Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Abdurrahman ATEŞ


Bazı Hükümlerde Nebevi Uygulamanın Kur’an’dan Önceliği

Yazarımız Abdurrahman Ateş'in Özgün İrade Dergisi 2020 Ocak sayısında yayımlanan yazısı...


Hz. Peygamber’in dindeki konumu, Allah'tan kendisine vahyedilen âyetleri sadece insanlara bildirmek ve postacılık yapmak değil, aynı zamanda hem bireysel hem toplumsal, hem ibadet hem muamelat konularında nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini pratik olarak ortaya koymaktır. Bu açıdan peygamberliğinin ilk gününden son gününe kadar, bütün söz ve davranışları Allah'ın kontrolünde olan bir peygamber söz konusudur. Din konusunda ümmetin yanlış sonuçlar çıkarması ihtimalinden dolayı kimi davranışlarının Kur'an tarafından eleştirilerek düzeltilmesi ve bu eleştirilerin, kıyamete kadar bütün insanların okuyacağı vahyin bir parçası haline getirilmesi, O’nun bu konumundan dolayıdır. Davet sürecinde yoksul veya engelli insanları bir anlık da olsa göz ardı etmesi (En’âm 6/52, Kehf 18/28, Abese 80/1-3), muhataplarını ikna etmek için kendi belirlediği yöntemlere başvurmaya kalkması (En’âm 6/35), fidye almak amacıyla esirleri tutması (Enfâl 8/67), eşlerine öfkelenip beşeri ihtiyaçlarından kendisini alıkoymaya yemin etmesi (Tahrîm 66/1) gibi konularda uyarılması, Hz. Peygamber’in hayatının Allah'ın gözetiminde olduğuna dair örneklerdendir. Diğer taraftan verilecek kararlarda herhangi bir kimseyi veya her şeyi hem Allah'ın hem Rasulünün önüne geçirmek müminlere yasaklanmış (Hucurât 49/1), Müslümanların anlaşmazlığa düştükleri konuları Allah’ın yanı sıra Rasulüne havale etmeleri (Nisâ 4/59), Hz. Peygamber’in hakemliğine ve verdiği karara hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmalarının (Nisâ 4/65) imanlarının bir gereği olduğu bildirilmiş, hem Allah'ın hem Rasulünün verdiği kararlarda mümin erkek ve kadınların “bana göre...” diye başlayan cümlelerle kendi kanaatlerini öne çıkarmaları, tercihte bulunmaları da iman ile bağdaşmayan bir tavır olarak zikredilmiştir (Ahzâb 33/36).

Hz. Peygamber’in hüküm koyma konusunda tamamen yetkisiz olduğunu iddia etmek, her şeyden önce nübüvvet görevi ile bağdaşmayan bir husustur. Bu itibarla fıkhın tedvini ile birlikte birçok emrin farz oluşunun referansı olarak zikredilen âyetlerin, aslında nüzul döneminde çok önceden başlayan Hz. Peygamber’in uygulamalarını teyit eden Kur’anî birer metin olduğu bilinmelidir. Diğer bir ifadeyle çoğu zaman âyetler, Hz. Peygamber’in uygulamalarını sadece onaylamakta ve Kur'anî bir kural haline getirmektedir. Cuma namazı, abdest, hac, zekatın sarf yerleri, ezan, kıble gibi birçok örnek verilebilir. Bu yazı çerçevesinde bu konularını tamamını değil, sadece Cuma ve abdest konusunu detaylandıracağımızı, diğer konulara ise kısaca atıfta bulunmakla yetineceğimizi belirtelim.

İfade edeceğimiz hususların yanlış/eksik anlaşılmaması açısından şu iki hususun da göz önünde bulundurulması gerekmektedir: Birincisi: Gerek vahyin nüzulü döneminde, gerekse İslam'ın erken dönemlerinde, dinde belirlenen emir ve yasaklar söz konusu edildiğinde bunların Allah tarafından mı yoksa Hz. Peygamber tarafından mı ortaya konulduğuna dair herhangi bir tartışma yaşanmamıştır. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, yapılması istenen veya yasaklanan hususun delilinin Kur'an mı sünnet mi olduğu sorgulanmazdı. Zaman zaman Hz. Peygamber’in, yapmayı düşündüğü bazı hususlarda sahabenin görüşlerini sorduğunda “bu senin görüşün mü, yoksa vahiy mi?” gibi sorgulamaları ise, daha çok dünyevi tasarruflar veya ortaya çıkan yeni fiilî durumlar ilgili idi. İkincisi: Vahyin nüzul döneminde bir şeyin sadece yapılması ya da yapılmaması istenirdi. Diğer bir ifadeyle emredilenin farz, vacib, sünnet; yasaklanan şeyin ise haram veya mekruh olarak tasnifi söz konusu değildi. Çünkü farz, vacip, sünnet, müstehab, haram, mekruh gibi fıkhî tespitler, ancak fıkhın tedvin edildiği hicrî ikinci asırdan itibaren terimleşmeye başlamıştır. Bu itibarla vahyin nüzulü dönemindeki hükümleri, bu gün kullanılan terminoloji ile nitelemek mümkün görünmemektedir.

Cuma Namazı

Kur'an'da Cuma günü, bu güne tahsis edilen ibadet ve uyulması gereken kurallar ile sakınılması gereken yasaklar hakkında kısa bilgiler sadece Cuma sûresinin son üç âyetinde verilmiştir:

Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca yeryüzüne dağılabilir ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayabilirsiniz. Kurtuluşa ermek için (Namazdan sonra da) Allah’ı anın! İnsanlar, bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman ona doğru koşup seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah katında olan mükâfat, eğlenceden de ticaretten de çok daha hayırlıdır. Bilin ki Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cuma 62/9-11)

“Cuma namazının farz oluşu Kur'an ile sabittir” şeklindeki cümle fıkhî açıdan bu gün için doğru olsa bile, nüzul dönemi ya da hükmün uygulama başlangıcı açısından isabetli değildir. Çünkü Cuma namazı, âyet ile değil, nebevî uygulama ile farziyet/meşruiyet kazanmıştır. Cuma namazının meşruiyetinin Cuma sûresinin nüzulüyle başlamadığının en önemli delili ise, sûrenin nüzul zamanı/sırası ve sûrenin muhtevası ve iç bütünlüğüdür. Konu ile ilgili rivayetler de bunun diğer delilidir.

Sûrenin nüzul zamanı/sırası: Cuma sûresi ile ilgili ittifak edilen husus, sûrenin hicretten sonra indirildiğidir. Sûrenin, 95, 96 veya 110. Sırada,[1] dolayısıyla hicretten uzun bir zaman sonra indirilmiş olduğu dikkate alındığında, çok önceden beri yerine getirilmekte olan Cuma ibadetinin farziyetinin dayanağı değil, nebevî uygulamanın onaylayıcısı olduğu anlaşılır. Aşağıda verilecek rivayetlerde bu konu detaylandırılacaktır.

Sûrenin muhtevası: Cuma namazı ve hükümleri ile ilgili müstakil bir sûre olabilecek son üç âyetin Yahudilerin özelliklerinden söz eden sûrenin ilk âyetleri ile bir araya getirilmesinin muhtemel nedenlerinden birisi, hatta en önemlisi, Yahudilerin uyarılma nedeni olan Cumartesi gününün saygınlığını ihlal etmeleri gibi Müslümanların da uyarılmalarına neden olan Cuma gününün saygınlığını ihlal etmeleridir.[2] Doğrusu Cuma namazının ticaret ve alışverişle ilişkilendirilerek söz konusu edilmesi ve ticarete yöneldikleri için ibadeti ihmal eden Müslümanların uyarılması ile daha çok kazanma hırsıyla Sebt/Cumartesi avlanma yasağını ihlal eden ve bu nedenle cezalandırılan Yahudilerin durumu arasında bir benzerlik söz konusudur. İki olayın karşılaştırılmasına bizi sevkeden iki husus bulunmaktadır: Birincisi; Cuma sûresinin Cuma namazından söz eden bu bölümünün, tamamen Yahudilerin vahiy anlayışının eleştirildiği sûrenin ilk bölümünden sonra gelmesi. İkincisi; Yahudilerin, kutsal gün olan Cumartesi günü ticaret yapmak ya da balık avlamak yasak olmasına rağmen ibadet gününü hiçe sayarak avlanma peşine düşmeleri ile Cuma namazı saatinde ticareti ibadete tercih eden Müslümanların tavrının birbirine benzemesi. Bu itibarla Cumartesi avlanma yasağının ihlal nedeni ile Cuma namazının saygınlığının ihlal nedeni, dünya nimetlerine sahip olma arzusudur, hatta hırsıdır.

Cuma namazının meşruiyeti bu âyetlere dayanmadığına göre Cuma namazı ilk olarak ne zaman ve hangi şartlarda uygulanmıştır? Hicretten önce Peygamberliğin 11. yılında gerçekleşen ilk Akabe görüşmesinden sonra Medine’de İslam dini yayılmaya başlamıştı. Bir yıl sonra Hz. Peygamber, Medinelilere İslâm’ı ve Kur'an’ı öğretmesi için Mus’ab b. Umeyr’i görevli olarak göndermişti. İlk görüşmede de bulunan ve Hz. Peygamber’in davetini ilk kabul edenlerden olan Es'ad b. Zürâre, Medine yakınlarında bir bölgede (Beyâda), Müslümanları Cuma namazı için ilk toplyan kişi idi. Mus’ab b. Umeyr ise bu dönemde Medine’de cuma namazı kıldırmıştır.[3]

Hz. Peygamber ise ilk cuma namazını hicret yolculuğu sırasında kıldırmıştır. Hz. Peygamber Medine yakınında bulunan Kuba’da konaklamış ve ashabı ile beraber İslam'ın ilk mescidini burada inşa etmiştir. Cuma günü buradan hareket edip Medi­ne yakınlarında Rânûna vadisine ulaştığında buradaki Salim b. Avf kabilesine mi­safir olmuş ve o sırada cuma vakti girdiğinden o vadide cuma namazını kıldırmıştır.[4]

Muhammed Hamidullah’a göre, bugün elimizde Hz. Peygamber’in Hicret’ten önce Medinelilere hitaben yazdığı ve Cuma günleri, öğle namazının yerine, bir hutbe ve ardından iki rekâtlık bir namaz kılınmasını emrettiği bir mektubu bulunmaktadır. Kuba’ya varışından birkaç gün sonra ise Cuma namazlarını artık kendisi kıldırmıştır.[5]

O tarihten sonra Cuma namazı dü­zenli olarak cemaatle kılınmıştır.  Cuma sûresinin son ayetleri ise bu ibadetin önemini pekiştirmiş, meydana geldiği rivayet edilen bir olay üzerinden hem bu namazın cemaat olarak yerine getirilmesini emretmiş, hem de bu ibadetin yerine getirilmesine engel olabilecek bazı hususlarda Müslümanlar uyarılmıştır.[6]

Cuma sûresinin son ayetleri, Cuma namazının farziyetini başlatmak üzere indirilen âyetler değil, zaten öteden beri kılınmakta olan Cuma namazının alışveriş, ticaret ve eğlence gibi faaliyetler nedeniyle aksatılmaması konusunda Müslümanları uyarmak üzere indirilen âyetlerdir. Nitekim son üç âyetin her birinde ibadetten çok doğrudan alışveriş, rızık peşinde koşmak, ticaret ve eğlence söz konusu edilmiş, bunların ibadete gölge düşürecek etkilerine dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla Cuma namazının kılınması değil de Cuma için çağrıldığı zaman müminlerin ticareti bırakması emredilmiş, daha önce başlamış olan bir ibadeti aksatacak hiçbir olaya müsâde edilmemesi istenmiş, namaz ve zikrin/hutbenin önemi vurgulanarak ibadet bitme­den mescitten çıkmanın yanlışlığına dikkat çekilmiştir.[7]

Netice olarak, hem tarihi gerçekler, hem sûrenin nüzûl zamanı, hem sûre bütünlüğü, hem de âyetlerin üslûbu, Cuma ibadetinin Cuma sûresiyle meşru kılınmadığının en önemli delillerindedir. Bu itibarla İslam'da Cuma namazı, hicretten önce ve Nebevî bir uygulama iken bu ayetlerin nüzulü ile Kur'anî uygulama haline gelmiştir.[8]

Diğer taraftan Cuma namazının eda zamanı ve şekli nebevî uygulamaya dayanmamış olsaydı, âyette geçen “Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman” ifadesi ile Cuma günü güneşin doğmasından batmasına kadar olan zaman aralığında kılınabileceğinin anlaşılması da mümkün olacaktı. Oysa Cuma namazının eda zamanı ve şekli tamamen sünnet ile belirlenmiş, bunu teyid etmek üzere indirilen âyetler, eda zamanı ve şekline hiçbir ilave yapmadan olduğu gibi onaylamıştır.

Cuma namazının Kur'an'dan önce nebevî uygulama ile başlayan bir ibadet olduğu dikkate alınmadığı için, diğer bir ifade ile Cuma namazının Cuma suresiyle meşru kılındığı zannedildiği için, bu namazla mükellef olanların tespitinde yapılan bir yanlış değerlendirmenin de düzeltilmesi gerekir. Şöyle ki: Cuma ibadeti ile ilgili âyetlere genel bir hitap olarak “ey iman edenler!” ifadesiyle başlanması, Cuma namazının erkeklerle birlikte kadınlara da farz olup olmadığı tartışmalarını beraberinde getirmektedir. Harfî tercüme veya lafızcı yaklaşımla okunduğu takdirde “ey iman edenler!” ifadesinin hem erkeklere hem de kadınlara yönelik bir hitap olduğu söylenebilir. Ancak şu iki husus dikkate alındığı takdirde hitabın herkese yönelik olamayacağı anlaşılacaktır:

1. Cuma ibadeti, bu âyetlerden önce nebevî uygulama ile başlatıldığına göre, nebevî uygulama ile başlayan bir ibadetin kimler tarafından yerine getirilmesi gerektiği, yine nebevî uygulama ile belirlenmelidir. Diğer bir ifadeyle Cuma ibadeti Cuma sûresinin son âyetleriyle başlamamış ki hitabın genele yönelik olduğu ya da kimlerin mükellef olduğu bu âyetle tespit edilsin. Nitekim Hz. Peygamber, “Cuma namazını cemaatle kılmak, köle, kadın, çocuk ve hasta olanlar dışındaki her Müslümanın vazifesidir”[9] sözüyle kimlerin Cuma namazıyla mükellef, kimlerin muaf olduğunu tespit etmiştir. Bu nedenle sadece “ey iman edenler!” ifadesinden, kadınların da Cuma ibadetini kılmak zorunda olduğu hükmü çıkarılamaz.

Kadınların Cuma ibadetinin faziletinden ve yapılan nasihatlerden mahrum kalmamak amacıyla cemaate katılabilmeleri ile katılmalarının zorunlu görülmesi elbette farklı şeylerdir. Hz. Peygamber ve müteakip dönemlerde kadınların istedikleri takdirde cemaate katılabildiklerine dair rivayetler vardır.[10] Bunun dışında kadınların da erkekler gibi Cuma namazına katılmalarının zorunlu görüldüğüne dair görüşler, nasslardan ziyade feminizme göz kırpmaktan ya da kişisel yorum ve anlayışlardan kaynaklanmaktadır.

2. Kur'an'da geçen “ey iman edenler!” ifadesinin, bulunduğu her bağlamda kadın-erkek bütün muhatapları kapsaması mümkün değildir. Bu ifadenin bulunduğu bağlam ve ilgili olduğu hüküm dikkate alınarak emrin muhatabının kimler olduğu tespit edilebilir. Mesela savaşı emreden ayetlerin başında da “ey iman edenler!” hitabının bulunmasından, kadınların da savaş emrine muhatap olduğu hükmü çıkarılamaz:

Ey iman edenler! Savaş hazırlıklarınızı yapınız ve sonra da küçük gruplar halinde ya da topyekûn savaşa çıkınız.”(Nisâ 4/71)

Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın!’ denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz?” (Tevbe 9/38)

Ey iman edenler! Öncelikle yakınınızda olan kâfirlerle savaşın.” (Tevbe 9/123)

Aynı şekilde sadece erkeklere hitap ettiğinde şüphe olmayan şu âyetlerin başındaki “ey iman edenler!” ifadesinin kapsamına, umumi hitap olduğu düşüncesiyle kadınları da almak hem dil, hem de uygulama açısından mümkün değildir:

Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız helâl değildir...” (Nisâ 4/19)

Ey iman edenler! Mümin kadınlarla nikâh akdi yapıp da onlara dokunmadan kendilerini boşayacak olursanız, onlara iddet bekletme hakkınız yoktur...” (Ahzâb, 33/49)

Buna göre her ne kadar “ey iman edenler!” ifadesi zahiren erkek-kadın bütün Müslümanları kapsayacak bir anlama sahip olsa da, bulunduğu âyetin konusuna ve bağlamına göre muhatabın farklı olmasına engel teşkil etmez.

Abdest

Kur'an âyetlerinin nüzulünden önce nebevî uygulama ile farz kılınan veya uygulanan tek ibadet Cuma değildir. Daha önce nebevî uygulama ile başlayan birçok konu, daha sonraki dönemlerde Kur'an tarafından teyid edilmiştir.[11] Aynı durum, abdest almanın meşruiyeti için de söz konusudur. Namaz için abdest almanın emredildiği ve abdest ile ilgili kuralların yer aldığı tek âyet Mâide sûresinin 6. âyetidir: “Ey iman edenler! Namaza kalkmak istediğiniz zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedip topuklarınıza kadar ayaklarınızı da yıkayın. Cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin/boy abdesti alın. Eğer hasta veya yolcu iseniz veya tuvaletten gelmişseniz yahut kadınlarla münasebette bulunmuş olup da su bulamazsanız temiz toprağa yönelin/teyemmüm edin, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshedin...

 Namaz için abdest almanın meşruiyeti de Kur'an’ın yukarıdaki emriyle değil, daha önceden nebevî uygulama ile başlamıştır. Mâide sûresinin indirilen son sûreler arasında 110 veya 112. sırada[12] indirildiği göz önünde bulundurulduğu zaman abdestin bu âyet ile meşru kılınmasının mümkün olmadığı anlaşılmış olur. Aksi takdirde Mekke’de farz kılınan namazın, bu âyet ininceye kadar abdestsiz kılınmış olması gerekir ki bunu söylemek mümkün değildir. Çünkü hicretten çok uzun zaman önce de abdest uygulamasının varlığı konusunda hiçbir tereddüt yoktur. Hz. Peygamber ve Müslümanların Mekke’de namaz için abdest aldıkları ve Medine’de de buna devam ettikleri ittifak edilen bir konudur. Daha önce uygulanmakta olan abdeste herhangi bir ilavede bulunmayan, sadece tilavet edilen bir metin haline getiren[13] Mâide sûresinin 6. âyeti abdestten söz eden tek âyet olsa da, daha çok “teyemmüm âyeti” olarak zikredilir.[14] Çünkü çok önceden beri abdest uygulaması olduğu halde, suyun bulunmadığı durumlarda nasıl davranılacağını bilmeyen Müslümanlara abdest yerine geçecek teyemmüm konusunda kurallar hatırlatılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre Hz. Peygamber bir seferden dönerken beraberinde bulunan eşi Hz. Âişe’nin gerdanlığını yitirmesi, sahabeden bazılarının onu aramaya başlaması nedeniyle gecikmelerine ve susuz bir yerde gecelemelerine neden olmuş, sa­bah namazını kılmak için abdest alacak su bulamamaları üzerine teyem­müm hükmünü içeren bu âyet nazil olmuştur. (Buhârî, “Teyemmüm” 1)

Âyetlerin inmesinden çok önce abdest uygulaması olmasına rağmen, abdest ile ilgili ayetlerin daha sonraki dönemlerde inmesi, Hz. Peygamber’in, Kur'anî bir vahiy gelmeden önce çeşitli emirlerinin, din, siyaset, sosyal hayat ve savaş konularındaki uygula­malarının olduğunun bir göstergesidir. Kur'an vahyi, daha sonra Hz. Peygamber'in bu uygulamalarını ve eylemlerini desteklemek üzere inmiştir. Dolayısıyla Mâide sûresinin 6. âyetinin nüzûlü ile de Hz. Peygamber’in yıllarca süren abdest uygulaması onaylanmış olmaktadır.

Gerek Cuma, gerekse abdest ile ilgili âyetlerin Hz. Peygamber’in uygulamalarından sonra inmesi, nebevî uygulamaların Kur'an tarafından desteklenmesi anlamına geldiği gibi, bazı hükümlerde nebevî uygulamanın öncelikli olduğu anlamına da gelmektedir.

Nebevî uygulamanın öncelikli ve esas olduğu, daha sonra konu ile ilgili inen ilgili âyetlerin teyit ettiği diğer bazı hususlara da kısaca temas etmek istiyoruz:

Hac: Haccın asıl rüknü olan Arafat’ta vakfe, sadece Hz. Peygamber’in “Hac, Arafat’ta vakfedir” (Nesâî “Menâsiku’l-Hac” 203; Tirmizî, “Hac” 57; İbn Mâce “Menâsik” 57 ) sözü ile meşruiyet kazanmıştır. Hac ile ilgili bazı uygulamalar çeşitli sûrelerde zikredildiği halde haccın temel uygulaması niteliğinde olan Arafat’ta vakfeden Kur'an'da hiç söz edilmemiş, sadece “...Arafat’tan ayrıldığınızda, Meş’ar-i Haram’da/Müzdelife’de Allah’ı zikredin!...” (Bakara 2/198) âyetiyle Arafat’ta vakfe yapmaya dolaylı işaret edilerek nebevî uygulama teyit edilmiştir.

Zekat: Zekâtın farz kılındığına dair âyetler hicretin ilk yıllarında inmiş olmasına rağmen, kimlere verileceğini açıklayan Tevbe sûresinin 60. âyeti hicretin dokuzuncu yılında inmiştir.  Son âyet ininceye kadar zekâtın kimlere verileceğini bildiren Kur'anî bir hüküm olmadığı halde, nebevî uygulama ile bu husus tespit edilmiştir.

Ezan: Hem “Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman...” (Cuma 62/9) hem de “Namaza çağırdığınız zaman kafirler onu alay ve eğlence konusu yaparlar...” (Mâide 5/58) âyetlerindeki “namaza çağrı” ile kastedilenin, beş vakit namaz için İslam dünyasında okunan ezanlar olduğunda şüphe yoktur. Ancak Kur'an'ın hiçbir ayetinde, namaz için ezan okunması ya da başka türlü bir çağrı yapılması ile ilgili herhangi bir emir veya düzenleme yer almamış, bu konudaki kurallar da Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Kur'an, daha önceden uygulamaya konan ezanla ilgili bu kuralları teyit etmekle yetinmemiş, aynı zamanda ezan ile alay etmeyi, küfrün ve kâfirlerin özelliklerinden saymıştır.

Kıble: Bilindiği gibi, kıble değişikliğine ve namazların Mescid-i Haram tarafına yönelerek kılınması emrine (Bakara 2/142-150) kadar Hz. Peygamber ve Müslümanlar farklı bir kıbleye (rivayetlere göre Mescid-i Aksa’ya) yönelerek namazlarını kılıyorlardı. Dolayısıyla bu zaman kadar farklı bir yöne doğru namazların kılındığı anlaşılmaktadır. İşte gerek hicretten önce gerekse hicretten sonraki birkaç aya kadar Hz. Peygamber’in ve Müslümanların namazlarını hangi tarafa yönelerek kılacaklarına dair Kur'an'da hiçbir atıf bulunmadığına göre daha önceki kıbleye/Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kılmak, tamamen nebevî uygulamaya dayanmaktadır.

Netice olarak şunu belirtmek gerekir ki, sahih sünnet ile Kur'an, dinin sınırlarını belirleme konusunda birbirinden ayrı değerlendirme imkânı bulunmayan, birbirlerini tamamlayıcı unsurlardır. Sahih sünnetin itibarsızlaştırılması, dinin de itibarsızlaştırılması anlamına gelecektir. Kur'an’ın keyfî yorumlara alet edilmesine engel olan yegâne unsur da sünnet olduğu için bazı çevrelerin sünnet etrafında neden şüphe oluşturmaya çalıştıklarını daha iyi anlıyoruz. Muhammed Esed’in şu sözleri, sünnetin dindeki önemini özetler niteliktedir: “Sünnet, on üç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslami diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın? Rasulullah’ın sünnetini uygulamak, İslam’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise İslam’ın çökmesidir. Sünnet, İslam binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kağıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?”[15]

[1] Bu farklılığın nedeni, nüzûl sırasına göre tefsir telif edenlerden Derveze’nin sûreyi 96, Molla Huveyş ve Câbirî’nin 110, Zeki Duman’ın ise, Hz. Osman’ın Mushaf’ındaki sıralamasının 110 olduğunu belirttiği halde 95. sıraya yerleştirmesidir. Derveze, et-Tefsiru’l-Hadîs, Kahire, 1961-1964; Molla Huveyş, Beyânu’l-Meânî, Dımaşk, 1965; Muhammed Âbid el-Câbirî, Fehmu’l-Kur'ani’l-Hakîm, Mağrib, 2009, 3/341; Duman, Zeki, Beyânu’l-Hak (Kur'an-ı Kerîm’in Nüzûl Sırasına Göre Tefsiri), Ankara, 2006, 3/193.

[2] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur'an, 6/265.

[3] İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, Baskı yeri ve tarihi yok, I/435; İbn Belbân, Alâuddîn Ali, Sahihu İbn Hibban bi Tertîbi İbn Belbân, Beyrut, 1993, 15/477 (Hadis no: 7013); İbn Sa’d, Kitâbu’t-Tabakâti’l-Kubrâ, Kahire, 2001, 1/187-188; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Mısır, 1997, 4/378.

[4] el-Cevziyye, İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd fî Hedyi Hayri’l-‘İbâd, Beyrut, 1994, 3/59.

[5] Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, (Terc. Salih Tuğ), Ankara, 2003, 1/175-176.

[6] H. Karaman-M. Çağrıcı-İ. K. Dönmez-S. Gümüş, Kur'an Yolu, 5/349.

[7] Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, 7/335-336.

[8] Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, 7/337.

[9] Hâkim, Ebû Abdillah en-Nîsâbûrî, el-Mustedrek ale’s-Sahiheyn, Kahire, 1997, 1/416. (Hadis no. 1063) Ayrıca bak. Ebû Dâvûd, “Salat” 249.

[10] Müslim, “Cuma” 52; Taberî, 12/647; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Âzîm, Kahire, 1990, 3/403.

[11] Âyelerin inmesinden önce var olan nebevî uygulamalar için bak. Suyûtî, İtkân, 1/49. (12. bölüm)

[12] Maide suresini Derveze 110, Molla Huveyş, Cabirî ve Zeki Duman ise 112. sıraya yerleştirmiştir.

[13] İbn Atiyye, el-Muharreru’l-Vecîz, Beyrut, 2001, 2/160.

[14] Buhârî, "Vudu’" 33; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl fî Esbâbi’n-Nuzûl, Beyrut, 2002, s. 99. Ayrıca bak. Cessâs, Ahkamu’l-Kur'an, Beyrut, 1992, 4/26; İbn Atiyye, el-Muharreru’l-Vecîz, 2/160; Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur'an, Beyrut, 2006, 9/366; İbn Cüzey, et-Teshîl li Ulûmi’t-Tenzîl, Beyrut, 1995, 1/227; İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur'an’il-Azîm, Kahire, 2000, 5/121.

[15] Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslam, (Terc. Hayrettin Karaman) 2017, s. 89



YAZARLAR