçlarıyla sosyal medya üzerinden yapılan sanal yakınlaşma-iletişim üzerinden olmaktadır. Bilim ve teknolojinin hızla ilerlediği günümüzde farklı inançlardan, farklı ırklardan bireylerin birbirinden tamamen ayrı yaşamaları neredeyse imkânsız bir hal almıştır. Dünya küçük bir köy haline gelmiştir. Dünyanın dört bir yanındaki olaylar, hemen bizlere teknoloji aracılığıyla olumlu-olumsuz veya doğru-yanlış şablonu içerisinde ulaştırılmaktadır. Yani içine kapanan bir toplum olmamız, kendi kendine idare edecek bir ülke olarak yol almamız günümüz şartlarında zor görünmektedir. Siyasi-ekonomik-kültürel etkileşimin iç içe geçtiği bu sistemde, olumlu manada özgürlüklerin ve insan haklarının ön planda tutulduğu bir dünyada; genelde dünya milletleriyle, özelde kendi ülkenizdeki farklı milletlerle beraber yaşama kültürünü hedeflemek zorundasınız. Bir arada yaşamanın böyle zorunlu olduğu bir dönemde birlikte yaşama kültürünün nasıl’lığı bu yüzden önemli bir konudur.

Bildiğimiz kadarıyla varlık âleminde şeytan ile insan arasında başlayan ayrışma, Habil ve Kabil ile kendi türler arasındaki ayrışmayı tetiklemiştir. Varlığın anlamlılığına ve amacına ters işleyen bu gelişme, insanın tarihi boyunca yakasını bırakmamıştır. Çok’luğun hikmetine vakıf olamamanın-anlamamanın yarattığı gerilim, zamanla kin ve nefret şeklinde kendini göstermiştir. Psikolojik ayrışmayı, sosyolojik olarak perçinleştiren gelişme ise yönetme arzusundan kaynaklanan güç ve iktidar alanıdır. İktidar elitlerin kendi güç ve iktidarlarını koruma arzusu beraber yaşama idealine ket vurmuştur. Farklılıkları ayrıştırmanın aracına dönüştüren, insanlar arasında üstünlük yarışının simgesi haline gelen bu tavır; kendine uzanan yardım elini Firavun’nun diliyle; “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” Firavun, ‘Peki ne buyurursunuz?”(5) asıl amacını gizlerken, topluma söz hakkı adı altında, insanına değer verdiği ima ederek, toplumunu kendi etrafında kenetlendirmekte ama asıl niyetinin icrası için planlar yapmaktadır. Bu yönetme biçimi eskimiş değildir. Güç ve iktidar sahipleri toplumu huzur ve barış içinde yaşatma idealleri kendinden olanları tatmin ederken; kendinden olmayanları tabii olarak mutsuz etmektedir. Sistemin kendisinden, yönetenlerin bakış açılarından kaynaklanan bu durumun kanun ve kaidelerle ifade edilmesi sorunu daha da çıkılmaz bir hale getirmektedir. Dokunulamaz denilerek sunulan kanunlar, farklı toplumların hassasiyetini içermeyen yaklaşımlar, çeşitliliği yok eden politikalar sonucunda elbette zamanla insanları-toplumları birbirinden koparmaktadır.

İnsan neden toplumsal hayatı veya birlikte yaşamayı tercih etmek zorundadır? Sorusuna aşağıdaki alıntıyla cevap verelim.

“…büyük İslam filozof ve düşünürlerinin belirttikleri üzere her şeyden önce insanoğlunun anlaması gereken gerçek onun ontolojik olarak sosyal veya medenî bir varlık olduğu gerçeğidir. Filozofların tabiri ile ifade edersek “el-İnsan medeniyyunbi’t-tab’i” (İnsan doğal olarak medeni/sosyal bir varlıktır).Kaynağı itibariyle Platon ve Aristo’ya dayan bu tez (Eflatun, 1971; Aristoteles, 1993) insanın doğası ve tabiatı itibariyle medeni bir varlık olduğunu, onun yalnız yaşayamayacağını ve bir toplum içinde birlikte yaşamak zorunda olduğunu söyler. (Farabi, 1986, s. 117-119; Mücahid, 2005, s. 58. İbn Miskeveyh 1398/1978, s. 149. Bu konuda diğer filozofların görüşleri için bkz. Bircan, 2001, s. 399) Çünkü insan ontolojik yapısı itibariyle başkalarına muhtaç bir varlıktır. İnsanlar yaratılışları itibariyle eşit donanımlara sahip olarak doğmazlar. Hayat algılanarak, idrak edilerek ve anlamlandırılarak yaşanacak bir şeydir. Ne var ki entelektüel kapasite bakımından insanlar eşit değildir. Ayrıca insanların sahip olduğu doğal özellik ve imkanları gerçekleştirme başarısında da derece ve ölçü farklılıkları vardır. Kur’ân-ı Kerim’de de “Şüphesiz sizin iş, çalışma ve çabalarınız elbette farklı farklıdır” (Leyl 92/4) şeklinde işaret edilen bu duruma göre gerçeğin algılanmasına ilişkin söz konusu farklılık ve derecelenme bir taraftan birlikte yaşamayı zorunlu kılarken, bir yandan da insanların sosyal statülerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır.”(6)

Bu tespitlerden sonra asıl meramımıza geçelim. Alman teolog Hans Küng”Dinler arasında barış sağlanmadıkça milletler arasında da barış sağlanamaz” sözüne katılmamak elde değildir. Çünkü din, ilahi boyutta insanların beraber yaşama projesidir. Allah onaylı olması, itirazların ilahi boyutta bilindiği anlamı taşırken; insanlara tüm farklılıklarınıza rağmen beraber yaşama idealinizi koruyun mesajını içermektedir.Din; sınırları ve kaideleri belirlenmiş, insanın ortak değerlerini ifadesi haline gelmiş, doğanın ve insanın fıtratına yabancılaşmamış, toplumları-insanları ahlaki değerler etrafında birleştirmiş, ödev ve sorumluluklarına atıfta bulunarak insana yardımcı olacak şekilde bir hayatı öngörmüştür. Din bu noktada insanların beraber yaşama ideallerine cevap üreten evrensel bir mesajı barındırmaktadır. Özünde barış ve kardeşlik, sevgi ve saygıyı barındıran dinlerin, yardımlaşma ve dayanışmayla sosyal hayatın içinde aktifliği ön gören bir anlayışlarında olduğunu hatırlarsak; farklı din ve kültürdeki insanların ortak alanlarda yaşamasını ön gören yaklaşımlara yabancı olmadıklarını biliriz. İnsan olmanın değerini-şerefini-izzetini korumayı amaçlayan her yöneliş saygıya değerdir. Bu noktada genelde dinler özelde hakikatin kendisi (İslam) insanlığın onuru için ve de farklılıkları bir arada toplama ve yaşatma adına hala bir umudu içlerinde barındırmaktadır. Dinlerin ayrıştırma konusu, dinlerin özünden değil; insanların dine yükledikleri anlayış ve yaklaşımlardan kaynaklandığını bilmemiz gerekmektedir.

Dinlerin insanlık âlemine sunduğu temel görüşü ifade eden; “Kendin için istediğini başkası için de iste” sözü, toplum bireylerinin adalet, doğruluk, dürüstlük, diğerkâmlık, hoşgörü vb. ahlakî kavramları düşünmeleri ve hayatlarını bu minvalde şekillendirmeleri, karşısındaki insana yaklaşım tarzında “insana saygı, kendine saygı” ifadesinde bulunan değeri taşıması toplumlardaki yabancılaşmayı önleyecek, birbirini anlama sürecinin ifadesi olan diyaloğu arttıracaktır. Bu noktada ahlaki değerlerin yaşamdaki anlamı, toplumları geleceğe taşıyan adalet ve özgürlük gibi temel unsurların aktifliği, birlikte yaşama ideali için önemlidir. Bazılarımız için hayaldir ama uçuk bir proje, en azından bir ütopya değildir. Nitekim Hz. Peygamberin Medine’ye şehir devletine yerleşir yerleşmez farklı grupları-dinleri temsil eden topluluklarla yaptığı şey, dinin özünde olanın hayata yansımasıdır. Medine Vesika olarak tarihe geçen antlaşma”…içerdiği ilkelerle siyasi-sosyo-kültürel ve ekonomik yönleri şekillendiren bir çabanın ürünü olmuştur. Vesika ile oluşturulmaya çalışılan Medinelilik ruhu, yıllardır özelde Medine’de, genelde yarımadada var olan kabilevi mücadeleyi sonlandırmayı, savunma ve saldırıda müşterek hareket kabulü, siyasi birlik anlayışını, dini ritüelleri uygulama özgürlüğü, var olan duruma müdahil olmamayı, dini otonomluğu ve kültürel bağımsızlığı hedefler. Anlaşmada, Müslüman ve Yahudi toplulukların dinlerini özgürce yaşama ifadesi, diğer dinleri tanıma ve varlıklarına saygı duymada Müslümanların duruşunu özetler.”(7)

İnsanlığın umudu olan vesika modern çağda yalnızlaşan, değersizleşen, yabancılaşan ve birbirinden uzaklaşan insanların can simididir. İlke ve prensipleri hakikatle belirlenmiş, uygulaması adalet-emin sahibi zatla bizatihi hayat tatbiki yapılmış, içerdiği konular itibariyle toplumların vicdanına yerleşmiş, sonuçları itibariyle adaleti ifa etmiş bir ortak metnin insanlığa sunduğu umudu ifade etmektedir. Burada niyetin halis, içeriğin ahlakı-adaleti ve toplumların yararını gözetmesi, uygulayıcıların ehliyet-liyakat-adalet sahibi olmaları, sonucunda adaletin sağlanması-gerçekleşmesi gerekmektedir. Yani yağmurun herkesi bereketlendirmesi gerekmektedir. Bulunduğu zeminin bereketi, insanın kabiliyeti, toplumların hakikatle olan ilişkisi konuları çaba ve gayrette tabiliği içeriyorsa; vicdanın fıtri sakinliği devreye girecek ve kendisi de bu çaba ve gayretin içinde olmak için çalışacaktır. Yoksa eşkiyalık, kapitalizm ruhuyla yaşamaya devam edecektir.

Dünya nimetlerinde faydalanma anlamında bir adaletin olmadığını bilmekteyiz. Güçlü olan bala daha çok parmağını daldırmaktadır. Balın tadını aldıkça daha çok nefsi kabarmaktadır. Birkaç misli insan nüfusunu besleyecek kadar nimetin olduğu yeryüzü, haramzade nefislerin elinde can çekişmektedir. Onca bolluğa rağmen, modern çağ denilen zamanımızda hala insanlar açlık ve susuzluktan ölmektedir. Bu ayıbı taşıyan yüzler, insanların birlikte yaşama arzularının önünde en büyük engel olarak durmaktadırlar. Hangi mevkide, makamda olduğu tartışmasına girmeden; gelir dağılımda adalet sağlanmadan, insanın fikir hürriyetine saygı duymadan, dini yaşam alanlarına hoşgörüyle bakmadan, farklı kültürlere değer vermeden, farklı dilleri anlamadan birlikte yaşama ideali ayrıştırıcılığın aracına dönüşür. Bu ayrışmanın-kamplaşmanın bireysel-toplumsal çıkarsal faaliyetleri, birilerini ihya ederken; birilerini de öngördükleri makûs kaderlerine terk etmektedirler. Eşitsizlik ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü coğrafyalarda beraber yaşama arzusu, daha çok maddi değerler üzerinden çatışma arzusuna bırakmış durumdadır.

Asıl sorun; bu çatışmayı meşrulaştıran, devamını sağlayan şeye odaklanmamız gerekmektedir. Bizler sonuçları konuştuğumuzda, olumsuz sonuçların faturalarını havale edeceğimiz insanları bulmamız zor olmayacaktır. Asıl mevzu okları birbirimize değil, bizim geleceğe umutla bakmamızı engelleyen zeminlere ve sistemlere odaklanmamız gerekmektedir. Elbette bu sistemi icrasını sağlayanlar yine insanladır ama zalimlerle toplumların kendisi arasına bir mesafe bırakırsak; adalet ve özgürlük adına daha çok konuşacağımız vakitler doğacaktır. Hiçbir menfaat hakikatle olan ilişkiden daha değerli ve erdemli değildir. Biz hakikate olan sadakatimizi gösterdikçe, insanlarla olan muhabbetimizi çoğaltırız. O zamanda tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte barış ve kardeşlik türkülerini söyleyebiliriz. Namerde gelince, insan doğru olana bakmalıdır. Basiretli bakış, doğru yolun üzerinde şeytanların çok olduğunu bilir. Lakin buraya kadar getirdiğimiz bir hayali, birkaç şeytanın korkusuna da heba etmeyelim.

“İşte o şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutur, mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.”(8)

DİPNOTLAR

1-     Tevbe Suresi 25. Ayeti

2-     Hucurât Suresi 13. Ayeti

3-     Rûm Suresi 32. Ayeti

4-     Câsiye Suresi 17. Ayeti

5-     A’râf Suresi 110 . Ayeti

6-     Anar GAFAROV*Felsefî ve Dinî Açıdan Birlikte Yaşamanın Temel Değerleri Üzerine Bir Analiz

7-     Abdurrahman DEMİRCİ-Medine Vesikası: Oluşum Süreci Ve Zimmet Antlaşmalarına Etkisi

8-     Âl-i İmrân Suresi – 175 . Ayeti



YAZARLAR