Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Necip CENGİL


Avrupa ve İslam

Yazarımız Necip Cengil'in "yeni" yazısı...


Avrupa ve İslâm konusu; bugün gelinen noktada; Avrupa’nın bazı siyasilerine göre provoke edilerek dışlamak, kimi Müslüman zihin açısından “Avrupa bugün geldiği her şeyi İslâm’a borçlu, biz zamanında neymişiz” söylemi ile kesilip atılır. Oysa mesele ciddi ve üzerinde durulması gereken bir meseledir. Hepimiz Âdem’den isek, İslam’ı kendimize saklayıp, başkasından kıskanmayacak isek, asıl olanın barış olduğunu düşünüyor isek, hayatın farklılıklar ile birlikte bir barış havzasına dönüşeceğine inanıyor isek almamız gereken çok yol olduğunu da unutmamalıyız. Kendimize yakışır şekilde “çağın idrakine” İslâm’ı anlatmalıyız.

RogerGaraudy “Allah resulü Arabistan yarımadasına İslam’ı kabul ettirmek için yirmi iki senelik bir çaba ortaya koydu oysa İspanya’yı bir baştan bir başa kat etmeleri için Müslümanlara üç sene yetti ve arttı” diyor, “Endülüs’te İslam” eserinde ve nedenini ise İspanya’nın fikri ve inanç alt yapısıyla İslâm’ın gelişine yatkın olmasıyla açıklar. “Geleceğimizde İslam var” isimli eserinde şu notu düşer: “ Bugün şayet İslam, geçmişi içinde donup kalmaz da, Jores’in (Jaures) tabiriyle, ataların ocağına sadık kalmanın o ocağın küllerine sarılmak değil, aksine alevini ilerilere taşımak olduğunu ve bir nehrin ancak denize doğru akmakla kaynağına sadık kalabileceğini hatırlayarak, çağımızın problemlerini Medine Toplumu’nun ruhundan hareketle çözmesini bilirse, işte o zaman sadece Müslümanlar için yepyeni bir ufuk açılmaz, artık pozitivist bilimcilik ve Batılı bireycilikle kısırlaştırılmayan aksine Medine’nin “Peygamberi Toplumu” nundaha önce yeşerttiği temel değerlerle beslenen bir sosyalizmin de ufku açılır, böylece de o “aşkınlık ve toplum” bütünlüğü bir umut alevi gibi parıldar!”

“Bugün İslâm’a neler borçlu olduğumuzu bilmek, kesinlikle tarihçinin uzmanlık alanı, meraklının hobisi veya hayalperestin zevki meselesi değil, aksine mutlu bir geleceğin kurulması için çırpınan, çabalayan ve fikirler üreten herkesin görevidir.”

“Tarihin kaçırılmış fırsatlarının ve Batılı insanın kaybedilmiş boyutlarının da ötesinde bizim vazifemiz, Batı’nın intihara götüren monoloğuna son vermek için Doğu ve Batı medeniyetlerinin iletişim bağlarını yeniden kurmaktır.”

Garaudy bunları bir Avrupalı olarak söylüyor. Endülüs tecrübesinin, Avrupa ve İslâm arasında, kaçırılmış bir fırsat olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu fırsatın kaçmasının tek müsebbibi olmadığını, gerek Avrupa adına hareket eden aşırı akımların, gerek Müslümanların içinden çıkan aşırı uçların, bu fırsatı birlikte harcadığını dile getiriyor.

Müslümanlar haçlı seferleri sırasında da, Selahaddin-i Eyyubi’nin yeğeni Kamil bin Adil ile Sicilya Kralı arasında da farklı bir iletişim oluşmuştu. Hatta Kamil bin Adil, Sicilya KralıFreidrich’e“Kudüs için savaşmaya gelme, gel Kudüs’ü birlikte yönetelim; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler orada hep birlikte yaşamaya devam etsin” diye özetlenebilecek bir teklifle, bu dediğini degerçekleştirmişti.Kudüs'ün büyük bir kısmı, özellikle Hristiyanlarca kutsal kabul edilentarafları, Kutsal Kudüs Krallığı idaresi altına verildi fakat Kudüs Kutsal Kudüs Krallığının başkenti olmadı. Başkentleri Akka olarak kaldı. Bu teklif ve sonuçları, tarihi bir süreç olarak, farklı yaklaşımlarla ele alınabilir, değerlendirilebilir ancak coğrafyaya nefes aldırdığını, farklı bir birlikte yaşama denemesi olarak, her iki hükümdarın hayatları boyunca başarıyla uygulandığını ve bundan dolayı kıyametin kopmadığını da göstermiş oldular. Doğrusu bir memleket, orada yaşayan herkesindir ve bütün taraflar, savaşmadan ve konuşularak kendilerini “ötekine” anlatabileceklerini öğrenirlerse çok şey değişir. Çağımızın üstatlarından Cevdet Said de “İslâm fetih anlayışıyla değil, tebliğ, kendisini anlatabilme anlayışıyla bütün insanlığa anlatılsa” çok daha iyi sonuçlara ulaşılacağını dile getirir. Buradan, Cevdet Said hükümdar Kamil bin Adil’in yaptığını onaylıyor sonucu çıkarılmasın, sadece savaşmadan da Müslümanların İslâm’ı bütün bir yeryüzüne anlatabileceğini söylemeye çalışıyor. Savaşlar genelde siyasi nedenler üzerine bina edilir vehaçlı seferleri de “inanç tahrikçiliği ile başlatılan” ancak siyasi ve ekonomik temelleri olan, milyonlarca Avrupalının telef edildiği, yüz yıl sonra boş ellerle geri dönülen savaşlardı.Kamil bin Adil ve Sicilya kralı bu trajediyi sona erdirmek istemişlerdi. Sicilya kralı bunu “Papa tarafından aforoz edildiği için, Papa’ya rağmen,” yapmıştı. Aslında Kudüs’ün kısmi olarak Sicilya kralının idaresine verilmesi de siyasi bir sonuç idi. Lakin kimi iletişim kanalları geliştirmek adına üzerinde düşünülmesi gereken bir tarifi süreçtir. O günün İslâm dünyasında hoş karşılanmamış ve hatta protestolara da yol açmıştı. Bir de bütün haçlı seferlerinde Frenklerin öncü oluğunu, muharrik taraf olduğunu da ayrıca düşünmek gerekir. Mesele “Doğunun zenginliğine konmak” meselesiydi. Bugün de İslâm’a karşı en aykırı dili kullanan Fransa’yı yönetenlerdir. O dönemde Fredreich ve Alman krallarıyla itişme içinde olan Fransa yöneticileri, bugün de başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki diğer devletlerle çekişme halindeler. Gerekirse “kendi provokasyonlarını” sahneye koyarak, Müslümanlara ve İslâm’a karşı en aykırı dili sürdürmeye çalışacaklardır.

Garaudy Endülüs tecrübesinin bugün için mümkün olup olmadığını da sormaktadır. Müslümanlar yeniden, kendileri kalarak, değerlerini yitirmeden, bütün provokasyonlara rağmen Avrupa ile farklı, etkili ve ilişkileri geliştiren bir dil geliştirebilirler mi? Tabi bu dil, Fransa’nın bütünüyle siyasi mülahazalarla diri tutmaya çalıştığı, Müslümanların kutsallarına karşı kullanılan “iğrenç” dile rağmen nasıl geliştirilebilir, düşünmek gerekiyor. Diğer taraftan Fransa Avrupa’da en fazla Müslümanın yaşadığı bir ülke ve milyonlara Fransız’ın da İslâm’ı kabul ettiğini unutmamak gerekir. Ayrıca başta Cezayir olmak üzere, Afrika’da milyonlarca Müslümanın kanı da Fransa’yı yönetenlerin ellerinde… Buna rağmen, Fransa’yı yönetenlere rağmen, Avrupa ve Fransa insanıyla ilim dili, birbirini anlamak dili geliştirilebilir. Garaudy’nin dile getirdiği “Avrupa, sanat, ilim, tarım ve birçok konuda İslâm’a ve Müslümanlara borçlu” yaklaşımından hareketle Avrupa insanıyla tarihin şahitliğinde bir akıl ve ilim dili geliştirilebilir.

Bugün başta Fransa’yı yönetenler ve oradaki aşırı/ırkçı siyasilerin kullandığı nefret dili olmak üzere bütün bir Avrupa’da, yine siyasi ve ekonomik nedenlerle kullanılan bir aykırı dil var ve şu günlerde buna daha çok şahit oluyoruz. Lakin Müslümanların da “kahrolsun” diye başlayan bir dil yerine, tarihin şahitliğiyle bir ilim dili geliştirebildikleri söylenemez. Yani bizim de Avrupa’ya İslâm’ı, doğru bir sosyoloji ile götürdüğümüz, anlattığımız iddia edilemez. Belki “yıkanmayı dahi bilmiyordunuz, biz size öğrettik” yaklaşımıyla Avrupalıya seslenenler olacaktır. Veya Fransa’ya dönüp banyo konusunu hatırlattıktan sonra “bizim hekimlerimiz gelip yoğurt tedavisi uygulamasaydı kralınız ishalden ölecekti” diyenlerimiz de çıkacaktır. Bunlar yanlış değil ama bu bir iletişim dili değil, onları geçmişleriyle aşağılama dili olacaktır. Kullanılacak dil Fransa’yı yönetenlerin beslenmek istediği, aşırı, provokasyonu besleyecek bir dil olmamalıdır. Zira onların hedefi İslâm’ı ve Müslümanları anlamak değil, siyasi olarak kaybettiklerini örtebilecekleri, şiddet unsurlarını besleyecek bir dildir. Fransa’yı yönetenler hadlerini aşarak, İslâm’ı ve Müslümanları terbiye etme, İslâm’ı kendilerine göre değişime uğratma çabalarıyla iğrenç bir dil kullanıyorlar diye, bilge kral Aliyaİzzetbegoviç’in de dediği gibi, onların bu dili bize örneklik yapamaz ve Müslümanlar onların kullandığı iğrenç dil ile onlara cevap veremez. Biz peygamberlerin diliyle konuşuruz. İbrahim’in, Musa’nın, isa’nın ve Muhammed’in (hepsine selam olsun) diliyle konuşuruz.Mesela çıkıp diyebiliriz “bizi aşağılamak, değerlerimize iğrenç bir dille saldırmak isteyenlere söylüyoruz; biz İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in ve cümle peygamberlerin (hepsine selam olsun) öğrettiği; Allah’dan başka ilah tanımayan, insanları aşağılamayan, katletmeyen, kardeşliği geliştiren, bizi ortak bir kelimeye çağıran, sömürmeyi yasaklayan ve adaleti, konuşmayı (istişare) önceleyen din ve dil üzerindeyiz”diyebiliriz.Hakarete hakaret ile karşılık vermek yerine böyle bir dil geliştirebiliriz. Herkes kendisine yakışanı yapar, Macron iğrençleşti ise kendisine yakışanı yapmıştır.

Müslümanlar bugün, bulundukları toplumların birer ferdi olarak, orada üreterek, vergi vererek, o ülkelerin vatandaşı olarak Avrupa’dalar. Savaşarak gitmediler, Avrupa’ya değer katarak oradalar. Aziz İslâm’ı en güzel şekilde temsil edenleri var, sıradan biri olarak hareket edenleri var ama bulundukları toplumların birer ferdi olarak oradalar. Macron veya ırkçı Le Pen istemese de, dışlamak için yol arasalar da oradalar. Onların istediği şekilde değil Allah’ın buyurduğu ve öğrettiği şekilde dinleriyle orada kalmayı sürdürebilirler. Avrupa’da bazı ülkeleri yönetenler kullandıkları iğrenç bir dille, bazıları daha kıvrak hareketlerle, Müslümanları “kendileri olmaktan” uzaklaştırmanın yollarını arıyorlar. Bu ilk defa olmuyor ki… İznik konsülünü toplayanlar da siyasi olarak kendilerine itaat eden birdin istediler ve ona göre adımlarını attılar. Fakat Anadolu’da, Mısır’da, İspanya’da, Bosna’da bu konsülün sonuçlarına itiraz edenler çıktı ve İslâm mesela İspanya ve Bosna’da İznik konsülü sonuçlarına göre şekillenen bir dini kabul etmeyenlerin katılımıyla Avrupa’da yerleşti. İslâm Avrupa’da misafir veya sığıntı olan birdin değil, Macron ve benzerleri bu havayı oluşturmaya çalışıyor. Yani bu efendiler, Allah’ın dinini değiştirme provokasyonuyla aslında İslâm’ın Avrupa’nın parçası olmadığını ispatlamaya çalışıyor. Bu efendiler hangi dil ile yaklaşırlarsa yaklaşsınlar, İslam’ın Avrupa’da yerleşik olduğunu unutmadan hareket etmek gerekiyor.

 



YAZARLAR