Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Cüneyt TORAMAN


Anayasa Mahkemesi 7242 Sayılı Kanunu iptal eder mi?

Yazarımız Av. Cüneyt Toraman'ın, Af yasası ve salıverilme konusu ile ilgili, Özgün İrade Dergisi dergisi 2020 Nisan-Mayıs (192-193.) saysında ve aynı zamanda ozgunirade.com'da yayımlanan yazısı...


Geçtiğimiz ayın sonunda(*) beklenmedik bir gelişmeye tanık olduk. AK Parti ve MHP’ne mensup bir grup milletvekili, 31 Mart 2020 tarihinde, Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, İnfaz Kanunu başta olmak üzere toplam 11 kanunda değişiklik yapan (70 maddelik) Kanun Teklifini meclise sundu. Meclis Adalet Komisyonunda beş maddede değişiklik yapılıp kabul edildikten sonra, 7 Nisan’da meclis genel kuruluna geldi. Meclis genel kurulunda yapılan ve geç saatlere kadar süren görüşmelerin ardından, 14 Nisan’da oylanarak kabul edildi. Cumhurbaşkanının onayını takiben 7242 Sayılı Kanun, 15.04.2020 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle, cezaevlerinde bulunanlar (terör suçları, örgütlü suçlar, kasten adam öldürme, cinsel istismar, uyuşturucu, mükerrer suçlar hariç) yaklaşık 130.0000 kişi, cezaların infazında yapılan indirim, şartlı salıverme, denetimli serbestlik, corona tehdidi nedeniyle cezasını konutunda çekmek üzere izin kapsamında serbest bırakıldı.

Muhalefet partileri (gerekçeleri farklı da olsa) bu kanun teklifi meclise sunulduğu andan itibaren itiraz ettiler. Mecliste yapılan görüşmeler sırasında, (kendilerine söz verildiğinde gündem dışı konuşma, her madde için değişiklik önergeleri, genel kurulda milletvekili sayısının yetersiz olduğu iddiasıyla sayım yaptırmak suretiyle) görüşmeleri engellemeye uzatmaya çalıştılar. Ana muhalefet Partisi CHP, gerek yasanın müzakereleri aşamasında ve gerekse kanunun yürürlüğe girmesinden sonra, bu kanunun iptali için Anayasa Mahkemesine başvuracağını açıkladı. Anayasanın 150.maddesine1 göre, ana muhalefet partisi (CHP) ile meclis üye tam sayısının beşte biri (120 milletvekili), bu yasanın iptali için anayasa mahkemesine başvurabiliyor. Yine Anayasanın 151.maddesine göre, bu başvurunun, yasanın resmi gazetede yayınlandığı tarihten itibaren 60 gün içinde yapılması gerekiyor. HDP ve İYİ Parti milletvekillerinin ortaklaşa hareket ederek iptal dava açmaları siyaseten mümkün olmadığı gibi, milletvekili sayıları da (99 milletvekili), iptal davası açmaya yetmiyor. Bu yasaya karşı sadece CHP dava açabiliyor, 15 Hazirandan önce Anayasa Mahkemesine başvuracaktır. Anayasa Mahkemesinin, bu konuda nasıl bir karar verebileceğini değerlendirmeden önce, iktidarı, böyle bir yasayı hazırlamaya iten sebeplere değinmek gerekiyor.

Türkiye siyasi tarihinde, af kanunları (genel veya özel af) ile şartlı salıverme veya ceza infaz yasasına istinaden indirim dönemlerinde yaşanan tartışmalara göz attığımızda, toplumun bu tür tasarrufları benimsemediğini söyleyebiliriz. Esasen hukuk devleti kurallar düzenidir ve bu kurallara uymamanın yaptırımları vardır. Suç işleyen cezasını çeker. Bu kişilerin suç teşkil eden eylemlerinin cezasız kalması, hukuk düzenine ve adalete olan güveni sarsar. Siyaseten de, bu kanunu çıkaran iktidarları yıpratır. (Serbest bırakılanların ve yakınlarının, kendilerini serbest bırakanlara oy vermesi sadece varsayımdan ibarettir.) AK Parti toplumun beklentilerini yakından takip ettiği için, tek başına iktidara geldiği 2002 yılından 2020 yılına kadar, cezaevlerinde bulunanlara af veya ceza indirimini gündemine almadı. 28 Şubat darbe sürecinde, masa başında kurulan (sözüm ona) terör örgütü iddiasıyla yargılanıp (!) ağır hapis cezalarına mahkum edilen yüzlerce mağdur cezaevelerinde olduğu halde, böyle bir yola başvurmadı. Bundan üç yıl önce, Cumhur ittifakının ortaklarından MHP’nin bu konudaki sözlü talebini ve 2018 yılında meclise sunduğu kanun teklifini uygun görmedi. Bu durum, AK Parti’nin affa veya ceza indirimine sıcak bakmadığını gösteriyor.

Durum böyle ise, AK Parti, (tam) on sekiz yıl sonra böyle bir kanunu niçin gündemine aldı? Bunun temel sebebi, (çok sayıda yeni cezaevi inşa edilmesine (2) rağmen) cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının, cezaevlerinin kapasitesinin epey üzerine çıkmasıdır. Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, 1 Mart 2020 tarihi itibariyle, 235.000 kapasitesi olan cezaevlerinde (257.000’i hükümlü, 43.000’i tutuklu olmak üzere), 300.000 tutuklu ve hükümlü bulunuyordu. Türkiye’nin içinde bulunduğu olağanüstü durumu, ABD’nin (devletin kılcal damarlarına sızan) FETÖ terör örgütü vasıtasıyla “hükümeti devirmeye” yönelik operasyonlarını, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü ve FETÖ, PKK ve İŞİD terör örgütüne yönelik soruşturma ve kovuşturma kapsamında, tutuklanan ve mahkum edilen (yaklaşık) 37.000 civarında örgüt mensubu, bu sayıyı daha da artırmıştır. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının artmasında, ekonomik, sosyal, siyasal, terör örgütlerinin eylemlerini artırmasının etkisi olmakla birlikte, ana sebebi, 2005 yılında yapılan ceza reformudur!

2005 yılından önce, yürürlükte bulunan 765 sayılı (eski) ceza kanunu, 1412 sayılı (eski) ceza muhakemesi usulü kanunu yürürlükten kaldırılmış, 5237 sayılı (yeni) ceza kanunu ve 5271 sayılı (yeni) ceza muhakemesi kanunu yürürlüğe girmiş, infaz kanunlarında önemli değişikler yapılmıştır. 765 Sayılı (eski) ceza kanunu döneminde, (kabaca) davaların yarısı beraatla sonuçlanmakta, kalanın yarısı zamanaşımı ve şikayetten vazgeçme nedeniyle düşmekte, dörtte birinde de mahkumiyete karar verilmekteydi. Mahkemeler, mahkumiyetine karar verilenlerin bir kısmının cezasını ertelemekte, bir kısmının hapis cezasını para cezasına çevirmekte, hapis cezasına mahkum edilenler de, cezanın üçte birini yatıp tahliye olmaktaydı. 2005 yılında, cezaevlerinde, (29.445 hükümlü ve 26.425 tutuklu olmak üzere) 55.870 kişi olduğunu belirtelim. 2005 yılında, ceza sisteminde (ceza kanunu, ceza muhakemesi kanunu, infaz kanunu) köklü değişikler yapıldı. Zamanaşımı süresi uzatıldı, cezalar artırıldı, cezaların infaz süreleri artırıldı, cezaevinde kalma süresi ikiye katlandı. Buna kolluk gücüne yapılan takviyeleri (suçluların daha fazlasının yakalanmasını), yargıya yapılan takviyeleri (yargılama sürelerinin kısalmasını), teknolojideki gelişmeleri ve suçu önlemeye yönelik sosyal politikaların etkisizliğini eklediğimizde, tutuklu ve hükümlü sayısının neden arttığını anlayabiliriz. Ceza sistemini havuza benzetecek olursak, havuza giren su miktarı ile havuzdan çıkan su miktarının denk olması gerekir. Yeni ceza sistemi, havuzun suyunu tahliye eden bazı delikleri tıkarken, bazılarını daraltırken, havuza giren su miktarını artırdı. Bu da havuzun dolmasına ve taşmasına neden oldu. O tarihte yeni bir sistem inşa edilirken, simülatör vasıtasıyla (beşer yıllık periyodlarla) geleceğe yönelik bir hesaplama yapılsaydı, böyle bir sorun olmazdı. AK Parti, 7242 sayılı kanunla, infaz süresini azaltarak, 2005 yılından önceki sisteme geri dönüyor. Şartlı salıverme süresini uzatarak cezaevlerinde geçici bir rahatlama sağlıyor. Mevcut sistem yeniden gözden geçirilip kalıcı çözümler üretilmezse, bu sorun önümüzdeki dönemde tekrarlanmaya devam edecektir.

Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının bu kadar artmasının ana nedeni 2005 yılındaki ceza reformunu hazırlayan “teknik kadro” olsa da, bu konudaki sorumluluğun siyasi iradede olduğu açıktır. Başlangıçta MHP’nin ceza indirimi talebini dikkate almayan AK Parti, bu teklifi gündemine almak zorunda kalmış, bu sorunu, infaz sisteminde kalıcı düzenlemeler yaparak çözmeyi amaçlamıştır. Kanun taslağı üzerinde çalışmalar devam ederken, corona virüsü (covid-19) ortaya çıkmıştır. Mart ayının ortasından itibaren bu virüsün Türkiye’de artmaya başlaması, (bu virüsün cezaevlerine sıçrayıp) on binlerce tutuklu ve hükümlünün ölüm riski, bu kanunun bir an önce meclise sunulmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu kanun, ceza reformu sırasında yapılan bir hatayı düzeltmeye yönelik olsa da, yüz binden fazla tutuklu ve hükümlünün tahliyesiyle birlikte, infaz sisteminde yapılan olumlu düzenlemeler değil, serbest bırakılan hükümlülerin işledikleri suçlar ve bu suçların mağdurları tartışılmaya başladı. AK Parti, önümüzdeki yıllarda böyle bir durumla karşılaşmak istemiyorsa, “ceza sistemini” yeni baştan ele almalı, bunun için suçları önlemeye yönelik sosyal politikaları devreye koymalı, ceza kanunlarındaki cezaları makul seviyelere indirmeli, (acilen) alternatif çözüm yollarını devreye sokmalı, cezaevindeki suçluların ıslahına önem vermelidir.

Ana muhalefet Partisi CHP, önümüzdeki günlerde bu kanunun bazı hükümlerinin iptali amacıyla Anayasa Mahkemesine başvuracak. Anayasa Mahkemesi’nin nasıl bir karar verebileceği tartışılıyor. Biz de, bu konuda görüşlerimizi açıklamaya çalışacağız. Ancak değerlendirmeye geçmeden önce, Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisinin çerçevesini çizmemiz gerekiyor. Zira yürürlükte bulunan Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nin denetim yetkisini sınırlıyor. Anayasanın 148.maddesine göre; “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler (Ek İbare: 7.5.2010 5982/18) ve bireysel başvuruları karara bağlar. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler.” Bu hükme göre, Anayasa Mahkemesi, 7242 sayılı yasayı şekil ve esas yönünden denetleyebilir. Şekil denetimi, oylamanın şekli ve nisap, esas denetimi ise kanunun anayasada yazılı olan hükümlere aykırı olup olmamasıyla sınırlıdır.

Muhalefet partileri, gerek bu yasanın meclisteki görüşmeleri sırasında, gerekse meclis dışında, bu kanununun “af kanunu” niteliğinde olduğunu, Anayasanın 87.maddesine göre, af kanunları için meclisin üye tam sayısının beşte üçünün (360 milletvekilinin) kabul oyunun gerektiğini, bu kanun için mecliste yapılan oylamada anayasada belirtilen nisap olmadığından, şekil yönünden bu yasanın iptali gerektiğini belirtiyor. Buna ilaveten, bu kanunda tutuklu ve hükümlüler arasında ayırım yapıldığını, bunun da anayasada eşitlik ilkesine aykırı olduğunu iptali gerektiğini belirtiyor. Anayasa Mahkemesinin bu konuda nasıl bir karar verebileceği konusunda görüş beyan edebilmek için, Anayasa Mahkemesinin yapısına ve bundan önceki yıllarda vermiş olduğu içtihatlarına (kararlarına) bakmamız gerekiyor. Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasasıyla getirilen bir vesayet kurumudur. Asli görevi, vesayet sistemine zarar verecek girişimlerin önünü kesmek, uygun görülmeyen yasaları iptal etmek, resmi ideolojiye aykırı olan siyasi partileri kapatmaktır. 2010 yılında yapılan kapsamlı anayasa değişikliğiyle, Anayasa Mahkemesinin yapısı değişmiş, yeni üyeler atanmış, görece çoğulcu bir yapıya, bağımsız ve tarafsız bir yargılama imkanına kavuşmuştur. Mahkemelerin sadece (derin güçlere) vesayet odaklarına karşı değil, iktidara karşı da tarafsız ve bağımsız olması gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin son yıllarda, hükümetin hoşlanmadığı kararlara imza atması, bu mahkemenin, tarafsız ve bağımsız bir sistemi inşa etmeye çalıştığını gösteriyor.

Anayasa Mahkemesinin vereceği kararda, yarım yüzyılı aşan içtihatları da büyük önem taşıyor. Zira bu kanundan önce, ceza indirimine, şartlı salıvermeye yönelik birçok kanun (12.04.1991 tarih, 3713 sayılı TMK, geçici maddeleri, 28.08.1999 tarih ve 4454 sayılı Basın yoluyla işlenen bazı suçların ertelenmesine dair kanun, Rahşan Ecevit’in önerisiyle çıkarılan, 21.12.2000 tarih ve 4616 sayılı, devlete karşı işlenen suçlar dışındaki suçlara erteleme veya şartlı salıverme kanunu) çıkarılmış, bu kanunların bazı hükümlerinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur. Anayasa mahkemesi bu başvurular hakkında çok sayıda karar vermiş, oldukça zengin bir içtihat oluşmuştur. Anayasa Mahkemesinin, bundan önce vermiş olduğu kararlara uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte, bu kararları görmezden gelmesi de düşünülemez. Bu kanun aleyhine iptal başvurusu yapıldığında, Anayasa Mahkemesi, önce bu kanunun “af kanunu” niteliğinde olup olmadığını belirleyecek, bundan sonra, bu kanundaki hükümlerin, anayasada belirtilen hükümlere aykırı olup olmadığını belirleyecektir.

Burada, teknik detaylara girmeden, okuyucuyu yormadan, Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda vermiş olduğu kararlara örnekler vereceğim. Üzerinde durmamız gereken ilk husus, bu kanunun af kanunu niteliğinde olup olmadığıdır. Anayasa Mahkemesi’nin, bundan önceki kararlarını dikkate aldığımızda, ceza indirimi ve şartlı salıverme düzenlemelerini af kapsamında değerlendirmediğini görüyoruz. 4616 sayılı kanunda bazı iptal kararları, yasada açıkça belirtilen 10 yıllık ceza indirimine yöneliktir. 7242 sayılı kanunda, infaz süresinin azaltılması (eski sisteme dönüş), şartlı salıverme ve denetimli serbestlik süresinin uzaltılması, corona virüs tehdidi nedeniyle “izin” söz konusudur. Anayasa Mahkemesinin bundan önceki içtihatlarını esas aldığımızda, bu kanun af yasası olarak nitelendirilemez. Bu nedenle başvurunun, şekil yönünden reddedileceğini söyleyebiliriz.

Anayasa mahkemesinin anayasaya aykırılık yönünden denetimine gelince, anayasa mahkemesinin bu konudaki denetimi de anayasadaki hükümlerle sınırlıdır. Anayasa Mahkemesi, bir kararında bu durumu açıkça ortaya koymaktadır: “Anayasa’nın 38.maddesinde ceza hukuku alanında yapılacak yasal düzenlemelerde yasa koyucunun suç ve cezalara ilişkin uyması zorunlu temel ilkeler belirlenmiştir. Bunlar, işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasanın suç saymadığı bir eylemden dolayı kimsenin cezalandırılmayacağı, kimseye suçu işlediği zaman yasada suç için konulmuş cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceği, ceza ve ceza yerine geçen güvenlik önlemlerinin ancak yasa ile konulacağı, suçluluğu yargıç kararı ile saptanıncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı, (…) ceza sorumluluğunun kişisel olduğu ve genel zor alım cezası verilemeyeceği” gibi ilkelerdir.

Anayasa’da bu sayılan kurallar dışında ayrıca buyurucu veya yasaklayıcı bir kural bulunmadığından, suçlar ve cezalar hakkında gerekli gördüğü önlemleri almak yasa koyucunun yetkisi içinde kalmaktadır. Anayasa suç ve cezaya ilişkin olarak belirlediği bu ilkeler dışında kalan, özellikle ne tür eylemlerin suç sayılacağı, suç sayılan eylemlere ne kadar ve ne tür ceza verileceği, nelerin cezayı ağırlaştıracağı veya hafifletici neden sayılacağı gibi konularda bir kural koymamış, bunların saptanmasını yukarıdaki ilkeler içinde yasa koyucuya bırakmıştır. Şu halde yasa koyucu Anayasa’ya göre kendi yetki alanına giren bu konularda takdir hakkına sahiptir. Bu yetkiyi kullanırken Anayasa’nın 17. ve 38. maddelerindeki ilkeleri, suçların ağırlık derecelerini ve yeniden suç işlenmesini önlemek ve suçluyu ıslah amaçlarını da gözetecektir.

Suçlar ve cezalar açısından konulan bu ilkelerin ceza sistemini tamamlayıcı bölümünü oluşturan infaz hukukunda da geçerli olacağı, dolayısıyla “şartlı salıverme” kurumunun şartlarının belirlenmesinde de göz önünde tutulması gerekeceği kuşkusuzdur. Yasa koyucu şartla salıvermenin koşullarını, örneğin yararlanma sürelerini, kimi suçlardan mahkûmların bundan yararlanıp yararlanamayacaklarını, ya da farklı biçimde yararlanabileceklerini, zaman içerisinde toplumun gelişmesine göre, serbestçe takdir edebilecektir“. (Anayasa Mahkemesi, E. 1989/35; K. 1990/22 sayılı kararı) (R.G. 21 Mart 1991, No: 20321, s. 24):

Anayasa Mahkemesi, denetim yetkisini anayasadaki hükümlerle sınırlı tutmakta, anayasada açıkça yer almayan hususların, yasa koyucunun takdirinde olduğunu belirtmektedir. Anayasa Mahkemesi 13.03.1979 tarih ve 1979/14 sayılı kararında da, şartlı salıvermede farklı uygulamaya yol açan itiraz konusu hükmün Anayasaya aykırı olamayacağı yorumunu yapmış ve: “Şartla salıverilme koşullarında yapılacak genel bir düzenleme ile, müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olanların şartla salıverilmeden yararlanabilmeleri için çektirilmesi zorunlu ceza süresinde herhangi bir değişiklik, yapılmaksızın, muvakkat özgürlüğü bağlayıcı cezalara çarptırılanların şartla salıverilmesinde çektirilmesi gerekli ceza süresi, örneğin, hükümlülük süresinin l/2 sine düşürülebilecektir. Bu doğrultuda yasal düzenlemenin eşitlik ilkesine ters düşmeyeceğine kuşku yoktur. Çünkü böyle bir değişikliğe, uygulamadaki aksaklıkların giderileceği ve daha olumlu sonuçlara ulaşılacağı varsayımı ile gidilecek, böylece yeni yasanın yürürlükteki düzeni iyileştirme amacı, yapılan değişikliğin haklı nedenlerini oluşturacaktır” Denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, farklı suçlar arasında farklı düzenlemeleri, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olarak değerlendirmemiştir. Örneğin; “3713 Sayılı Terörle mücadele Kanununun geçici 4.maddesinin c) fıkrasının iptali istemiyle açılan davada;3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun Geçici 4.maddesinin (c) bendinde belirtilen suçları işleyenler için özel salıverme şartlarının öngörülmesi Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında belirtildiği gibi, yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen eşitlik mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, haklı nedenlerin ve ayrı konumların bulunmaması durumunda uygulanacak bir ilkedir.” denilerek, başvurunun reddine karar vermiştir. (Anayasa Mahkemesi Kararı – GK, E. 1992/42 K. 1992/53, T. 22.12.1992)

Başka bir kararında, “Şartlı salıvermede geçici 1.maddedeki ceza ölçütünden ayrılarak geçici 4.maddede suçun türüne göre infaz sürelerinden farklı indirimler getirilmesi Anayasanın 10. maddesindeki eşitlik kuralına aykırılık oluşturmaz. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına göre yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez.” (Anayasa Mahkemesi, 8.10.1991 günlü, Esas: 1991/34, Karar: 1991/34 sayılı kararı) “Anayasa’nın 10.maddesindeki eşitlik, mutlak anlamda bir eşitlik olmayıp, haklı nedenlerin bulunması durumunda farklı uygulamalara olanak veren bir ilkedir. Gerçekten de, durum ve konumlardaki farklılık, hukuki statülerdeki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kurallar ve değişik uygulamalar getirir” (1989/35, 1990/22, 19.7.1990 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı, RG. 21.3.1991, sayı: 20821, s. 25). Anayasa Mahkemesi, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 110.maddesinin (2) numaralı fıkrasında yer alan “kadınlar” ve “65 yaşın üstündekiler” için farklı bir infaz düzeni getirilmesini anayasanın eşitlik ilkesine aykırı görmemiştir. (Anayasa Mahkemesi Kararı – GK, E. 2005/86 K. 2010/111 T. 8.12.2010)

Anayasa Mahkemesi bir kararında, “Yasa önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.” (Anayasa Mahkemesi Kararı – GK, E. 2002/70 K. 2004/56 T. 6.5.2004)

Anayasa Mahkemesi, cezalara üst sınır getiren (ve yüzlerce yıl hapis cezasına mahkum edilmesi gereken bir sanığın serbest kalmasına sebebiyet veren) TCK 77/1 maddesinin iptali istemiyle itiraz yoluyla açılan bir davada, bu konunun yasa koyucunun takdirinde olduğunu belirterek başvurunun reddine karar vermiştir. (Anayasa Mahkemesi Kararı – GK, E. 2003/55 K. 2006/88 T. 27.9.2006) Suç tarihinde 18 yaşından küçük bir sanığa zorunlu olarak müdafi atanırken, mağdura müdafii atanmamasını anayasanın eşitlik (10.madde) ve 38.maddesine aykırı olduğuna yönelik iptal başvurusunda, “Yasa önünde eşitlik ilkesi” hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.” (Anayasa Mahkemesi Kararı – GK, E. 2002/70 K. 2004/56 T. 6.5.2004)

Bu kanuna yönelik eleştiriler kabaca, 7242 sayılı kanunun 50.maddesiyle, denetim süreleri 3 yıla (bazı hallerde 4 yıla) kadar uzatıldığı halde, terör suçları ve bazı suçların bundan yararlandırılmaması, 52. maddesi ile 5275 sayılı Kanunun geçici 6.maddesinin ilk fıkrasında değişiklik yapılarak (bazı suçlar hariç) bir yıllık denetimli serbestlik süresinin üç yıla çıkarılması, 53.maddesiyle Covid-19 salgını sebebiyle, açık ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler ile denetimli serbestlik tedbiri uygulanan hükümlüler,in 31/5/2020 tarihine kadar izinli sayılması ve bu sürenin her defasında iki ayı geçmemek üzere 3 kez uzatılabilmesidir. Bana göre, (bu kanunda) yasa koyucunun tek hatası, cezaların infazında, benimsenmiş ve kabul gören ikili sistemden vazgeçerek, (¾, 2/3, ½ gibi) üçlü bir sisteme geçmesidir. Yasa koyucu, bazı suçların cezasını yetersiz görüyorsa bunu artırabilir. Bazı suçlarda, cezayı artırmak yerine, (suçlunun kişisel durumunu/ıslahını dikkate alınmaması gereken) infaz süresi artırılarak cezanın artırılması, adaletsiz sonuçlara yol açabilir.

Yukarıda açıkladığımız birkaç örnek, 7242 sayılı kanunda, suçlar arasında ayırım yapılmasının, bazı suçların infaz sürelerinin farklı düzenlenmesinin, kadın hükümlüler için farklı düzenlemeler yapılmasının, hükümlülerin şartlı salıverilmesinin, corona virüsü tehdidi nedeniyle hükümlülere belli süre izin verilmesinin anayasaya aykırı olmadığını gösteriyor. Anayasa Mahkemesi, kendi içtihatlara bağlı kalırsa, başvuruların tümünü reddetmesi gerekir. Esasen, iptal başvurusunda bulunanların Anayasa Mahkemesinin bu konudaki içtihatlarını bilmemesi imkansızdır. Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusunda bulunmalarının temel sebebi, muhalefet cephesindeki dayanışmayı tahkim etmek, diğer sebepleri ise, Anayasa Mahkemesi’ni baskı altına almak, serbest bırakılanları gündemde tutmak suretiyle iktidarı yıpratmaya çalışmaktır. Anayasa Mahkemesi’nin vesayet dönemindeki üyeleri, akla zarar kararlara imza atmakta tereddüt göstermezken, yeni üyelerinin bu kadar cesaretle hareket edebileceğini zannetmiyorum. Muhalefet cephesinin ve medyasının, mahkemeye yönelik eleştirilerden etkilenecekler, sınırlı da olsa, iptal kararı vereceklerdir. Bu arada, Anayasa Mahkemesi bu kanunun bazı hükümlerinin iptaline karar verse bile, anayasa mahkemesinin iptal kararları geçmişe yürümediğinden, tahliye edilenlerin yeniden cezaevine girmesi gerekmeyecektir.

(1)1982 Anayasası, 5. İptal davası

MADDE 150. Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, iktidar ve ana muhalefet partisi Meclis grupları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir. İktidarda birden fazla siyasi partinin bulunması halinde, iktidar partilerinin dava açma hakkını en fazla üyeye sahip olan parti kullanır.

(2) 2006 ile 2010 yılı arasında 100.662 kapasiteli toplam 118 yeni cezaevi, 2010-2015 yılında (bir kısmı kapasite artırımı niteliğinde ek binalar) olmak üzere 9.482 kapasiteli 34 cezaevi inşa edilmiştir. 2016 yılında cezaevi kapasitesi 189.269 a yükseltilmiştir. (TBB İnsan Hakları Merkezi, 2015-2016 Cezaevleri Raporu)

(*) Mart, 2020



YAZARLAR