Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Armağan ve Şükran

Yazarımız Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


Akıl, içerisinde yaşadığımız gerçekliğin çözümlemesi ve anlaşılması iken, düşünce bu gerçekliği de kavrayarak aşan, bu tutumuyla hakikati sorunsallaştıran bir sınır aşımıdır. Bu yaklaşımla (kavramlaştırmayla) akletmek, bir denkleşme ilişkisidir. Tıpkı borçlanmak ve ödeşmek, sormak ve cevaplanmak gibi. Oysa düşünmek olmayana, fazlaya ve öteye doğru bir gidişatın veya eksiğe, eksil(til)mişliğe doğru bir sorgulamanın başlatılmasıdır. Mesela zulmün, maduniyetin, haksızlığın eksilttiklerinin farkına varılması, ifadesi ve iadesi gibi. Öyle ki Allah da orada ve o zaman, yani düşünselliğin arayışı, hakikatin (yaratılışın ve yaratıcılığın) bir anlaşılma iştiyakı ve sorgulamalarıyla, yoksa hazır ve nazır olarak değil, eksikliğinde fark edilir. Varlıkta olmayan, orada doğrudan zuhur etmeyen ama işaret ed(il)en olarak.

Düşünmenin olmayana, henüz gerçekliğe in(diril)memiş olana doğru sirayeti gibi, armağan da beklentisizce ve hatta doğrudan verilmeden, verili oluşu belirlenmeden ve beklenmeden, hatta bir armağan olarak işaretlenmeden verilmiş olandır. Karşılıksız bir bağıştır ki bu bağlamda ona bağış demek bile bir züldür. Bu yüzden Tanrı kendisini ortaya koymaksızın var eder nimetlerini. Üzerine armağan olduğuna dair bir etiket, tanım veya belirleme yapıştırıldığında, bununla çerçevelendiğinde, o artık bir armağan olmaktan çıkar. Karşısında minnet duyulan, borçlanılan bir değiş tokuş nesnesine dönüşür.

Derrida’ya göre hiçbir minnet duyurmaksızın vermek, armağanın imkânsızlığıdır. Onun bağışlanılmışlığını doğrudan bilmesek de bunun üzerinde düşünebiliriz; dahası ancak düşünmedir söken bunun hayatımızdaki anlamını, aşkınlığını, hiçbir şeye dokunmaksızın hayatı değiştiren yetkinliğini… Tıpkı Hz. Meryem’in mabetteki odasına konulan yiyecekleri açıklamak için “Allah’tan” demesi gibi. (Al-i İmran Suresi, 37. ayet) İşte İsa da bu anlamda Allah’tandır ve etrafımızda olup biten her şey de bu anlamda Allah’tandır. Olmakta, gelmekte ama bunun üzerinde özel bir çaba gösterilmeksizin, düşünülmeksizin veya vahyedilmeksizin (vahye iştiyak duyulmaksızın) farkına varıl(a)mamaktadır. Ama yine de varolanların her birinin verilmişlik biçimi kadar anlam düzeyleri de farklıdır. Bir ceza mı yoksa bir mükâfat mı oldukları; iyilik ya da kötülükleri de. Bunların (kavramsal ve olgusal karşıtlıkların) farkına varış ki bizi özgürleştirir, varlığı da aşan bir bakışa ve duyuşa çıkarır.

Varlığa, özellikle de anlaşılamayana mucizevi bir anlam yükleyen ise bizim zihinsel idrakimizin, bu olgu üzerindeki tefekkürümüzün derinliksizliğidir. Şöyle ki, varlığın özel bir emek sarf edilmeksizin hayata geldiği, varoluşa çıktığı bir dünyada bir hastanın iyileş(tiril)mesi ya da içerisinde binlerce balığın yüzdüğü bir denizi birinin yürüyerek geçmesi neden mucizevi bir itibar görmektedir ki? Tefekkür kıtlığımızdan değil mi? Hangisidir armağan olan ve minnet duyulması gereken? Ama yine de şaşırtılmak, mutmain kılınmak, dokunmak, duymak, görmek isteriz. Düşünerek değil de duyumsayarak bilmek; gerçekleşmek.

Derrida’ya göre sahici anlamda bir armağan için “armağanın hiç belirmiyor olması, armağan olarak algılanmıyor ya da görünmüyor olması… Ve hatta onun büsbütün unutuluyor olması”[1] gereklidir. Yani tabir caizse, sağ elin verdiğini sol el görmeyecektir. Ve o hiç kimse tarafından da bilinmeyecektir. Böylesine bir mutlaklık (mutlak gizlilik, dolayısıyla gizem) ve buna eşlik eden bir bolluk ise ancak tabiattaki şu “sahipsiz” nimetler için söz konusu olabilir. Ancak bir nedensellik zincirine raptolunarak anlaşılabilen bir yokluktan varlığa gelişte; sessiz bir dalgalanışın terennümünde; tanrısal bir yalnızlığın çığlıklarında.   

Bir bakıma Allah, kâinatta insanın, yani bilen, bildiğini de belirten bir varlığın belirmesiyle belirir. Zira o, belirmeksizin varlığa getirendir. Daha doğrusu her an varlığa gelen ve düşünümsel edimin eşliğinde her lahza yeniden hissedilendir. Öyle ki “la ilahe illallah” dediğimiz her an mevcut tanrıyı reddeder, yeni, diri olan Tanrı’ya iman ederiz. Soyunur ve giyiniriz. Üşür ve ısınırız. Düşer ve düşünürüz. Durur ve yürürüz. Bir dalga gibi çekilir ve kıyıya vururuz. Zaten tam da orada, o kıyı çizgisinde, unutulmuş bir yara izindedir mevcudiyetimiz; varlığa açılan bir yara ki sızısında duyumsandığımız. İçinde olduğumuz hayata yabancılığımız, “sözün içinde olup da söze yabancılığı”nı sürdürmekte olmamız. Çünkü “ne kadar söze yabancıysa o kadar sözün içindedir.”[2] Yabancı olduğu bir dünyada onu Hakikatle buluşturan o “armağan” lahzalarını saymazsak tabi: Bu apaçıklıktaki giz(em)li buluşmalar. Olmayanla söyleşilerdeki derinleşmeler. Olana kendini verişin geri çekilmeleri. Susmadaki gizem ve gizemdeki açığa çıkışlar… Sadece sözlerde mi?.. Renklerde, seslerde, çizgilerde… Dahası ise dile gelmez olan o düşünsel derinleşmelerde. Yaratılmakta olan o farklardaki, o Hakikatin zuhurundaki tekrarlanan imgelerde. Ki sen bir deniz görürsün oysa sadece bir dalgadır. Bir hüzne gömülürsün oysa bu bir doğumun, bir özgürlük çığlığının sancısıdır. Ve sen bir yanma hissedersin oysaki bir varlığa gelmedir.

“Derrida kavramları adlandırmanın, varlığı düşünmekten başka bir şey olduğunu bilmektedir ve korkusu tam olarak, varlıktan kopmaktır.”[3] Varlığın maddiliğine karşı ise dil, maddi bir şey değil, metafizik olandır.[4]  Düşünülebilirin maddi olandan uzaklaşması, maddi dünyanın dışında bir başka âlem oluşturma çabası ise sadece örtüyü aralamaktır. Renklerle, seslerle, örüntülerle örtülmüş olanı. Ama derinlik de işte tam da oradadır. O yüzeydeki ışımada. Belki de bizi Tanrı’ya yakın kılan ama en uçucu olan şeyde: dilde ve düşüncede. İnsan olmak da tam olarak işte bu sınır çizgisinde belirginleştirilen bir hakikattedir. 

Vermenin bir borca koşullu kılınması, ticarileşmesi ise, bir tür borçlanma ilişkisi, potlaç veya şölenlerdeki ilişkilerle beraber, bir alışveriş ilişkisi hatta bir tür tefecilik, sömürü, fazlasıyla geriye alınma sürecini başlatır. İyiliğin bir borca dönüştürülmesi gibi. Bir borçluluk ilişkisi olarak “iyilik”, tam da burada tedavüle girer, dile dolaşır. Yani vermenin, mübadelenin bir borçluluğa dönüştürüldüğünde. Dünya birden bambaşka bir yüzle görünmeye başlar. Çirkin(leştirilmiş) yüzüyle zuhur ederek adeta bir çöle çevrilir. “Nihilizm, yatırılan değerler çekildikten sonra dünyanın artık ‘değersiz görünmesidir’”[5] Toplum, eğrisiyle ve doğrusuyla, iyilik ve kötülükle beraber orada kurulur/zuhur eder.

Buna karşı adil olmanın ilk şartı, adaletin talepkârlarından bile gizli kalması ve hatta böylesi bir talebe bile dayanmamasıdır. Allah’a borç vermek (karzı hasen) ise, borçluluğunu idrak etmek ve bunu bir şükran duygusu ile karşılamaktır. Gerçekte verilen borç, bir kinayedir: Yoksula, muhtaca, ezilene, maduna, mazluma; yani eksiltilmiş olmaya ve olana, bu eksikliğin telafisi olarak, eksiltenin eksilttiğinin, dolayısıyla da eksiltilmişliğinin giderilmesi olarak. Böylece insan ötekine karşı kininden (hıncından) kurtarılmış ve bu edimle kalbi arın(dırıl)mış olur.[6] Borçlanma ilişkisi bir hınca (zulüm ve intikam duygusuna) dönüştürülmez. “Çünkü insanın intikamdan kurtarılması, en yüce umuda giden bir köprüdür.”[7]

Ve Ulysses’in yolculuğu evine dönüşte karşılığına/tamamına ererken, İbrahim’in yolculuğu Allah’a, adanmışlığa doğru süregider. Selam yolda ve yolculukta olan, kalplerini hınçlardan arındırmak için sefer eyleyenlerin, kardeşliğin ve dostluğun hakkını verenlerin, bu uğurda uğradıkları meşakkatlere sabır gösterenlerin üzerine olsun.

[1] Armağanın Fenomenolojisi, derleme, Pinhan Y, s. 148

[2] J. Derrida, Çile, Kabalcı Y. s. 59

[3] Jean-Luc Nancy ve Tekil Çoğul Ontoloji, Onur Varolun, Çizgi Y. s. 167

[4] Age, s. 167

[5] Armağanın Fenomenolojisi, derleme, Pinhan Y. s. 122

[6] “Onların kalpleri hınçtan arındırılmıştır.” (Araf, 43)

[7] Armağanın Fenomenolojisi. s. 69

 

Kaynak farklı Bakış



YAZARLAR