Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


Bir İblis Fısıltısı; Irkçılık!

Yazarımız Mustafa Doğu'nun, Özgün İrade Dergisi 2020 Temmuz (195.) Sayısında yayımlanan yazısı...


Takvimler 25 Mayıs 2020, saatler ise 21.25’i gösterirken Kuzey Amerika’nın Minneapolis kentinde sicili son derece kirli “beyaz” bir polis, şüpheli “siyahi” (Afro-Amerika’lı) bir vatandaşı ellerini arkadan kelepçeleyerek yere yatırıp boynuna 8 dakika 45 saniye süreyle basması sonucunda ölümüne neden olmuştur. Amerika için belki de çok sıradan bir olay olarak kayıtlara bile geç/iril/meyecek bu vakıa, bir başka Amerikalının tüm detaylarıyla olayı kayıt altına alıp medyaya servis etmesiyle başta olayın vuku bulduğu ülke olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde “ırkçılık karşıtı” gösterilere dönüştü. Şayet olayın aktörlerinin her ikisi de beyaz olmuş ve yine çekim yapılarak medyaya servis edilmiş olsaydı muhtemeldir ki tüm dünyanın konuştuğu, kitlesel eylemlerin yapıldığı bir olay değil, sıradan bir polis cinayeti olarak kayıtlara geçecekti. Olayının aktörlerinin her ikisi de siyahi olduğunda da ortaya konulacak tepki, her ikisinin de beyaz olduğu senaryosundan farklı olmayacaktır. Polisin siyahi, kurbanın beyaz olduğu herhangi bir senaryoda ise ortaya konulacak tepkilerin merkezinde “üstün ırk” tezi, baskın söylemler olarak karşımıza çıkacaktı. Olayın baş aktörünün beyaz, kurbanın siyahi olması bunun basit sıradan bir polis cinayeti olmadığı ve yakın geçmişte gerçekleşen onlarca benzer olaylar ekseninde bir değerlendirme yapıldığında da bunun kendisini Amerika’nın gerçek sahibi olarak gören beyazların bilinçaltlarına yerleştirilen “ari ırk” inancının bir tezahürü olduğu algısı/olgusu sonucuna ulaşmak hiçte zor olmayacaktır.

Bu olay,ön plana çıkan üç özelliği ile dünya kamuoyunun gündemine çok hızlı bir şekilde girdi ve hala gündem olma özelliğini sürdürmektedir. Birincisi ve belki de en önemlisi beyaz polisin siyahi şüpheliyi yere yatırıp boynuna basarken ki “ellerinin cebinde” verdiği poz. Bu kibirli poz, failin şahsında Amerika’da var olan beyazın üstün ırk, siyahilerin ise bunlara hizmet etmek için yaratılmış köleler olduğu inancının-düşüncesinin, hatta kendilerince realitesinin en net bir şekilde dışa vurumu, hayata yansımasıdır.İkinci olarak,kurbanın inilti halinde söylemeye çalıştığı “nefes alamıyorum” sözü. Bu söz, dünyaya yayılan tüm eylemlerin ana sloganı, terennüm edilen sözcüğü, olayın en belirgin spot cümlesi olmuştur. Üçüncü olarak ise failin/caninin kurbanın boynuna basarak ölümüne neden olduğu “8 dakika 45 saniyelik” süre. Bu zaman, kurbanın anısına gerçekleştirilen eylemlerde ki saygı duruş süresinin belirleyicisi olmuştur.

Son bir aydır Amerika kıtasının kuzeyinde gerçekleşen bu vahşi, insanlık dışı hadise ile ilgili başta devlet ve hükümet başkanları olmak üzere siyasilerden, aydınlardan, entelektüellerden, sanat ve spor camiasından birçok insan olayın vahametini anlatacak sözler söyledi, yazılar yazdı. Bunların içinden, olayı ve bilinçaltındaki nedenleri son derece net ve güzel anlatan cümleyi beyaz bir Amerikalı olan ve filmleri ile dünyanın yakından tanıdığı Hollywood yıldızı George Clooney ortaya koydu; “Bu da bizim pandemimiz. Hepimizi enfekte ediyor ve dört yüz yıldır aşı bulacağız.” Tüm dünyanın gündeminde olan korona pandemisinde ki kavramları kullanarak yaşananları tanımlaması, olayın vahametinin ne kadar büyük ve kendi kısır döngüsü içinde tedavisinin de bir o kadar zor olduğu gerçeğini çarpıcı bir şekilde vurgulamakta.

Amerika’nın keşfi aynı zamanda bir işgalinde miladıydı. Anglosakson Avrupalılar, Amerika kıtasını işgal etmek suretiyle öncelikle o toprakların gerçek sahipleri olan yerlilerine yaşadıkları dünyayı cehenneme çevirecek katliamlara imza atarak işe koyuldular. Yüzlerce yıldır o topraklarda yerleşik, kendi inanç, kültür ve geleneklerine göre bir yaşam sürmeye çalışan bu “Kızılderili” tanımlaması ile meşhur olmuş yerlilerin kendi toprakları işgalci “Batı” zihin yapısının sömürgeci, yok edici unsurları eliyle nesilleri kesilip, soyları tüketilmiştir. Tarihin yaşadığı nadir kitlesel soykırımlardan biri, bu zihniyetin elemanları tarafından çok kanlı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Siyahiler ise bu beyazların hizmetini görmek, onlara uşaklık etmek için köleleştirilerek kendilerine olan özgüvenleri ellerinden alınmaya, adeta bu yaşanılanlar değişmez makûs kaderleriymiş gibi bir telakkinin oluşmasına neden olmuşlardır. Öyle ki, daha 18-19. Yüzyıla kadar Batılı insanların henüz insanlığını tamamlayıp kemale ererek normal bir insan ırkı olma pozisyonuna yükselememiş bir varlık algı/olgusuyla gerçekleştirdikleri “insanat bahçeleri” ile bu duygu ve düşüncelerini faş etmekten imtina etmemişlerdir.

Aslında şöyle genel bir tabloya bakıldığında Amerika’da müthiş bir paradoksun yaşanmakta olduğu çok net gözükmektedir. Dışarıdan bakıldığında, demokrasinin mabedi, kıblegâhı olarak addedilen bu ülke çok uluslu, çok etnisiteli, çok dinli ve çok mezhepli bir yapıyı bünyesinde “özgürce” barındırıyor izlenimi vermekte. Büyük bir zenginlik gibi gözüken bu resmin içerisine girildiğinde gerçeklerin hiçte öyle olmadığı çok net bir şekilde görülebilmektedir.Güçlünün zayıfı ezdiği, hukukun buna göre şekillendiği, ırkçılığın her türlüsünün revaçta olduğu, sınırsız yetkilerle donatılarak adeta “Ali kıran, baş kesen” raconunu her ortamda uygulamaktan imtina etmeyen bir polis devleti olduğu ayan beyan gözükmektedir. Amerika gerçekte bir plütokrasi yönetimin etkin olduğu ülkedir. Yani zengin, sermaye sahibi, iş adamlarının her alanda etkin ve egemen olduğu, bir bakıma kast sisteminin modernize edilerek var kılındığı bir ülke. Demokrasinin kutsal çarkları, hukukun üstünlüğü lafı güzafları, eşitlik söylemleri, özgürlük teraneleri sadece beyaz Amerikalıların lehine işletildiği söylem ve eylemlerden öte bir şey değildir. Bu sadece içeri de mi böyle. Tabi ki hayır. Dışarıya karşı ise, vahşi/saldırgan, kolonyalist/sömürgeci/işgalci bir ruh/zihin halinin aksiyonerliğinde üçüncü dünya başta olmak üzere diş geçirebildiği tüm ülkelere hayatlarını zindana çevirecek her türlü şiddeti, katliamları ve soykırımları “özgürlük ve demokrasi(!)” vaatlerinin aldatıcılığı ile çok acı bir şekilde yaşatan ülke.

Peki, insanlığın en büyük belalarından biri olan ırkçılık nedir? Sadece genetik tanımlamayla izah edilen bir düşünce ve eylem mi? yoksa farklı alanlarda da tezahürleri ortaya konulabilen bir duygu mu? En yalın/basit anlamıyla ırkçılık; kişinin yaratılış, genetik özelliklerini ön plana çıkararak diğerlerine karşı kendisinin üstün olduğu inancının egemen olduğu bir düşünce/inanıştır.Bu inanç doğal olarak kendi hukukunu, ahlakını da oluşturmaktadır. Bunu sadece yaratılış üstünlüğü olarak almak günümüzde egemen olan kültürel, dini, mezhepçi ırkçılıkların üstünün örtülmesine neden olacağından bugünün dünyasında yaşananların tam olarak anlaşılmasına engel olacaktır. Yaşanan birçok vahşetin, katliamın, soykırımın, kısaca acıların arkasında sadece genetik ırkçılık yatmamaktadır. Din, kültür ve mezheplerin şovenist bir yaklaşımla nasıl birer suç örgütlerine dönüştürüldüğü göz önünde bulundurulduğunda anlatmak istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Myanmar’da Arakan’lı Rohingya’lı Müslümanlara aynı soydan gelen ve Budist olan Rakhinler’in, Bosna’da Boşnak Müslümanlara yine aynı Slav kökünden olan Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlar’ın, Hindistan’da Hint kökenli Müslümanlara karşı aynı kökenden gelen Hinduların gerçekleştirdiği katliamların arka planında yatan düşünce dinsel/mezhepsel ırkçılıktan başka bir şey değildir. Amerika’da da iktidar dâhil birçok sermaye grubunu ve bürokrasiyi de ellerinde tutan Evangelist inancının müntesiplerinin kendi dışındakilere karşı ortaya koydukları nefret dolu söylem ve eylemlerin arkasında yatan duyguda “mezhepsel ırkçılık” tır.

Amerika’da başlayıp başta Avrupa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde kitlesel eylemlerle telin edilmeye çalışılan bu olay aslında tüm dünyanın hiçte yabancısı olmadığı bir duygunun, bir inancın insanlığın kâbusu haline nasıl getirttirildiğinin en güzel örneklerinden biridir. Tarih boyunca sayısız ve sınırsız örneklerine şahit olduğumuz ırkçılık tandanslı eylemler neticesinde milyonlarca insan öldürülmüş, bir o kadarı sakat bırakılmış ve doğdukları topraklardan sürgün edilerek yuvalar yıkılmıştır. Engizisyon ve benzeri mahkemelerde “cadı avı”nın her türlüsü gerçekleştirilmiş, insanlar etnisitesinden, inancından, mezhebinden dolayı hunharca katledilmiş ve ne acıdır ki yok etmeye devam edilmektedir.

Tarihin her döneminde iktidar sahiplerinin kahir ekseriyeti koltuklarını koruma ve oradaki varlıklarını daha uzun süre sürdürme telaşesi içerisine düştüğünde genetik ve dini/kültürel milliyetçiliğe sarıldıklarını görmekteyiz. Dinin kutsal sembollerinin söylem ve eylemlerine yansıdığı, hamasi tarih okumacılığı ile duygu ve düşüncelerin okşandığı ve bunlar ile yapageldikleri birçok uygulamaya meşruiyet atfetmeye çalışarak kitleleri etkiledikleri su götürmez aldatıcı gerçeklerdir. Amerika’da olaylar artınca Evangelist düşüncenin baskın olduğu kilisenin önünde elinde “İncil” ile göstericilere gözdağı vermeye ve kendi taraftarlarını etkilemeye çalışan Trump’ın görüntüsü bu realitenin basit/ucuz/sıradan bir örneğinden başka bir şey değil. Bu basit şov/poz,Trump açısından yaklaşmakta olan seçimler öncesinde Amerika’yı “Tanrının ülkesi” olarak gören ve kutsayan başta beyazlar olmak üzere kendisine oy verme potansiyelindeki kitleleri etkileyecek iyi bir atraksiyon. Bu suiistimal ve ucuz kullanım sadece Amerika ile mi sınırlı? Tabii ki, değil. Ulus devlet anlayışının kendisinde egemen kılındığı tüm ülkelerde benzer söylem ve eylemlerin gerçekleştiği resimleri görmek son derece sıradanlaşmış, olağan görüntülerden öte bir şey değildir. İster mikro, ister makro Milliyetçilik söylemlerinin etkin ve egemen olduğu topraklarda vahyin yerini hamaset, aklın yerini ise duygusallık almakta ve anakronizm ışığında tarih söyleticiliği ile duygular okşanarak toplumlar manipüle edilmek suretiyle kutuplaşmaya ve çatışmaya sürüklenmektedir. Bu yaklaşım İblis fısıltısının “Faşizm” olarak ideolojileşmesine ön açıcılık yapmakta, ana fikrini oluşturmaktadır.

Irkçılığın miladını, vahiy kültürü ile yetişmiş ve bunu yaşam felsefesi kılmış müminler Âdem’in yaratılışı ile başlatır. Âdem’in yaratılışı aynı zamanda insanlığında yaratılışı, başlangıcıdır. Allah, dört elementi yaratılış mayasında egemen kıldığı ve ahsen-i takvim üzere yaratıp tasvir eylediği ve ruhundan üfleyerek can verdiği mükellef varlığa, sadece dumansız ateş elementinden yarattığı diğer mükellef varlık İblis’in secde etmesini emreylemiştir. İblis bu emre isyan ederek boyun eğmemiş, haddi aşarak tuğyan etmiştir. Ortaya koyduğu gerekçe ise, yaratılış mayası, hammaddesi ve bunun üzerine bina edilmeye çalışılan “üstün ırk” mantalitesi. Tarihin sonu olacak kıyamet saatine kadar gelmiş ve gelecek tüm insanlığın sadrına, göğsüne, zihnine, kalbine, duygularına üflenecek en büyük ve en tehlikeli fısıltı/düşünce/vesvese yaratılışla elde edildiğine inanılan “üstün ırk” inancı, ön kabulüdür.Bu fısıltı/telkin, insanoğlunun kendi arasında cereyan edecek en çetin, acımasız, korkunç mücadelelerin/savaşların bilinçaltına kodlanmış temel bir unsuru olarak her daim karşısına çıkmaktadır.

Bugün, özelde İslam ümmetinin, genelde dünyanın başının belası olan işgalci, terör devleti İsrail’in ortaya koyduğu tüm katliamlarının, vahşetlerinin arka planında yatan duygu “üstün-özel ırk” olma inancından başka bir şey değildir. Kendilerine bahşedilmiş her türlü mülke, nimete nankörce ihanet etmiş, elçilerini yalanlamış, öldürmüş, gönderilen vahiyleri tahrif ederek kendi indi görüşlerinin birer malzemesi haline dönüştürmüş bu millet, “ırkçılığın-milliyetçiliğin” günümüzde ki en fanatik uygulayıcısıdır. İman edegeldikleri bu algıyı güçlü ve daim kılabilmek için İsrailiyat kaynaklı ürettikleri Mesihçi-Mehdici-Ğayb imamcı inanç ve yaklaşımları farklı dini inanca sahip yeryüzünde cari birçok mezhebin birer vazgeçilmezi kılarak bilinçli/bilinçsiz, direkt/endirekt kendi ideolojilerinin hizmetkârı kılmışlardır. Bu sayede algılar soyut olmaktan çıkarılarak somut olgulara dönüştürülmüştür.

Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu site devletinde “alın damarları”nın belirgin bir şekilde açığa çıkmasına vesile olacak kadar öfkelendiği, hiddetlendiği anların oluşumunu tesis eden nedenlerdendir ırkçılık/milliyetçilik söylem ve eylemleri. Medine Yesrib iken, o şehrin önemli iki kabilesi Evs ve Hazreç yıllara sari bir husumetin, bir düşmanlığın pençesinde boğuşmakta ve aralarında gerçekleşen savaşlar neticesinde onlarca canını kaybetmekteydiler. Bu anlamsız savaşlar aynı zamanda kendilerinin zayıflayıp düşmanlarının güçlenmesine neden olmaktaydı. İslam ile müşerref kılınıp Yesrib’in büyük bir medeniyetin Medine’si haline dönüşümü ile birlikte iki düşman kabile “kardeş” olmuş, kaybettikleri izzet ve şereflerini yeniden kazanmışlardır. Bu güzel imrenilecek tablo doğal olarak İblis ve yeryüzünde ki temsilcilerini aşırı derecede rahatsız etmiş ve her türlü fısıltı ile sadırlara üflemelerde bulunmaktan kaçınmamışlardır. Bu üflemeler insanoğlunun en zayıf noktasını teşkil eden “üstünlük” iddialarının yeniden depreşmesine, küllenmeye başlayan ateşin yeniden harlanmasına neden olmuştur. İşte bu anlardır, Allah Resulünü hiddetlendiren, öfkelendiren.

George Clooney aslında İslam ile müşerref ol/a/madığından pandemiye dönüşmüş ırkçılık virüsünün aşı ve tedavisini bulamadıklarından dem vurmaktadır. Bu pandemi kovid-19 gibi bilinmeyen bir virüs değil. Bu, ilk insanın yaratılışıyla İblis tarafından enjekte edilmeye ve böylece tüm insanlığın enfekte olmasına neden olduğu gün gibi-güneş gibi apaçık/aşikâr bir şekilde ortada olan virüstür. Aşısı İslam ile müşerref olup Müslüman olmak, tedavisi ise bunun gereklerini hamasetten, duygusallıktan, vesayetçilikten uzak Allah’ın ayetleri ve akıl melekesinin ışığında yol almak, yolculuk etmektir. Fıtratın dini ve rengidir İslam. Tevhidin adresidir İslam. İnsanlığın yegâne kurtuluşu, refahı, adaleti, ahlakı, erdemi, fazileti, izzet ve şerefi bulacağı değişmez ve tek istikamettir İslam. Kardeşliğin, paylaşımın, dostluğun, hak ve hukukun tartışmasız adresidir İslam. Kendini hastalıklı olarak görüp batıya öykünen batıcı, laik, şovenist, feminist, modernist ön eklemleriyle kimlik oluşturmaya çalışan kimliksiz, kişiliksiz Müslümanlara (!) karşı inadına onurla savunulacak tek etikettir İslam.

İnsanoğlu nerede, nasıl, ne zaman, hangi ırktan, hangi renkten, hangi cinsten, hangi anne ve babadan doğacağını asla bilemez ve tayin edemez. Dolayısıyla hiçbir dahli olmadığı bir olaydan dolayı kişi ne üstünlük tasla/n/ma, ne de aşağıla/n/ma hakkına sahiptir. Kavimlere, kabilelere, soylara, boylara, renklere ayrılmak, düşman olmak, husumet beslemek, üstünlük taslamak veya aşağılayıp köleleştirmek için değil, tanış olmak içindir. Üstelik bu çeşitlilik Allah’ın varlığının, birliğinin, kudretinin ayetlerindendir. Bunu değiştirmeye, bozmaya bütün dünya elde ettikleri tüm bilgi ve birikimleri ile bir araya gelseler asla muktedir olamazlar. Allah insanı bir erkek ve bir dişiden yaratmıştır. Renklerin, ırkların, dillerin farklılığı birbirleriyle tanış olmaları içindir. Bu bir zenginlik ve güzelliktir. Bu hakikatler ışığında kimse unutmamalıdır ki; yüceltmeye/yükseltmeye çalışılan bir ırka karşı bir başka ırk aynı ve ilave tezlerle kendilerinin daha üstün, daha yüce olduğunu iddia edecek ve kimsede buna engel olamayacaktır. Olunmaya çalışıldığında da kaos ve karmaşa o toplumun kaçınamadığı akıbeti olacaktır. Dolayısıyla asıl yapılması gereken çaba; yaratılmışlıktan kaynaklanan üstünlük peşinde koşmaktan ziyade, kişinin kendi eliyle gerçekleştirebileceği amellerin neticesinde ulaşabileceği ulvi mertebe olan “takva”nın peşinde koşma ve bununla Rabbin huzuruna çıkma olmalıdır.

Allah Resulü Hz. Muhammed “Veda Hutbesi”nde bu acı gerçeği, asrında yaşayan ashabının, müminlerin şahsında tüm insanlığı İblis’in göğüslere/zihinlere üflediği son derece sempatik gözüken(!) bu kışkırtıcı ve tahrik edici tuzağa düşmemeleri hususunda gayet yalın ve anlaşılabilir örneklendirmelerle dile getirerek uyarmaktadır.
“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan ittika etmek/sakınmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok ittika eden/sakınanızdır.  Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, Onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu ile suçlanamaz.”

Rahmetli Akif’in dediği gibi; “Küfür olur başka değil, kavmini sürmek ileri!” vesselam.



YAZARLAR