Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Adil AKKOYUNLU


Avrupa'da İslam Etkisi

Yazarımız Adil Akkoyunlu'nun, "yeni" yazısı...


İslam’ın, en güçlü bir şekilde Avrupa’yı etkilemesi, Endülüs dönemine rastlar.

Müslümanlar, İber Yarımadası’na (Endülüs’e) 711 yılında girdiler. Sekiz asırdan fazla orada hüküm sürdüler.

Endülüs’ü dünyanın ilim, kültür ve sanat merkezi haline getirdiler. Eski yerleşim yerlerini imar ettiler ve yeni modern şehirler inşa ettiler. O coğrafyada tarihin en büyük medeniyetini kurdular. Caddelerini, sokaklarını ışıklandırdılar, güllerle, çiçeklerle donattılar. Oysa o dönemde Avrupa’nın sokaklarında çamurdan, insan ve hayvan pisliklerinden geçilmiyordu. Avrupalılar, temizliği, insanlığı ve medeniyeti Endülüslü Müslümanlardan öğrendiler.

Endülüs’te değişik alanlarda büyük bilginler yetişti. Bunlardan; İbni Rüşd, El Kurtubi, İbni Hazm, İbni Tufeyl, Muhyiddin İbni Arabî, Zerkali, Ebu Mervan İbni Zühr, İbni Cubeyr, Abbas Kasım İbni Firnas, Cabir bin Eflah, Dâni, İbni Meserre, Musa bin Meymun, Hasday bin Şarput ilk akla gelenler…

Endülüs âlimleri sadece bir dalda yetişmiyorlardı. Başta tefsir, hadis ve fıkıh olmak üzere, matematik, astronomi, tıp, tarih, coğrafya, felsefe, edebiyat gibi daha birçok dallarda da ilim tahsil ediyor, yetişiyor, öğretmenlik yapıyor ve yetiştikleri dallarda çok değerli eserler veriyorlardı. Bunlardan bazısı günümüze kadar gelmiştir. Hâlâ okunup istifade edilmektedir.

           Endülüs medeniyeti, bir ilim medeniyeti, kitap ve kültür medeniyetidir. Endülüslü âlimler, ilmin çeşitli dallarında binlerce eser kaleme aldılar. Köşe bucakta kalan çok az sayıda kitabı istisna tutarsak; ne yazık ki, bu ilim hazinesi eserler yobaz Avrupalılar tarafından imha edildiği için bunların çoğu günümüze kadar gelemedi. Papazların veya Kardinallerin emriyle şehirlerin meydanlarında yüz binlerce kitap yakıldı.

Endülüs’ün şehirlerinde kitapçılar çarşısı vardı. Bunların en büyüğü ise Kurtuba Kitapçılar Çarşısı idi. Kitap aşığı olan İkinci Hakem tarafından, dört yüz bin ciltten fazla el yazması kitap bulunan Saray Kütüphanesi kuruldu. Meriye’de vezirlik yapan İbni Abbas da İkinci Hakem gibi dört yüz bin ciltlik bir kütüphane kurmuştu.

Devlete ait büyük kütüphanelerin dışında hemen her evin de bir köşesi kitaplık haline getirilmişti. Kurtuba’da İbni Futeys ailesine ait özel bir kütüphane, müstakil bir binada, maaşlı bir müdür ve altı personelle okuyuculara hizmet veriyordu. Tarihi kaynaklar, yine Kurtuba’da Ayşe adında bir kadının çok büyük bir kütüphaneye sahip olduğunu naklediyor.

İmkânı olmadığından kitap satın alamayanlar, devlet kütüphanelerinden ve özel kütüphanelerden emanet kitap alarak okuyorlardı.

Erkeklere erkekler ders veriyordu. Kadınlar ise, -ilim sahibiyse- babalarından ve kardeşlerinden ya da bayanlardan ders alıyorlardı. Kadınlar sokağa çıktıklarında tesettüre bürünürlerdi fakat yüzlerini örtmek mecburiyetinde değillerdi.

Endülüslü Müslümanlar, güzel giyinmeyi seviyorlardı.

İlim tahsilinin yanında çeşitli zanaatlar, tarım, ticaret, inşaatçılık da sosyal hayatta önemli bir yer tutuyordu. Avcılık, binicilik ve atıcılıkla da uğraşıyorlardı.

Yardımlaşmaya ve hediyeleşmeye önem veriyorlardı. Hele Ramazan ayı, yardımlaşmanın doruğa çıktığı aydı. Çok misafirperver idiler.  

           Namaz, hac, oruç gibi temel ibadetleri çok önemsiyorlardı. Namazları genelde camide, cemaatle kılıyorlardı.

Her şehirde Cuma namazlarının kılındığı büyük bir ulu cami bulunuyordu. Ulu cami, genelde şehrin bütün yollarının birleştiği çarşı merkezinde olurdu. Bu camiler, yanında eğitimin yapıldığı okul, hamam ve şadırvanların bulunduğu bir külliye idi. Caminin etrafında, çeşitli esnaf gruplarının sıralandığı çarşı yer alırdı. Çarşıları, genelde arasta şeklindeydi. Yani; aynı meslekten olan esnaf bir arada bulunurdu. İmal ettikleri ürünleri doğrudan alıcıya satma imkânları da vardı. 

Şehirlerde ulu camiden başka büyük küçük başka camiler de bulunurdu.

Mezarlıklar genelde surun dışında kalırdı. Hayvan kesim yerleri ve derilerin işlendiği tabakhaneler de kokusuyla insanlar rahatsız olmasın diye şehrin uzağına kurulurdu.

Bedeni temizliğe çok önem verildiği gibi ibadet yerlerinin, cadde ve sokakların, çarşı ve pazarların, parkların, mesire yerlerinin ve gezinti alanlarının, nehir kenarlarının da temiz tutulmasına son derece önem verilirdi. Şehrin temizliğinden yöneticiler sorumluydu. Şehrin her yerinde sular akıtılırdı. Hamamların sayısı oldukça fazlaydı. Köylerde bile hamamlar vardı. Kadınlar ve erkekler ayrı zamanlarda hamama giderlerdi. Yaptıkları bir şebeke sistemiyle akşamdan sonra bütün caddeler aydınlatılırdı.

Evler, genelde iki katlıydı. Sadeydi, süslü değildi. Avlulu ve bahçeliydi. Bahçelerinde çeşitli güller vardı. Sokakları gül kokuyordu. Eve bakarak kimin zengin, kimin fakir olduğu tahmin edilemezdi. Evlerin pencerelerine yapılan özel kafesler sayesinde bayanlar dışarıyı görürdü fakat yoldan gelip geçenler, onları göremezdi. Evlerin balkonları, komşuların mahrem durumlarını göremeyecek ve kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde yapılırdı. Küçük evler genelde sobalarla ısıtılırdı. Büyük konaklar ise, odun veya kömürle depolardaki su ısıtılıp borularla evin dört bir yanını dolaştırılarak ısıtılırdı. (Bugünkü kalorifer sistemini onlar o gün yapmışlar ve uyguluyorlardı.)

Çok zengin meyve ve sebze bahçeleri vardı. Elma, ayva, kiraz, nar, erik, incir, kavun, karpuz, tahıl vs. yetiştirirlerdi. Sofralarında et ve balık eksik olmazdı. Bıldırcın, kumru, yaban öreği ve birçok kuş eti de bolca yenilmekteydi. Tereyağı, bal, hurma, fındık, badem, çam fıstığı, susam kullanarak yaptıkları pasta, kek ve tatlı çeşitleri vazgeçilmez yiyecekleriydi.

Geniş aile sistemi uygulanırdı. Dede, nine, ana baba ve çocuklar -varlıklı ailelerde hizmetçiler- aynı çatı altında yaşardı.

Müslümanların bu yaşayışlarından Hıristiyanlar çok etkilendi. Endülüs’te kurulan üniversiteler, Avrupa’ya örnek oldu. Cehaletle boğuşan Avrupa’nın reform ve Rönesans hareketlerini Endülüs başlattı.

Hıristiyan gençler, Müslüman okullarında okumayı, Arapça öğrenmeyi ve Müslüman olmayı bir ayrıcalık sayıyor ve bununla övünüyorlardı. Hıristiyan kızlar da İslam’a girerek Müslüman erkeklerle evlenmeyi çok istiyorlardı. Endülüs’e giden Müslümanların sayısı az olmasına rağmen orada Müslüman olanlarla birlikte sayıları milyonlarla ifade ediliyordu.

Daha sonra Müslümanlar ayrılığa düştüler. Düşmanı bırakıp saltanat uğruna birbirleriyle savaşmaya başladılar. Altmış dörtten fazla ülke ortaya çıktı. Bunu fırsat bilen Barbar Avrupalılar, Endülüs’ü parça parça işgal ettiler. Endülüs’ü bir kabristan haline getirdiler. Binlerce ilim adamını, kitapları ve büyük bir medeniyeti yok ettiler. Bir yeryüzü cenneti olan Endülüs’ü, cehenneme çevirdiler. Tarihin en büyük katliamını, Endülüs topraklarında sahnelediler. Sağ kalanları ise Hıristiyanlaştırdılar veya sürgün ettiler. Bir tek Müslüman bırakmadılar. 1609’da Endülüs’te Müslümanların hâkimiyeti sona erdi.

Müslümanlar birlik olmadıkları için İslam düşmanları, aynı vahşiliği bugün de başka İslam topraklarında sergiliyorlar.   

Yeryüzü Müslümanları bugün yine Endülüs’ün Mülûk'utTavaif Dönemi yaşıyorlar. Osmanlı toprakları üzerinde altmış dört devlet kurulmuş. Bu yeryüzündeki İslam devletleri daha önceleri birer vali ile idare ediliyorlardı. Haçlılar, Yahudiler ve diğer İslam düşmanları Müslümanların bu parçalanmalarını da yeterli görmüyorlar; “Yeni Dünya Düzeni” adıyla hazırladıkları bir ortak projeyle Müslümanları daha da küçük devletçiklere bölmeyi planlıyorlar.

Endülüs yok artık. Endülüs’le övünmenin bir faydası da yok. Onun arkasından ağlayıp dövünmek, onu geri getirmez. Müslümanlar, dünyanın ilim, kültür ve medeniyet merkezi olacak yeni Endülüsleri inşa etmekle sorumludur. Hatta bütün yeryüzünü Endülüs gibi imar etmeye çalışmalıdırlar.

Basit menfaatler peşinde koşmakla ömür tüketirlerse, büyük düşünen İslam düşmanlarına galip gelemezler. Kölelikten kurtulamazlar. Endülüs gibi yok olmaya mahkûm olurlar. Bu sorumluluklarını ihmal eden Müslümanlar, yarın Allah’ın huzuruna çıkınca da savunacak mazeret bulamazlar.

Ümitsiz değiliz. Dünyanın her tarafında -özellikle Türkiye’de- Müslümanlar artık uyanıyorlar. Kendilerine geliyorlar. Oynanan oyunları görüyorlar. Zaman, Müslümanlarda kusur arama zamanı değil; her şeye rağmen Müslümanların birlik olma zamanıdır. Hatalar ve kusurlar, iki elin birbirini yıkaması gibi yıkanmalıdır.

Müslümanların uyanışı, dünyanın uyanışı olacaktır. Barışın, hakkın, adaletin, güvenin, huzurun, esenliğin gelişi olacaktır. Yeni Endülüs medeniyetlerinin kuruluşu olacaktır.

 



YAZARLAR