Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


Bir Arada Yaşamak ve Kurallar

Yazarımız Necip Cengil'in Özgün İrade Dergisi 2020 Ekim(198.) Sayısında yayınlanan yazısı...


Bir toprak parçasında, oluşan veya oluşturulan ortak iradeyle, bir arada yaşamanın kurallarını belirler ve hayata geçirirsiniz; o kuralların ana umdeleri adalet, eşitlik ve diğerinin haklarını hiçe saymayan özgürlüktür. Bir toplum olursunuz, şehir olursunuz, ülke ve devlet olursunuz. Coğrafya ve kurallar birlikteliğinde, bir arada yaşarsınız. Zulüm ve adaletsizlik bu birlikteliği yaralar ve neticede parçalanma getirir. Zulüm ferdin, toplumun hukukuna musallat olabilir, iktisadi kurallara dadanan bir virüs olarak, gelir-gider adaletsizliklerini besleyebilir, toplumu ayrıştırmaya, parçalanmaya götürebilir. Neticede bir arada kalabilmenin sebeplerini kemirir, yok eder; kitabın ifadesiyle devlet/güç elden gider.

Birlikteliği sarsacak ilk kuralsızlık zulümdür. Zulüm TDV İslam ansiklopedisinde şöyle izah edilir: “belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık”, özellikle de “güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda kullanılır.” Zulüm bir şeyin olması gereken yere konmaması veya olmaması gereken yere yerleştirilmesi olarak da ele alınabilir. Olmaması gereken yerleştirme çürütür. En başta da yerleştirdiği yere münasip hususiyetleri olmayan birine yapılan en büyük zulümdür. Yani sorumluluk verilen nice kişiye aslında zulmedilmektedir. O kişi, kendisiyle birlikte, kendisine mesuliyet verenlerin de ahiretini zora sokmaktadır.

Birliktelik açısından emanet ifadesi önemlidir ve emanetlerin ehil olanlara verilmesi gerekir zira ehil olmayana verilmesi zulüm getirir, adaletsizliğe giden yolları açar. Emanet her şeyden önce güveni ifade eder ve sorumluluk üstlenecek olanlar veya mesuliyete aday gösterilenler güven vermelidir. Bunun için hem aday oldukları sorumluluk alanı hakkında kuşatıcı bilgi sahibi olmaları hem de taşıyabilecek kapasite önemlidir. Allah bizi yönlendirir ve “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa 58)der. Bu ayeti yorumlaya Taberi şu notu düşer: “…özellikle devlet adamlarının hem emanet hem de adalet ehli olmalarını gerekli kılmıştır. Emanet ehli olmaları, ülke imkânlarını halka haksızlık yapmadan paylaştırmalarıyla, adalet ehli olmaları da bütün kararlarında hukuka riayet etmeleriyle gerçekleşir.”

Vazifeler emanet hassasiyetiyle ele alınınca vazife alacak olanlar da buna göre seçilmiş olur. Peygamberimizden vergi memurluğu için talepte bulunan sahabeye O’nun “Sen güçsüzsün; bu iş bir emanettir; emanet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve perişanlık doğurur” dediği rivayet olunur.

Bunlar bilinen ve çok konuşulan kurallar, beni etkileyen, görüneni daha hayatın içinde anlatan ayete, Enfal suresini okuyup üzerinde düşünürken rastladım. “Yurtlarından insanlara çalım satarak çıkanlar gibi olmayın” diyordu. Öyle yapıp Allah yolunda alıkoyanlara benzemeyin, diyordu. Ayeti okurken gerçekten sarsıldım. Döndüm yine okudum. Tefsirlerine baktım. Farkına vardığım şu; birtakım kurum ve kuruluşlara oturan ve çevresine yabancılaşan, yaptıkları nedeniyle neslin İslam’a yabancılaşmasına sebebiyet verenlerin hikâyesine parmak basan bir ayet olarak üzerinde düşündüm. “Bizimkilerden” bazıları, sorumluluk aldıkları kurumlarla birlikte dini de sömürdüler ve bir nesle “İslam buysa…”dedirttiler. Yaptıklarıyla “birlikte yaşamaya dair” tezlerimizin olabileceğini kabul edecek olanları bile gölgelerimizden uzaklaştırdılar. “Sizi de gördük” dedirttiler.

Enfal suresindeki o ayetten anladığımı şöyle özetleyebilirim: “Yurtlarınızdan (yerleştiğiniz yerlerden) gösteriş yaparak, çalım satarak, muhataplarınızı, başkalarını, toplum kesimlerini aşağılayarak çıkanlar ve haliyle bu davranışlarıyla, ya da inanmadıkları için, Allah yolundan alıkoyanlar gibi yapmayın. Allah yaptıklarınızın neye yol açacağını bilir.” (Bak Enfal 47)Ayetin değindiği konu toplumsal birliktelik için oldukça önemlidir.

Bu fark ettiğim bir sonuç ancak “bizimkilerden bazılarını” bu çizgiye neyin getirmiş olabileceğini düşünürken Farabi’nin “Medinet’ül Fazılası” geldi aklıma ve asırlar öncesinin notlarından yardım aldım. İki başlık dikkatimi çekti. Birinci başlık “ Cahil şehrin adaleti”, ikinci başlık “cahil şehrin huşusu” idi…

Farabi’nin “cahil şehrin telakkisine göre adalet” analizini iyi okumak ve günümüz misallerini de ekleyerek yeniden ele almak gerekir. Kimi kişiler geldikleri vazifeleri “elde ettikleri ganimet” gibi değerlendirerek, canlarının istediği gibi kullanmayı (yönetmeyi) fazilet görüyorlar. Belki “bilinçli cehalet” örnekliği sergiliyor, kamu malını, kamu vazifesini “kazanılmış ganimet” misali ele alıyorlar. Farabi’nin dile getirdiği “cahil şehrin adalet telakkisi” ile ilgili özeti paylaşarak, aslında ne demek istediğimi biraz daha açayım: “Cahil şehir telakkisine göre adalet başkasına (ötekine) üstün gelmektir. Her taife başka taifenin elinde ne var ne yok (vazife, mülk vs) almak ister. Hangisi diğerini ezerse kazançlı, mutlu ve bahtiyar olur. Bu itibarla galibin mağlubu ezmesi (sindirmesi) adalet sayıldığı gibi, mağlubun galibe tabi olması (sinmesi) de adalet sayılır. (Cahil şehrin galipleri) bunu fazilet sayar.””Galip taife mezkûr kazançları eline geçirince onların istihsalinde en büyük yararlığı gösterene en büyük pay verilir. Kazanç maldan ibaret ise, ona daha çok mal verilir. Diğer kazançlarda aynı suretle dağıtılır. Bu da onlara göre tabii bir adalettir.”

Sorumluluk üstlenen bir kişinin, kadın veya erkek, kendilerine örnek olarak gösterilen Allah resulünün söylediklerine dikkat etmesi gerekir. Çok önemli bir sorumluluk olan hicret anında Allah resulünün İsra suresindeki şu ayeti okuduğu rivayet edilmektedir: “ De ki : “Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!” Bu ayetten yola çıkarak, sorumluluk üstlenen her insan “ Rabbim! Doğrulukla başlamayı, doğrulukla sürdürmeyi ve bitirmeyi nasip et ve karşılaştığım zorlukları aşabilmem, sorunları çözebilmem için bana katından bir güç ihsan et!” diye her sabah işe başlarken dua etse ve duanın aynı zamanda fiiliyat olduğunu düşünse!Veya yine Allah resulünün her sabah evden çıkarken okuduğu duayı okusa… Ümmü Seleme validemiz, Allah resulünün evden çıkarken şöyle dua ettiğini söyler: “Bismillâh, Allah’a sığındım. Allah’ım! Hata yapmaktan, yanlış yollara sapmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilliğe maruz kalmaktan sana sığınırız”

Bu bilgiler ışığında günümüze gelelim ve şu soruları soralım:

Kaç kişi, ben bu mesuliyeti üstlenebilecek özelliklere sahip değilim diyebilmektedir. Veya kaç kişi vazife aldıktan sonra “rabbim doğrulukla girmeyi veya doğrulukla vazifemi yapmayı bana öğret” diye dua etme ihtiyacı duymaktadır. Kaç kişi vazifesine giderken “Allah’ım! Hata yapmaktan, yanlış yollara sapmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilliğe maruz kalmaktan sana sığınırım” duasına ihtiyacı olduğuna inanmakta ve bu dua ile evden çıkmaktadır. Kaç kişi “cahiller şehrinin adalet telakkisinden” uzak hareket etmek istemektedir. Kaç kişi, vazife aldıktan sonra, alma belirtileri ortaya çıktığında, bunun verdiği farklı bir yapıya bürünmemekte, çevresine çalım satarak, tepeden bakarak, onlara “siz de kim oluyorsunuz” nazarından uzak durarak hareket etmektedir.

“Ben” demekten “biz” demeye vakit bulamayanlar cahil şehrin adalet telakkisinden uzaklaşamaz. “Siz de kim oluyorsunuz” tepedenci bakışıyla hareket edenler, güne başlayanlar cahil şehrin adalet telakkisinden uzaklaşamaz. Taraflar oluşur ve bunlar birbirlerini alta düşürmenin, soluksuz itaat ettirmenin yollarını ararlar.

Ortada birbirini besleyen bir cehalet var. Bu cehaletin kaynağını Farabi “cahil şehrin huşusu” başlığıyla izah ediyor diye düşünüyorum.

Cahil şehrin huşusu ile kuşatılmak, çözümsüzlüğe sürükleyen bir cehaleti besliyor. Daha doğrusu bu sürüklenilen cehalet, bütün bilgileri yutuyor, etkisizleştiriyor.

Cahil şehrin huşusunun etkisindeki kişiler, sadece şekli ibadetlerle vakit geçirecekler, dünyaya dair uğraşları başkalarına bırakacaklar ve huşuyu mesela namazda boyun bükmek olarak ele alacaklar. Yönlendirilen halk bunlarla uğraşırken, onları bu huşunun samimi dindarları olarak övenler, dünyayı kendi aralarında pazarlayacaklar. Dünya sizin işiniz olmamalı, ibadet ile meşgul olun(ibadeti de sadece zikir, namaz, oruç ile sınırlandırıp) diyenlerin ekonomide, fizikte, kimyada, biyolojide, uzay bilimlerinde, teknolojide yani dünyevi dedikleri her alanda kolları uzayacak ancak “cahil şehrin huşusuna” ittikleri kitleleri “dünyadan uzak olan Allah’a yakın olur” okumalarıyla avutup duracaklar. (Oysa insanlar bu dünyada “halife” olarak anılıyor kitapta;İnsan hayatın içinde, hayata değer katarak halifeliğini yaşardı, dünyadan uzaklaştırılarak değil.) Bu kitle ekonomiyi sorgulamayacak, adalet konusunda işlerin ters gittiğine dair söz söylemeyecek, kendilerini meşgul edenlerin ibadet konusunda bile çok ilerde olduklarını düşünecekler. Kervan yürürken, cahil şehrin huşusu ile oyalananlar kafasını bile kaldıramayacak.Ve derken bir anda bu huşunun etkisinde, kendilerini bazı sorumlulukları üstlenmiş olarak bulduklarında davranışlarını, kitaba göre değil, ganimet anlayışına ve kendilerini “cahil şehrin huşusuna” itenlerin pratiklerine göre şekillendirmeye başlayacaklar. Kendilerine Enfal suresindeki ayeti birileri hatırlatıp, bir mücadeleyse yaptığınız, kime benzediğinize dikkat edin derse “git işine, bizi çekemiyorsun” diye hatalarını, yanlışlarını sürdürecekler.

Çok uzatmayayım.

Bir arada yaşamanın kuralları üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.

Cahil şehrin huşusu ile oyalananlar çoğaldıkça, din birilerinin kazanma aracı haline getirilecek ve bir arada yaşamanın kuralları üzerine kafa yormak bir tür sapma olarak, dini yörüngesinden uzaklaştıranlar, dinin has adamları olarak görülecek!

Allah “hanginiz daha iyisini yapacak, yaşayacak” diye bizi farklılıklarımızla birlikte var kıldı. Mesela Medine vesikasını ele alırken, bir arada yaşamaktan bahsederken, aşmamız gereken iki önemli handikap olduğunu ve bunların, asırlar öncesinden tespit edildiği gibi “cahil şehrin adalet telakkisi” “cahil şehrin huşusu” olarak üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Zira bilginin nasıl bir anlayışla değerlendirildiğini önemli buluyorum.

 

 



YAZARLAR