Bayram YILMAZ


Bayram YILMAZ; JOKER, “İtinayla Psikopat Yetiştirilir” 

Sinemanın önce kendi anlatım dilini oluşturması, sonrasında karakterler inşa etmesi, daha büyük prodüksiyonlarla farklı bir gerçeklik duygusu veren evren(ler) oluşturması çoktandır, popüler kültürün ayrılmaz unsurlarına dönüştü.


Sinemanın önce kendi anlatım dilini oluşturması, sonrasında karakterler inşa etmesi, daha büyük prodüksiyonlarla farklı bir gerçeklik duygusu veren evren(ler) oluşturması çoktandır, popüler kültürün ayrılmaz unsurlarına dönüştü. Sinemanın oluşturduğu evrenlerde hikâyeler, karakterler öyle ustaca birbirine bağlandı/bağlanıyor ki hikâye ve senaryo işçiliğine hayran kalmamanız mümkün değil.

 Düşünün ki 10 yıllardır sizlere Batman’ın Süpermen’in, daha birçok süper kahramanın (gerçi Batman’ın süper kahramanlığı çok zengin olması) hikâyeleri anlatılırken bu hikâyelerdeki detaylardan birinin hikâyesi diğer hikâyelere ustaca yerleştiriliyor. Spin-of olarak başlayan Joker’in hikâyesi Esas hikâyeye dönerken Arthur Fleck (joker) de aslında her birimiz olabiliriz ihtimali ile ana karakter halini alıyor.

Beyazperdede anlatılan Joker karakterinin sıradanlıktan ve toplum ortalamasının altından başlayan bu hali, doğuştan ayrıcalıklı olmayan kalabalıkların hoşuna gitmesi çok muhtemel. Joker her şey ve her kes olabilir. Herkese söyleyecek bir yönü ile bu hikaye bir yerde batı düşünme biçimi ve ekonomik modelini oluşturan “Yeterince çalışır ve şartları kendi lehine dönüştürürsen sende bir hikâyenin önemli parçası olabilir, hayattan istediğini/hak ettiğini alabilirsin” alt metni ile pazarlanıyor.

Bir sinema filmi olarak Joker size bir kahraman hikâyesi anlatmıyor etrafındaki herkesi önemsiz hale getiren. Hikâyemiz “Evrende hiçbir şey nedensiz olmadığı gibi hiçbir şeyde sonuçsuz değildir” mottosuyla ilerken meseleye biraz da Yeşilçam gözlüğü ile bakmayı tercih edeceklere Şener ŞEN’in İlyas SALMAN ile Banker Bilo filmindeki ünlü repliği gibi “tamam yaptım. Yaptım ama hele bi sor niye yaptım?” sorusuna meşrutiyet üreten bir cevap sunuyor. Bu tercih bir sonuç hikâyesinden daha çok aslında bir meşruiyet oluşturma çabasını gizlese de “aslında yeterince ilgi ve sevgi görseydim psikopat olmayabilirdim...” cevabını seyircinin gözünün içine içine sokuyor. Yani; “ben hariç hepiniz suçlusunuz…”

Joker’in sinema tekniğini ve anlatım dili üzerinde bizim gibi “seyirci” statüsü üzerine çıkamamış bu alanda yetkin olmayan kişilerin çok fazla konuşabilme imkânı yok aslında.

O az biraz kısmında söyleyeceklerimiz ise: Ortada suç, suçlu, başarısızlık hikâyesini çok iyi anlatan ve pazarlayan bir hikâyenin filmi olduğudur. Hikâye bir dönem filmi olmamasına rağmen geçmiş bir dönemin içinden anlatılması seyirciye “bugünü anlamak için geçmiş(iniz)e bakın…” önermesini güçlü olarak verebiliyor. Çok özenli bir şekilde Gotham şehrinde çöplerin toplanmaması bir belediyecilik zaafımı, yoksa yeni belediye başkanı olmak isteyen Thomas WAYNE (kendisi Batman’ın babası olur)’nin sabotajımı çok net işaret etmese de yozlaşan siyaset ve toplumun binlerce yüzünü gizleyen suçlu üreteceğe yönelik kendince net bir sebep-sonuç ilişkisi kuruyor.

Boyle yozlaşmış bir şehirde, kimsenin kimseyi görmediği kalabalıklarda, şehrin banliyö hattının son durağından sonrada dakikalarca yürümek zorunda kaldığınız şehrin en kenar mahallesinde, iki odalı dairesinde yaşlı ve hasta annesiyle oturan, üstelik hiç de komik olmayan palyaçonun her türlü açlığı da doğal olarak kimsenin umurunda değil. Yalnız ve hüzünlü palyaçomuz uzaktan seviyor, uzaktan hayranlık duyuyor… Hayalinde sevilebilme ihtimali ile de kendini avutuyor. Hikâyenin anlatmaya çalıştığı tüm bu duygular filmin başrol oyuncusunun güçlü, başarılı bizce oscarlık anlatımıyla beyazperdede hayat buluyor.

Hikâyenin kırılma noktası şehrin en güçlü insanı ile arasında gizli kalan biyolojik bağın öğrenilmesi. Bu bilgi hüzünlü ve hasta palyaçoda sahipsizlik hissinin artmasına yol açıyor. Küçük de olsa sahiplenilme ihtimaline yapılan yatırım aşağılanma ile sonuçlanıyor. Tam bununla da baş edebilirim derken bir türlü kontrol edemediği gülme hastalığının sebebinin de annesinin kötü yaşantı tercihi ve çocukluğunda fiziksel olarak suiistimal kaynaklı olduğunu öğrenmesi İkinci kırılmaya sebep oluyor. Olmayan baba artık, olan ama hem kişisel hem de sınıfsal olarak nefret ojesine dönerken anne Palyaçomuzun gözünde masumluktan düşüyor.

Bu dipte gezinme hallerinde filmde trajedi ile baş etme yöntemi olarak referans gösterilip saygı duşunda bulunulan Şarlo (Charlie Chaplin)’in yaşantısının özeti olan sözü devreye giriyor. “Hayat yakından baktığında trajedi, uzaktan baktığında komedidir.”

Hikâyenin devamında Arthur Fleck’in trajedi olan hayatı kendisi için artık bir eğlenceye dönerken Gotham şehri ve toplum için trajedi başlıyor…

***

Bir toplumun sosyolojisini anlamın en keyifli şeklinin o toplumdaki hikaye ve roman kahramanlarını okuyarak öğrenilebileceğini düşünürüm. Zannımca bizdeki toplumun gücünü merkezileştirip bir şahıs veya odakta buluşturan siyasal tercihlerimizin, geçmişimizden getirdiğimiz bu hikâye anlatma tarzımızla da yakın ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerin toplumsal ilişki paradigmaları ile o kadar sürekli ve derin ilgisi var ki bu senenin (2019) 15 Temmuz anma törenlerinde Şehit Astsubay Ömer HALİSDEMİR’in kardeşi Soner HALİSDEMİR’in konuşmalarında söylediği “Biz tarihimizden bu yana felsefe yapmayı seven bir millet değiliz, biz biz destan yazarız.” deyişindeki bilinçaltı; başımıza gelenlerin niye başımıza geldiğini de anlamamızı kolaylaştırır sadedinde hatırlamak/hatırlatmak isterim. 

Kadim bir örnek olarak Dede Korkut hikâyelerinde anlatılan kahramanlık hikâyeleri hep tek adam kültünü besleyen hikâyelerdir. En zirvesi de Tepegöz olsa gerekir. Hikâyede bir felaket olarak resmedilen Tepegöz’le baş etmek için her seferinde sadece bir yiğit (niyeyse) gönderilmesi, bu yiğitlerden bir yiğit olan Basat’ın tek başına Tepegöz’ü öldürüp obayı selamete çıkarması bizde hep o üretilen “tek adam, şef, lider, ” efsanelerinin hem nedeni hem de sonucudur da diye düşünüyorum.

Cumhuriyete kadar olmayan roman geleneğimiz, Cumhuriyetle çok fazla aydınlanmacı öğretmenlerin köy hikâyeleri ile doludur. Bu hikâyelerdeki gizlenmeyen özne ise geri bırakan anlayışın temsilcileri ile “bir şimşek gibi bu karanlığı aydınlatan”  şefleri, önderleri izleyen çağdaş öğretmenlerdir. (önemli bir ayrıntı bu toplum uzun zamandır hikâye de hikâyecide çıkaramıyor…)

Cumhuriyet dönemi anlatılan köylü hikâyelerinin büyük çoğunluğunda hikâyenin/romanın çatısı; köylülerin kendi içlerindeki güç mücadeleleri/ çatışması, devletle ve feodaliteyle olan ilişki biçimleri üzerinden ilerler.

İşte batı Roma burada daha Premeteus tarzı bireysel takılır. Bizlerin aşk ve sevda hikâyelerine çoğunlukla klasikleşen bireysel aldatma hikâyeleri ile cevap verir. Ferhat ile Kays’ın(Mecnun) hikâyesinde nikâhın olmazsa olmazlığına karşılık batıda ve batı öykünmeci ilk dönem cumhuriyet yazarlarımızda “aşk-ı memnu”lar vardır. Bugün Wattpad’de milyonları bulan anlatımlarda ise aşk, sevgi yoksunu karakterlerin haz odaklı anlatıları dünyada geçerli hâkim paradigmanın psikolojik, bireysel ve toplum tercihleriyle uyumlu üretimdir.

Bir sinema filmi olarak da JOKER tam buna uygun bir şekilde izleyicilerini mest eden bir liberalizm ve kapitalizm karşıtı sloganlar atarken sebep olduğu şey; “anana bile güvenme, hele babana hiç güvenme” duygusunu yerleştirmekden öte bir şey yapmayı tercih etmiyor.

 



YAZARLAR