Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Faysal Mahmutoğlu


Aşkale ve Sivrihisar Sürgünleri

Yazarımız Faysal Mahmutoğlu'nun "yeni" yazısı...


Sevgili kızım, canımdan çok sevdiğim Ayşegül’üm seni çok özledim, burnumda tütüyorsun. Bugün Aşkale çok soğuk, bense grip olmuşum. Bu mektubu hasta yatağımda yazıyorum. Uzun zaman oldu senden mektup da alamadım. Onun için seni çok merak ediyorum.

Sevgili yavrum hani bana hep sorardın ya, baba bana Ayşegül ismini neden koydun diye, ben de sana hep gülümseyip cevap vermezdim. Bak şimdi anlatayım.

Biricik yavrum, Mois isminden çok çektim. Onun için sana bu ismi koydum. Türkçe bir isim olduğu için sana kimse ikinci sınıf vatandaş gözüyle bakmasın diye. Belki benim ismim Mois değil de Ahmet ya da Mehmet olsaydı, kim bilir belki buralarda olmazdım.

Canımdan çok sevdiğim yavrum, annen öldüğü zaman üç yaşındaydın. Seni nasıl sevgiyle büyüttüm. Her gece saçlarını koklar öyle uyuturdum. Şu an yine yanımda uzanmışsın, saçlarını kokluyorum. Tıpkı o günlerde olduğu gibi, zaten sen hiç büyümedin ki. Bana hep derdin ‘Baba bana anne getir.’ diye. Bense sen üzülmeyesin diye hep seni kandırır ‘Biraz büyü, getireceğim.’ derdim. Sana anne nasıl getirebilirdim, ya getirdiğim anne seni üzerse diye hiç evlenmedim.

Bak şimdi okudun doktor oldun, ne güzel de oldu. Diplomanı getirdiğinde beni dünyanın en mutlu insanı yapmıştın. Kadere bak ki, şu an doktor olarak sana o kadar çok ihtiyacım var ki, anlatamam. Ama sen yanımda yoksun ne acı ne acı!

Güzel yavrum buradaki arkadaşlar, buradan kurtulunca Türkiye’de durmayacağız, yurtdışına gideceğiz diyorlar. Ben eğer dönersen yurtdışına gitmeyeceğim. Bizim İstanbul’da komşularımız var. Galata kulemiz var, Beyoğlu’muz Karaköy’ümüz, Eminönü’müz var. Bu topraklarda dedelerimizin mezarları var. Onun için biz gidemeyiz. Çünkü biz bu ülkenin vatandaşlarıyız.

Canım yavrum biraz uykum var, biraz da kolum yoruldu, ateşim de var. Bana yaz, kokunu çok özledim, yüzünü çok özledim, pamuk ellerini çok özledim. Seni hasretle, özlemle kalbimin tüm sıcaklığıyla öpüyorum, öpüyorum, öpüyorum. Bana yaz yavrum, canım hoşça kal. “Baban Mois (Binali Ünal, Varlık Vergisi).

Bu mektup, İstanbul’da dükkân kepenklerini yağdanlıkla yağlayıp akşam olunca kazandığı üç beş kuruşla evine ekmek götürmeye çalışan yoksul bir emekçi olan Musevi Mois’in cebinden çıkıyor. Mektubu cebinden İshak Alaton’un babası Hayim Alaton çıkarıyor. Hayim Bey, sürgün dönüşü Çapa Tıp Fakültesinde çalışan Doktor Ayşegül’e babasının emaneti olan mektubu takdim eder. Artık babası Mois yerine Hayim amcası vardır.

Mois, yağ tüccarı olarak kayıt altına alınmış ve altmış bin lira vergi tahakkuk ettirilmişti; ödeyemeyince de Aşkale’ye sürgüne yollanmıştı. Mois’ten sonra Aşkale’deki mezarlığa sürgünlerden yirmi beş kişi daha gömülür.

Türkiye tarihinde haksız, hukuksuz, adaletsiz ve zalimce olaylardan birisidir Varlık Vergisi Kanunu. İkinci Cihan Harbi yıllarına rastlayan bu vergi, Cumhuriyet tarihinin en büyük resmi yüzkarası olaylardan biridir.

Dönemin Başbakanı Refik Saydam’ın ani ölümü üzerine, hükümeti kurmakla görevlendirilen Şükrü Saraçoğlu, 5 Ağustos’taki güven oylamasından sonra “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar, bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz” der.

Ve Saraçoğlu Hükümetinin ilk icraatı, Varlık Vergisi Kanununu çıkartmak olur. 11 Kasım 1942 tarihinde TBMM’de hazır bulunan 350 milletvekilinin oybirliği ile kabul edilen kanuna göre bazı varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktır.

Kanunun metninde ‘gayrimüslim’, ‘Müslüman’ ayrımı olmamasına karşın uygulamadaki amaç, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun CHP grup toplantısında açıkça söylediği gibi Ermeni, Rum ve Yahudileri piyasadan silme, onların yerine Türkleri oturtmaktır.

Şükrü Saraçoğlu; “Bu kanun sayesinde piyasaya egemen olan azınlık tüccar sınıfı ortadan kaldırılarak Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Kanun bütün şiddetiyle uygulanacaktır. Biz ne Adam Smith’in talebesi ne de Karl Marks’ın çırağıyız.” demişti. Nitekim o sıralar nüfusun yüzde %2’sinden azını oluşturan gayrimüslimler, şahıs ve firma bazında verginin yaklaşık yüzde 90’ını ödüyorlardı.

Halkın memnuniyetle karşıladığı kanunun uygulamasında mükellefler, Maliye Bakanlığının belirlediği dört gruptan birine göre vergilendirildiler.

M grubu (Müslümanlar) takdir edilen matrahın (vergiye esas alınan miktarın) yüzde 12,5’ini; G grubu (gayrimüslimler) yüzde 50’sini; D grubu (dönmeler) yüzde 25’ini; E grubu (ecnebiler) 12.5’ini ödemekle yükümlüydü.

18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrimüslimdi. Gayrimüslimlere uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kez daha ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergi oranı en yüksek olanıydı.  Ermenilere uygulanan vergi oranı yüzde 232, Yahudilere yüzde 179, Rumlara yüzde 156 iken, Müslüman Türklere yüzde 4,94’lük bir vergi oranı uygulanmıştı.

Kerestenin kamyonunun 25 TL olduğu bir zamanda, Cahide Sonku’nun da sevgilisi olan genç Ermeni keresteci olan Paseh Gevrekyan’a salınan vergi 150 bin TL idi.

Bu korkunç vergiler bürokratların iki dudağı arasında; itiraz yok, dava açmak yok, 15 gün içinde ödenecek, yoksa Aşkale ve Sivrihisar’daki çalışma kampına gönderiliyorlardı.

Eminönü’nde 72 yaşındaki bir peynir tüccarına 105 bin TL vergi kesilirken, evi sadece 2 bin TL’ye satılıyor ve soluğu Aşkale’de alıyor. On odalı bir ev ancak 7 bin TL’ye alıcı buluyor.

Yine Eminönü’nde bir beyaz eşya ithalatçısı tüccara 30 bin TL vergi tarh edilirken, aynı işi yapan komşusu Türk tüccara sadece 800 TL vergi tarh ediliyor.

Tahakkuk edilen vergiler, mükelleflerin ödeme gücünün kat be kat üstünde idi. Vergisini ödeyemeyecek olanların malları haraç mezat satıldı. Çoğunun tüm mal varlıkları satılmasına karşın vergisini ödemeye yetmedi. Bunlardan 1229’u Aşkale’ye, diğer bir kısmı da Eskişehir’in Sivrihisar ilçesindeki çalışma kamplarına gönderildiler.

Trenle çalışma kamplarına götürülen gayrimüslimler, Aşkale’de sert kış koşullarında kar küremek, yol süpürmek; Sivrihisar’da ise yol inşaatlarında taş kırmak gibi çeşitli işlerde çalıştırılıyordu.

Varlık Vergisi kapsamında toplanan 315 milyon TL verginin 280 milyon TL’si gayrimüslimler tarafından ödenmiştir. Bu rakamlar, 1942-1944 yılları arasında, gayrimüslim vatandaşların mal varlıklarının önemli bir kısmını kaybettiğini göstermektedir.

 Bu aynı zamanda cumhuriyetin kuruluşunda vaat edilen ‘eşit vatandaş’ olmadıklarının da ispatıydı.

Bu uygulama, Şeflik devrinin ırkçı icraatlarının bir parçasıydı. Savaş koşullarının masrafları bahane olarak kullanıldı, azınlıkları hedef alan haksız bir uygulama olarak tarihe geçti. Yetmiş yaşında felçli bir Yahudi ile 65 yaşında özürlü bir Yahudi’nin sürgüne yollanması, bunun bir cinnet hali olduğunu gösterir.

Kanunun kendisi ve uygulanış tarzı, sosyal adalet ilkeleriyle bağdaşmayan, hak-hukuk tanımayan son derece keyfi ve totaliter bir yaklaşımın sergilendiğini ortaya koymaktadır.

Varlık Vergisi uygulamalarıyla birlikte sermaye güçlü bir şekilde, ticaret burjuvazisi içerisinde önemli bir yere sahip olan gayrimüslimlerden Müslümanlara geçti, sermaye el değiştirdi.

Birçok Müslüman, Varlık Vergisi sırasında yok pahasına satılan gayrimenkulleri satın alarak büyümeye başladı.

Aşkale ve Sivrihisar sürgünleri, 17 Aralık 1943’te evlerine dönebildiler. Bu kararda Yahudilerin ABD nezdinde yaptıkları lobi faaliyetleri ile Nazilerin yenileceğinin anlaşılmasının etkili olduğu düşünülmektedir.

Varlık Vergisi Kanunu, 15 Mart 1944’te, tahsil edilmeyen alacakların iptal edilmesiyle birlikte tarihe karıştı. Ancak bu uygulama insanlık vicdanında unutulmaz yaralar açtı.

 

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR