Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Avrupa ve İslam

Yazarımız Ümit Aktaş'ın, Özgün İrade Dergisi 2020 Kasım(199.) Sayısında yayınlanan yazısı...


Müslümanların Avrupa kimliğinin oluşumundaki etkileri Haçlı Savaşları döneminde de sürecek, Avrupalılar kendilerinin vakıf olmadığı birçok bilimsel ve kültürel gelişmeyi bu savaşlar süresince öğreneceklerdir.

Müslümanlar daha Hicret’in ilk yüzyılında İstanbul’u kuşattıkları gibi, 711 yılında Tarık bin Ziyad’ın girişimiyle İspanyayı da fethederek Avrupa kıtasına batı ucundan girmişlerdir. Esasında Müslümanlar buraya, İspanya’yı işgal etmiş olan Vizigotlardan halkın hoşnutsuzluğu nedeniyle, İspanya halkı tarafından davet edilerek girmiş ve bu nedenle de kısa sürede Vizigot egemenliği sona erdirilmiştir. Avrupa içlerine doğru ilerleyiş ise, Fransa’nın içlerinde, Poitiers’de durdurulacaktır.

Anatole France’a göre: “Fransa’nın vücut bulduğu Poitiers Savaşı (732), gerçekte İslam medeniyetinin Frenk barbarlığı karşısında gerilediği bir felaket ânıdır”. Zira bir barbarlık içerisinde olan Avrupa, Yunan felsefesi dahil birçok düşünsel ve bilimsel gelişmeyi Müslümanların Sicilya ve Endülüs mekteplerinde öğreneceklerdir. Alman sosyalist lider Auguste Bebel’e göre de Müslümanlar Endülüs’te ve Sicilya’da oluşturdukları kültür ve üretim alanlarındaki uygulamalarıyla, Rönesans’a giden yolu açmışlardır. Aslına bakılırsa buralardaki kültürel çoğulculuk, dinî müsamaha, okullaşma ve okuma, şehirleşme, ticaret hayatı, tıbbi tedaviler ve tarımsal üretim gibi uygulamalar, Avrupa’nın yoksun olduğu bir anlayışı ve gelişmeyi ortaya koymaktaydı. Dolayısıyla buralardaki edinimler, Rönesans kadar Reform hareketlerinin de ilham kaynağını oluşturmuştur.

Ancak Müslümanların buralarda ortaya koydukları düşünsel, kültürel ve bilimsel akış giderek tersine dönecek, Endülüs’ün kendisini de boğan dar mezhepçilikler ve iktidar kavgaları, sonunu getirecektir. 1236’da Kurtuba’nın kaybedildiği yıllarda, doğuda ise Moğollar Bağdat’ı yıkmaktadırlar (1258 yılı).Kolomb’un Amerika’yı keşfettiği 1492 yılında ise, Endülüs bütünüyle Engizisyonun ellerine teslim edilecektir. Osmanlıların doğudaki ilerleyişleri ise, 1683 yılındaki Viyana kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine sona erecektir. Daha doğrusu Osmanlılar da kendi istikbarları sonucu, Avrupa’daki inkişafı görmezlikten gelecek, bu ise onların da sonunu getirecektir.

Avrupa üzerindeki Müslümanların bu baskıları ise, dolaylı olarak bir Avrupa kimliğinin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu durum, Henri Pirenne tarafından da, “Muhammed ve Şarlman” adlı kitabında enine boyuna irdelenmektedir. Müslümanların Avrupa kimliğinin oluşumundaki etkileri Haçlı Savaşları döneminde de sürecek, Avrupalılar kendilerinin vakıf olmadığı birçok bilimsel ve kültürel gelişmeyi bu savaşlar süresince öğreneceklerdir.

Zamanla bilgi akışı tersine dönecek ve Avrupa, Müslümanlardan aldıkları felsefe ve bilimi geliştirecek bu kez de Müslümanlar bilim tahsili veya iş için Avrupa’ya gitmeye başlayacaklardır. Gerek tahsil gerekse iş için Avrupa’ya giden Müslümanlarla Avrupalılar arasında bu kez kültürel bir etkileşim gerçekleşecek, çok kültürlülük, ötekilik, farklılıklarla birlikte yaşama, çoğulculuk, kültürel geçişlilikler gibi birçok mesele hususunda Avrupa ülkeleri ile Müslümanlar, kültürel etkileşimlerini ve imtihanlarını sürdüreceklerdir. Özellikle ırkçılık konusunda İkinci Dünya Savaşı sırasında çok kötü bir imtihan veren Avrupa’nın bu konudaki gelişmemişliği, farklı dinlerin ve etnisitelerin Avrupa ülkelerinde yaşamaya başlamalarıyla birlikte bir kez daha test edilecektir.

Çeşitli türleriyle faşizmlere teşne olan Avrupa’nın ürettiği modernitenin etkileri, Avrupa dışı ülkelerde de farklılıklara tahammülsüzlük ve ötekileri dışlayan ulusçuluk ve ırkçılık biçimiyle sirayet edecek, bu ise dünyayı kültürel bir kaos içerisine sokacak ve bu ülkelerde de ciddi bir etnik arındırma siyasetleri uygulanacaktır. Kendi içerisinde hümanizm, demokrasi ve evrenselcilik gibi kültürel ve düşünsel değerler üreten Avrupa, gerek sömürgecilik sürecinde, gerekse ülkelerine çağırdığı işçilere muamelelerinde, hiç de bu değerlerle uyumlu bir uygulama ortaya koyamayacak, ötekileri aşağılayan faşizmleriyle, buna yol açan kültürel ve ahlaki sorunlarını çözümleyebilmekte önemli bir mesafe alamayacaktır. Alamayacaktır çünkü bunlara yol açan benmerkezcive ötekileştirici bakış, oldukça doğal bir veri olarak kanıksanmıştır. Bu olgu bilimsel ve düşünsel açılardan tespit edilse ve eleştirilse de, kültürel ve siyasal açılardan tasfiye edilebilecek bir etkinlik kazanamamıştır.

Esasında Avrupa’da yerleşik işçi, öğrenci, mülteci gibi unsurlardan oluşan Müslüman azınlıklar bir yana, Bosna-Hersek, Kosova ve Arnavutluk gibi çoğunlukla Müslümanların yaşadığı ülkeler; bunun da ötesinde, Balkan ülkelerinin hepsinde Osmanlı bakiyesi olan yerleşik Müslüman azınlıklar da bulunmaktadır. Dolayısıyla İslam, tarihsel ve kültürel açılardan Avrupa’ya da ait olan bir dindir. Ancak bu gerçeği ısrarla görmezlikten gelen veya kendilerince “Müslümanların tırnaklarını sökmeye kalkan” hevesler bir türlü bitmek bilmemektedir. Son saldırılarıyla Macron da, adeta yeni bir Poitiers kahramanı olmak istercesine, Müslümanların en hassas oldukları meseleleri kaşımakta ve ulusalcılıklara boyun eğmiş yeni bir Hıristiyanlık biçimi oluşturmaya çalışmaktadır.

Avrupa’da yaşamakta olan tüm Müslümanların bu konularda yeterince güçlü bir siyasal ve kültürel donanımları olmadığı da meselenin bir başka yönü. Ama Macron ve sair ırkçı liderlerin ana sorunu bu değil. Onlar kendi faşizmlerini gerekçelendirmek için, daha önce Yahudiler üzerinden biçimlendirdikleri ırkçılıklarını, bu kez de Müslümanlar üzerinden tahkim etmeye çalışmaktadırlar. Zira Hıristiyanlığın artık etkin bir din olmaktan uzaklaştığı günümüzde Avrupa’nın değerlerini inşa edebileceği bir kültürel kaynak bulunmamaktadır ve dolayısıyla da dayanakları olabilecek etkin bir kaynağın yoksunluğu ancak Yahudiler ve şimdilerde de Müslümanlar gibi ötekileştirilmiş olan dinlere veya kültürlere tepkilerle ikame edilmeye çalışılmaktadır.

Bu saldırılar karşısında Müslümanlar elbette geriye çekilmemeli ama cevaplarını da oldukça olumlu bir biçimde vermelidir. Çünkü İslam, bu olumluluğu nedeniyle neşvünema bulmuştur ve şimdilerde de Avrupa’da en fazla inkişaf eden bir dindir. İşte bunun içindir ki, İslam ile olumlu bir mücadele yöntemi bulamayan Avrupalı siyasiler, çözümü Müslümanların terörize edilmesinde bulmaktadır. Ancak görülen o ki, “İslam ülkeleri”nde de bunu fırsat bilen ırkçı liderler, kendi yerel siyasetlerini tahkim etmek için bu kez tersine bir akım yaratmaya çalışmaktadır. Bu ise her ne kadar güncel siyasetlerin derdine derman olsa da, Müslümanların kendi kültürlerine muvafık bir yaklaşım değildir. Müslümanlara yaraşan, Medine Vesikasını esas alan bir yaklaşımla ve farklılıklarla belli bir uzlaşma içerisindeki bir yaşama modelini ortaya koyabilmeleridir. Avrupa-merkezciliğin tipik bir sözcüsü olan Macron kontrolden çıkabilir ama Müslümanların buna asla hakları yoktur. Çünkü İslam, Müslümanların her daim ayık ve aklı başında olması için, sarhoş edici içecekleri dahi yasaklamıştır. Nitekim Müslüman olan insan hakları savunucusu Sophie Petronin’in Emmanuel Macron’a yazdığı mektup, bu konuda oldukça öğretici bir mektuptur ve bu mektuptan sadece ırkçı liderlerin değil, Müslümanların da alacağı birçok dersler bulunmaktadır.



YAZARLAR