Mehmet Ali BİLİCİ


Bir öykü…

Mehmet Ali BİLİCİ'NİN Yazısı; Ülkemdeki koşulların zorunlu sonucu olarak muhaceret gözükmüştü bana, 1996’nın Mart’ında. Benimkisi, yeryüzünün genişliğine, ülkemin daralan koşulları nedeniyle bir çıkış yoluydu.


Ülkemdeki koşulların zorunlu sonucu olarak muhaceret gözükmüştü bana, 1996’nın Mart’ında. Benimkisi, yeryüzünün genişliğine, ülkemin daralan koşulları nedeniyle bir çıkış yoluydu.

Nisan'da ayak basmıştım Avrupa’ya. Tanımıyordum, nasıl bir yer, beni neler beklemekte, hiç bilmiyordum. Ülkeden ayrılmak ile uzun yıllar cezaevi tercihi arasında kaldığımdan ben ayrılmayı tercih etmek zorunda kalmıştım. Bütün sıkıntıları göz önünde bulundurmuş, bir şekilde ülkeden ayrılmadan yaşamanın mümkünatını aramıştım. Ama yok… Başka yol görünmemekte idi. Ülkedeki egemen iptidai kafa yapısı, ülke evlatlarının çaresiz başka ülkelere çıkışını gerektiriyordu, uzun yıllardır. Bu kervana şimdi de ben katılmıştım; zorunlu muhaceret…

Ayak bastığım Avrupa ışıl ışıldı. Düzenlilik ülkemin aksine kendisini gösteriyordu. İnsanları bu düzenliliğin bir parçası gibi duruyorlardı. Her şekilde ve alanda modernize olmuş bir toplum görünmekteydi. Ülkemin çok yönlü gericiliği karşısında bütün bunlar etkileyiciydi. Ülkemde gerilik bir kader gibi dururken, burada gördüklerim çarpıcıydı; temizlik, düzenlilik1, yeşillik, kurallara uyma, şehir planlaması vs…

Bir gün Batman’da bir işten dolayı gittiğim devlet dairesindeki devlet memuru bana ‘Çek elini masamdan’ demişti, sorunu kendisine iletirken aramızda geçen konuşma süresine bağlı olarak, ben farkında olmadan (gayrı ihtiyari) elimi memurun oturduğu masanın kenarına koymuşum. Ne yazık ki benim ülkemde devlet memuru oturduğu masaya, vatandaşının işini görmek sorumluluğu altında değil, minnet ve mihnet edici, koltuğa endekslenmiş bir tutumla hükmeder (!). (Neden mi, bu benim ve başkalarının hikayesinden de daha uzun bir hikaye.) Batıdaki memura ise yaptığı bir işten dolayı teşekkür etmek (sich bedanken) gelmişti içimden ve öyle yapmıştım. Onun cevabı ise benim ülkemdeki hakim memura benzemiyordu; (Warum denn, ich mache meine Arbeit.) ‘Neden teşekkür ediyorsunuz ki, ben görevimi yapıyorum’ oldu. Memleketin insanı iyilik olarak bellediği bir davranışa karşılık ‘Allah razı olsun’ demeyi alışkanlık haline getirmiştir. Benim de içimden, memleket insanımın ‘gavur’ (!) dediği ve işini görevi olarak yerine getiren Alman memura ‘Allah razı olsun’ demek geçmişti. Alman gavurunun (!) her işi memleket insanından daha iyiydi. İşi sağlamdı, sözü (büyük oranda) güvenilir.2

Avrupa’da geçirdiğim süreyi, uzaktan bir deniz sahilinden suyun derinliğini kestirmeye benzetirim. Gerek ülkede iken ve gerekse buradaki ilk yıllarda, Avrupa yaşamının niteliğini saptama konusunda sığ anlayışların olduğunu gördüm. Saptadığım derinlik dizlere kadardı. Ancak aradan geçen şu onbeş yıl bana bu derinliğin nemenem bir şey olduğunu göstermeye yetti. Medeni olamamış, ancak modernliğiyle çarpıcı bir hale gelebilmiş Batı toplumlarını anlamak, içinde yaşamakla mümkünmüş. Bu en azından benim için böyle oldu. Hele de, ilişkileri ve ilgileri olmamakla birlikte kendilerini yamayıp durdukları Hıristiyanlığın Kutsal Kitab’ları ve kaynaklarını iyice okuyup kurcaladıktan sonra, Batı toplumlarının durum ve gidişatını anlamak (daha bir) kolaylaştı.3 Batı toplumlarının bugünkü yaşam tarzının ve inanışlarının temelinde Tanah (Halk diliyle Tevrat) ve İncillerin derin bir etkisi var. Batıda sürekli hızla artan ateizmin de, bu sözüm ona Kutsal Kitab’ların akılla bağdaşık olmayışlarının temel etkisi vardır.4

Ben zorunlu nedenlere bağlı olarak geldiğim Batıya alışmaya çalışıyorum. Geliş yolunda kendi kendime ‘memleket diye bir şeyi unut Mehmet Ali, yoksa hasret ve özlem duygularıyla yaşamak zor’ demiştim. İlk başta bu şekilde hareket ettim. Dünyamdan memleketi silmiştim. Çevre insanları memlekete gitmekten, gelmekten bahsederlerken, ben, sanki çok ayrı ve benimle ilişkisi olmayan bir yerden bahsediyorlar gibi hissederdim. Bu şartlara mecbur olduğuma göre, buraya alışmalı, bura insanıyla içselleşmeliydim, diye düşünmekteydim.

Geçen yıllar mecburi iskan edindiğim Avrupa’yı daha iyi tanımamı, onu derinlikli olarak görmemi sağladı. Batı, rahmetli Seyyid’in deyimiyle ‘cehennemi bir uçurumun kenarı’ndaydı. Ancak ne yazık ki bunu gören ve bunun böyle oluşunun nedenlerini kabul eden pek yoktu. Hem Batılılar ve hem de Batıyı mesken tutmuş bizimkiler (maddi koşulları esas alarak) hallerinden memnun idiler. Batı tüm dünyaya kendisini medeniyetin (!) ve insanlığın havarisi, hatta tek temsilcisi olarak takdim etmekteydi.

İnsaniyet denen mefhumun bazı değerleri vardır. Birileri için insan demek temelde bu değerlerin onda ve orada bulunmasına bağlıdır. Bu değerleri kaybetmiş, insani değerlerin kendisinde bulunmadığı birilerine insan demek, sadece biyolojik ve fiziki anlamda doğru olabilir. Fıtri değerlerden uzaklaşmış biri, insanlığını kaybetmiş ve bozulmuş biridir.

Demek önce insan olmak gerekmektedir. İnsan olmak için de insani değerlerin birey ya da topluluk/toplum ilişkilerinde görünür olması lazım. Yoksa insanlıktan bahsetmek bir anlama sahip olmayacaktır. İşte bunun Batı toplumları (ve dünyanın geri kalanı) için ne kadar mümkün olduğu çokça sorgulanır durumdadır.

Adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, saygınlık ve iyiliğin tüm anlamlarıyla Batı toplumlarında varlığı, evet, çokça tartışılır durumdadır. Bunu merak edenler, bugün artık yaygın kullanımda olan internetten istatistiksel bilgilere başvurup görebilirler. Batının bu gidişatı bilinçli bir yönlendirmeye dayanmaktadır. Ancak Batıda yaşama durumunda kalan ve olan biz gibiler için aynı zamanda bir erime (onlar buna adaptasyon dese de) ile karşı karşıya kalmaktır. Bizler, gerek (artık bitmeye yüz tutmuş) geleneksel değerler ve gerekse inançsal değerler nedeniyle insanlığımızı kılı kırkına korumaktayız. İşte Batıda yaşamın giderek dayattığı ve nesillerin yitimi ile gerçekleştirdiği ciddi bir erime tehlikesi içindeyiz.

Ben, buraya gelirken taşıdığım duyguların bir kısmını kaybettim.

İnsanı seviyordum, her hatasına rağmen…

Sevgi ve merhametin ilişkilerde bir ihtiyaç olduğuna inanıyordum…

Ne pahasına olursa olsun, insani ilişkileri gerçekleştiren ve koruyan sosyal yaşam devam ettirilmeliydi, diyordum…

Çıkarcılık ve nemelazımcılığın bir toplum için kara bir leke olduğuna inanıyordum…

Hayatın anlamının anlamlarda yattığını, anlamlar kaybolunca geriye madde ve maddi olandan başka bir şeyin kalmayacağını düşünürdüm.

Karşımdakilerin görüntüden başka insanlıklarının kalmadığını, gerçekte canlanmış birer robot gibi olduklarını anladığımda, tüm bu duygu ve düşüncelerimde gerileme oldu. Bunlar insan olmaktan çok birer biyolojik yaratıktı. Bizimkiler de onların dümen suyunda olabildiğince akmakta idiler. Değer tanımayan bu dünyada dejenerasyondan da bahsetmek anlamlı değildi.

Neyin dejenerasyonu, değil mi?

Bir toplum ancak insani değerlere bağlı kalmış olmakla insandır.

Medeni bir toplumda bu değerlere bağlı kalarak insanlığa ve çağa uygun yararlı gelişmeleri taşıyan, insanlık lehine hareket etmeyi madde çıkarına önceleyen toplumdur. İnsanlığı yiyip bitirmekte olan kapitalist/cahili toplumların medeniliğinden söz edilemez. Salt tüketime endekslenmiş, dünya görüşleri (dinleri) tüketim üzerine kurulu bir toplumda insanlıktan-insanilikten nasıl bahsedilebilir? Onlar olsa olsa birer insanlık katilleridirler.

Mefhumun bittiği yerde sadece anlamsızlık vardır. Maddede hangi anlam bulunabilir! Batı modernliğini insanlığa medeniyet modeli olarak sunmaktadır. Bu onun eline geçirdiği (sömürüye borçlu olduğu) maddi gücün etkinliği sayesinde olabilmekte. Yoksa Batı’nın insaniyet adına insanlığa vereceği hiçbir şeyi yoktur. Batı bütün ölçeklerde ciddi bir batışın hızlı gidişi içindedir. Ne yazık ki, bu batış sadece Batı’nın kendisinin helaki ile sonuçlanmayacak, buna seyirci kalan veya onun gidişini bir şekilde desteklemiş olan insanlık da bu bedelden payını alacaktır ve bunlar bir kehanet de değildir.

İnsan en temelde yaratılışını ve yaratılış amacını sorgulamalıydı, ona düşen de hayatında bu sorgulamaya bağlı anlam üzere yaşamasıydı. Buna insaniyet denir. İnsan ancak bu anlama bağlı kalmakla insaniyetini korumuş ve yaratılış amacına bağlı kalmış olurdu. Ama bu gidiş en temel anlamda insani değerlerin ifsadından başka bir şey değildir. Ve insan insanlığını kaybettikten sonra, onun için artık başkaca bir değerden bahsedilemez. Olsa olsa geriye (kendisine ve başkalarına/çevresine zarar veren)  bir tür hayvan, salt bir tüketim yaratığı kalır.

Bu yüzden olsa gerektir ki Müslüman olmak insan olmanın diğer adıdır. Yeryüzünün ‘ıslah’ı sorumluluğu doğanın doğal yapısına zarar verecek her şeye karşı duyarlılığı öngörür.5 Yeryüzünde fitne çıkarmalarına karşılık hala kendilerini ‘ıslah ediciler6 olarak insanlığa, sözüm ona ‘demokrasi’ havariliği adına lanse etmekten geri durmazlar.

Elbette zalimler zulümlerini gerçekleştirmeyi alışageldikleri üzere bazı kılıflar altında geçekleştireceklerdir. Ancak burada önemli olan, zalimlerin bu zulmüne seyirci kalan, hele hele de onların zulümlerini uygulamada meşruiyet kazandıran çevreler ve dinadamları sınıfının durumudur. Zulüm, onu baki kılan unsurlara bağlı olarak yaşam olanağı bulur. Haşereler varlıklarını, onları yaşatan kötü koşullardan alırlar.

İnsan, özünde onu insan kılan değerlere bağlı olarak insandır. Bu değerler ahlak ismi altında toplanan; iyilik (Birr7, adalet, eşitlik, özgürlük ve saygıdan oluşur. Gerek birey ve gerekse topluluk olarak insan bu değerleri yitirdiğinde artık gerçek insan ve insanlıktan bahsedilemez.

Hala kendisine insanım diyenler; gelsinler de insanlığı bir yok oluşa sürükleyen ifsada karşı, onurluca, bunun için doğru durmanın pratiği içinde yer ve tavır alsınlar. Bilinsin ki insani değerler her şeyin üstündedir. Ve bilinsin ki ‘insan olamayan Müslüman da olamaz’, zira ‘Müslüman olmak insan olmanın diğer adıdır’.

Ben kendi adıma, insanlığı kasıp kavuran bu fesadın ortasında, insan olarak kalabilmek için mücadele edeceğim ve birer robota dönüşmüş bu insanlara, onların buz gibi suratlarına bakıp ‘Guten Morgen’ (Günaydın) demeye devam edeceğim.

Mehmet Ali Bilici (14.12.2010) Oberhausen

 


1- Kuzey Almanya’da bir çiftlikte görmüştüm, inekler gelip süt vermek için sıraya giriyorlardı. Yine Kuzey Almanya’da, ışıkta kendi başına yeşilin yanmasını bekleyen bir köpek…

2- Dortmund şehrinde eşimle gezinirken, ekmek satan bir dükkânda bir çeşit ekmek (üzerinde kırmızı benekli şeyler vardı) dikkatimizi çekmiş ve almak istemiştik. Görevli kadından istediğimizde bize bakmış ve çekinerek ama bunda domuz eti var demişti. Meğerse o benekler domuz etiymiş. Köln şehrinde yemekleriyle meşhur olmuş bir Türkiyeli restoranda yapılan denetimde, dönerinde domuz eti kullandığı Alman gazetelerinde yayınlandı.

3- Müslüman olana en az bir kere, Müslüman olmayana da Kuranla birlikte Batı toplumunu tanıyıp anlamak için onların Kutsal Kitaplarını (Tanah -Tevrat- ve İncilleri) okumayı tavsiye ederim.

4- Almanya’da ikinci dünya savaşı sonrasında %1 bile olmayan ateistler, 2000 sonrası istatistiklerinde % 34 üzerindedirler (şimdilerde -2016- % 36). (Bir Protestan doçent bana gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu, çünkü kendisine Hristiyan diyen birçok kimsenin gerçekte ateist olduklarını, ancak dışlanma korkusundan bunu açık etmediklerini söylemişti. Ayrıca bizim kendi tecrübemiz de bu doğrultuda.)

5- Kendilerine Müslüman diyen ancak yüce mesajın buyruklarına bağlı kalmayanlar hiçbir şekilde bir örnek değillerdir. Olsa olsa birer kötü örnektirler.

6- Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" derler. Bakara: 2/11

7- Kur'an, Bakara: 2/177



YAZARLAR