Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Seyit Ahmet UZUN


AŞK ŞÜKREDEN BİR KALBE SAHİP OLMAKTIR

Yazarımız Seyit Ahmet Uzun'un "yeni" yazısı...


"Şükreden bir kul olmayayım mı?"[1] 

"İnsanlara teşekkür etmesini bilmeyen, Allah'a da zikredemez."[2]

Teşekkür etmek bir zarafettir,erdemdir. İnsanın kendisine yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür etmesi, o iyiliği yapanı takdir etmesi onun zarafetini, kibarlığını ve inceliğini gösterir. Bu bağlamda teşekkür edebilmeyi psikolojik bir olgunluk hali olarak tanımlayabiliriz. Şükür, nimet verenin, iyilik yapanın farkında olma bilincidir 

"Sahibinin verdiği yemi, semiz hale gelerek vücudunda gösteren hayvana "dabbetünşekür" denilir.”[3]

Şükür, iyiliği fark ettirmektir

Şükür, iyiliğin sahibini takdiretmektir.

Şükür, verilen nimetlerin farkında olarak verene karşı duygusal bir yakınlık hissederek, oba karşı saygılı olmaktır.

Şükür düşünce, dil ve bedenle gerçekleşir. Nimetlerin Allah'tan geldiğini düşünmek ve bunun farkında olmak düşüncenin, bunu ikrar edip hamd, sena ve şükür sözleriyle zikre çevirmek dilin, nimetlerin sahibini yaşamın merkezine koyup, O'nun emir ve yasaklarını bir fiil yaşamak ise bedenin şükrüdür. Takdir edersiniz ki düşünmediğimiz, hissetmediğimiz bir şey hayatımızda karşılık bulmaz. Bunun için her şeyden önce şükrün zihinde gerçekleşmesi gerekir. 

Zihnin şükrü O'nu düşünmek, dilin şükrü nimetleri Onun verdiğini ikrar ve zikir, bedenin şükrü ise Onun razı olacağı şekilde yaşamaktır.

Kulun, Rabbine karşı şükür sorumluluğu vardır. Çünkü varlığımız ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şey Onun bize nimeti, ikramı ce lütfudur. O halde her şey O'ndansa, her şekilde O'nu düşünmek kulluğumuzun bir gereğidir. Allah'ın peygamberi bu hususta ümmetine şöyle bur nasihatte bulunmaktadır. 

"Kim sabaha erdiği zaman: "Allah’ım, benimle veya mahlukatından herhangi biriyle hangi nimet sabaha ermişse bu sendendir. Sen birsin, ortağın yoktur, hamdler sanadır, şükür sanadır" derse, o günkü şükür borcunu ödemiştir. Kim de aynı şeyler akşama erince söylerse o da o geceki şükür borcunu eda eder."[4]

Şükür secdesi önemlidir. İnsanın kendisini mesrur kılacak bir nimete kavuşması veya bir bela ve musibetten kurtulması durumunda bunun Rabbinden olduğunu fark ettirecek şekilde O'nun için secdeye gidip verdiği nimeti ikrar etmesidir. 

Zihin Allah'ı düşünmezse, dil zikretmez, beden teslim olmaz. Bunun için de Kur'an sürekli insan zihnini Allah ile inşa etmeye çalışmaktadır. Rahman suresi bu bağlamda önemlidir. Allah'ın verdiği nimetler sıralandıktan sonra "O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?" buyrularak bilinç inşası gerçekleştirilmektedir. Yalanlamak nimet vereni kabul etmemek ve gizlemektir.

“Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?” Vakıa 81.82

“Rızkınıza (şükredeceğinize) siz behemahal tekzibe mi kalkışırsınız? (Vakıa, 82) mealindeki ayetle ilgili olarak Hazreti Peygamberin (sav) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Siz Cenab-ı Hakk'ın size verdiği şükür makamında, "falanca falanca yıldızın batışı veya falanca falanca yıldızın doğuşu sayesinde yağmura kavuştuk" diyorsunuz.”[5]

Nimetlerin asıl sahibini unutup onun sadece onun gerçekleşmesine vesile olanları anıp, teşekkür etmek nimete verene nankörlük. Yağmurun yağışını yıldıza, hastalıktan iyileşmeyi doktora, fakirlikten kurtulmayı çalışmaya, hedefe ulaşmayı kendi bilgi, beceri ve çabasına bağlamak Allah'a nankörlük.

Nimet, şükredilecek mi yoksa nankörlük mü edilecek diye verilen kulun imtihanıdır.

"Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanıbaşına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir." Neml/40

İslam inancında hayat bir bütün olarak imtihandır. Sahip olunan nimetler, yaşanılan zorluklar hepsi var oluş gayesinin bur parçasıdır. Bu dünya baki değil fanidir. Biz bu dünyanın sahibi değil emanetçisiyiz. O halde sahip olduklarımıza şükür, zorluklarına sabır kulluğumuzun bir gereği ve gerçeğidir. 

Şikâyet nimetin değerini bilmemektir. 

Şükür ise, sahip olduğun nimetin kıymetini bilmektir. 

Beynin şükrü fikir, dilin şükrü zikir, bedenin şükrü itaat, malın şükrü infak, ilmin şükrü nasihattir.

Bir kral seyahat için gemisiyle denize açılmıştı. Yanında hizmetçileriyle birlikte bir de bilge insan vardı. Hizmetçinin birisi denize açıldıktan bir müddet sonra ağlamaya, bağırmaya, başladı. Ne yaptılarsa onu susturamadılar. Bunun üzerine bilge, onu susturmak için kraldan izin aldı. İzin aldıktan sonra askerlere hizmetçiyi denize atmalarını söyledi. Hizmetçi şaşkınlıkla buna direndi ama askerlere gücü yetmedi. Kendisini denizin serin sularında buldu. Bağırıp çağırmaya başladı. Yüzme bilmediğini söyledi. Suyun içine batıp çıkmaya başladı. Buna rağmen bilge, askerlere beklemelerini söyledi. Kısa süre sonra ona bir can simidi attılar. Onu tutunduğu gibi yukarıya çıktı. Üstünü başını kuruladı. 

Biraz önceki korku ve endişesinden bir şey kalmamıştı. Kral nedenini sorunca bilge: Efendim, bu şahıs sahip olduğu güvenliğin kıymetini bilmiyor ve geminin batacağı endişesiyle sürekli şikayette bulunuyordu. Sahip olduğu nimetin şükrünü edemeyen sahip olamadıklarının şikayetini yapar. Ona sadece sahip olduğu nimeti fark ettirdim. Şimdi gemide bulunduğuna şükrediyordur. 

Aslında bu hikaye Kur'an' da karşılık bulan bir olaya da farklı boyutuyla işaret etmektedir. Allah, denize açılan gemicilerin ve yolcuların büyük bir fırtınada sığınılacak yegane limanın yaratan olduğu bilinciyle, kendisine dua eden kullarından bahseder. Onların duasına icabet ettiğinde ise yine tekrar taşkınlık, nankörlük hallerine dönmelerinin ne büyük bir cehalet olduğunu bildirir. 

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdükleri ve bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak: “Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız.” diye Allah’a yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus Suresi 22-23)

Allah'ın şükre ve ibadete ihtiyacı mı var? Tabi ki hayır! O halde nimete şükretmeyen insan kendi aleyhine bur davranışta bulunmuş olur. İyileştiğim zaman, bu felaket geçtiği zaman, borcum bittiği zaman, sınavı kazandığım zaman Allah’a şükredeceğim, deyip de bunlar gerçekleştiğinde Allah’ı unutanlar büyük bir nankörlüğün içine girmiş demektir. Kaybeden kim?

Haşa bu durumda Allah'ı mı kandırmış olacaklar? Son dönüş yine O'nadır ve o zaman kurtuluş şansı da olmayacaktır. Bunun için İmam Şibli: şükür, nimeti değil, vereni görebilmektir, demektedir. Bu sözün bir başka açılımını ise Cüneyd Bağdadi şöyle yapmaktadır; "Allah'ın nimetlerini yedikten sonra kalkıp O'na isyan etmemektir."

Hz Ayşe de insanın, Allah'a karşı şükrünün zorunluğu olduğunu vurgulamaktadır.

"Temiz suyu kolaylıkla yutup ve yine kolaylıkla dışarı çıkaran herkese şükür vaciptir."

Aslında basit gibi görünen bu ifade insanın sahip olacağı bütün zenginliği feda edebileceği bir nimete işaret etmektedir. Zengin adamın birine sormuşlar: "Bir çölde susuz kaldığında bir damla şu için sahip olduğun zenginliğin hepsini verir misin?" 

Adam düşünmeden evet, demiş. Soru devam etmiş.

"İçtiğin bu suyu çıkarmakta zorlandığın zaman suyu çıkarabilmen için sahip olduğunun hepsini verir misin?" Yine cevap evet olmuş. Bu kısa değerlendirme bize Allah'ın üzerimizde ne kadar büyük hakkı olduğunu göstermesi açısından dikkat çekici küçük bir örnektir. 

Şükredebilecek o kadar çok nimet var ki insan onların kıymetini ancak kaybettiğinde anlıyor. Dünya, Allah'ı bilip, O'na şükrümüzü sunmak için verilmiş bir nimettir. Bu nimeti ölümle kaybettiğimiz artık geriye dönüşün olmadığı bur sürece girmiş olacağız. O halde bu nimetin kıymetini O'na şükürle ifa edelim ki gelecekte pişman olmayalım.

Düşünmek, zikretmek ve itaat etmek O'na şükrün basamaklarıdır.

Şükür ve bereket...

Rabbimiz vaadinde sadıktır. Amenna. Ancak burada bize düşen görev, O'na gereği gibi kul olmaktır. 

Ve düşünün ki Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun ki, şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki, azabım çok şiddetlidir!” İbrahim/7

Kısa dünya hayatına sonsuz cennet mükâfatların en büyüğüdür. Bununla birlikte yaşadığımız zamanda da O'na şükürle nimetlerin bereketleneceği belirtilmektedir. Bir arkadaş anlatıyor; Tanış olduğum bir girişimci vardı. O sabah işe başladığında işçilerin halini hatırını durarak güne başlardı. Yanına gelenleri boş çevirmezdi. İşçilerini razı edecek şekilde ücretlerini, ikramiyelerini verirdi. O verdikçe Allah, ona daha fazla veriyordu. Nimetin şükrünü infakla eda ettikçe kazancı daha da artıyordu. Allah cömertlikte eşsizdir. Yeter ki biz, O'na layık şükreden bir kul olabilelim. Bu hususta Hz Ali de şöyle bir değerlendirmede bulunuyor.

"Nimetin artışı şükre bağlıdır. Şükür arttıkça nimette artar. Bu ikisi aynı ipte ve yan yana bulunmaktadır. Kuldan gelen şükür kopmadıkça, Allah'tan gelen artış da kopmaz."

Aslında bu -konunun başında dediğimiz gibi- bir bilinç inşasıdır. Bir Müslüman nasıl olmalıdır onun  çalışması yapılmaktadır. 

Şükrün Allah'a bakan yönü kulluk, insana, topluma bakan yönü ise teşekkürdür. Yukarıdan beri Allah'a bakan yönünü konuştuk. Şimdi kısaca insana ve topluma bakan yönünü de değerlendirebiliriz. 

Allah'ın peygamberi ne güzel bir insan! Bize kibarlığı, kadirşinaslığı, zarafeti öğretmektedir. 

"Kime bir ikramda bulunulmuşsa verebilecek bur şey bulabilirse karşılık versin. Eğer verecek bir şey bulamazsa ona övgüde bulunsun. Kim da ona övgüde bulunursa muhakkak ki teşekkür etmiş olur. Kim de bu iyiliği gizlerse ona nankörlük etmiş olur." Ebu Davud c. 5 sf. 502

İyiliğe teşekkür etmek, iyiliğe karşılık vermek insanlar arasında çok ciddi muhabbetlere vesile olur. İnsan bir ikrama benzeri ve daha büyüğüyle karşılık verirse iyilikte cömertlik yapmış olur. Veya yapılan iyiliği takdir edip o kişiyi onore etmek de bir karşılık ve teşekkürdür. Ancak iyiliği bilmeyip, umursamayıp yok saymak iyilik yapana karşı büyük bir saygısızlık ve vefasızlıktır. Bu olumsuz yaklaşım ise efendimizin ifadesiyle nankörlüktür. Ne Allah ne de kul nankörlüğü ve nankörleri sevmez. 

 

[1]Buhari- Rikâk-20 Hadis no; 6471

[2]Tirmizi c. 2 sf. 312- Ebu Davud c.5 sf.560

[3]Ragıp el İsfahani- Müfredat- sf.53

[4]Ebu Davud, Edeb 110, (5073)

[5]Tirmizi, Tefsir, Vakı'a, (3291)

YAZARLAR