Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


Ahlaki Bozulmanın Kronikleşmesi

Yazarımız Halil ÇİFTÇİ'İN "YENİ" YAZISI...


Her sabah bir umutla yola çıkan insanımız öz değerlerini birer birer tüketiyor. Kayboluyor Adem’i Adem yapan vasıflar. Evlerimiz, sokaklarımız ve mahallelerimiz birer günah iklimine teslim olmuş durumda. Sıradanlaşıyor kötülükler, iyilikler törpüleniyor hoyratça yaşadığımız üç günlük hayatta. Hesap günü sanki hiç gelmeyecek, ölüm çok uzaklarda birer meçhul gibi görülüyor. Bir toplumun ahlaksızlık ile yoğrulduğu ve önü alınmaz travmalara gebe olduğuna şahit oluyoruz.

Türkiye gündemi kendi iç meseleleri ile meşgul iken çevremizdeki zulüm ortamı bizi bir türlü temel sorunlara yönelmemizi engelliyor. Siyasi alanda yaşanan gel-gitler, coğrafi olarak içine düştüğümüz politik manevralar, ülkenin ana gündemi olması gereken ahlaki bozulma gerçeğinden bizi uzaklaştırıyor. Bir türlü çözüm bulunamayan sorunlar artık kronik bir hal aldı. Sorun ortada apaçık gözler önünde defalarca cereyan etmesine rağmen kararlı bir siyasi irade ile engellenemiyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin ailenin temel dişlisini kilitler hale getirmesi ile beraber sorunlar katlanarak devam ediyor. Bu sorun temel de ebeveynlerin birbirlerinden uzaklaştıracak tecrit politikası ile işlerlik kazanıyor. Kırık kalpler, dağılmış aileler ve tarumar olmuş körpe çocuklar yalnızlığa sürükleniyor. İnsanlarımız yalnızlaştıkça mankurtlaşıyor. Yasaların dayattığı kalıplar insan fıtratından uzak olunca her gün yeni birine şahit olduğumuz vahşet manzaraları toplumun zihinine nakış nakış işleniyor. Zihinlerde yer edinen ön yargılar sayesinde güven toplumu olmaktan bizleri alıkoyuyor. Şüpheci ve bireysel hayat tarzının inşa edildiği bir toplum mühendisliği ile baş başa kalıyoruz.

Sorunların çokluğu kent hayatının varlığı ile ortaya çıktığı varsayılsa da aslında köyden kente doğru artış gösteren bir trend halinde artarak devam ediyor. Ülke gündemindeki temel sorunların çözümü için hiçbir düzenlemenin olmaması ve ferdi özgürleştirme adına yürürlüğe koyulan suni yasaların belli bir sınırının olmaması da ahlaki çözülmelerin, çürümelerin oluşmasına sebep oluyor. Bu bozulmaların başında eşcinsel bir hayat tarzının çeşitli yayın organlarında sıradanlaştırılması ve akabinde bazı sivil toplum örgütleri eliyle zamanla meşruiyet kazanması olmuştur. Yine ensest bir hayat tarzının çeşitli diziler (Aşk-ı Memnu, Fatma Gül’ün suçu ne?...) ile halkın kodlarına yerleştirilmesi ile beraber sıradan bir hal alması artık toplum tarafından yadırganmıyor. Bir dönem ülke gündeminde yer edinmeyen bu durum artık açık mekânlarda ve çeşitli platformlarda dile getiriliyor.

Diğer bir sorun pedofili/sübyancılık hadisesidir ki bu gün artık çok vahim bir sorun haline gelmiştir. İnsanlar artık hayatın hiçbir alanında küçük bir çocuğun başını okşayamıyor. Öğretmeler okullarda çocukların, otobüste yaşlı bir amca küçük bir çocuğu, ya da bir parkta torununu salıncakta sallayan birey, yanında bulunan diğer salıncaktaki başka bir çocuğu sallayamıyor. Merhametin ve insanlığın son adası olan ülkemizde anadolu feraseti bir çocuğu dahi koruyamaz ve emin kişilerin bulunmadığı algısı ile yeniden şekillendiriliyor. Emin olmadığımız bir Türkiye sosyolojisi batının tamda istediği bir durumdu. Ne yazık ki bugün tam kıvamında ahlaki yanları yozlaşmış, gelenekleri ortadan kalkmış suni yasalarla şekillenen bir ülke haline evirildik. Artık siyasilerin Batı’nın bireyselliği ve hazzı ön plana çıkaran kanunları bir kenara bırakarak, Nebevi ahlakın merkeze alındığı yeni bir nizam getirmesi elzem bir hal alıyor.

Her sabah uyandığımızda masum bir çocuğun veya masum bir insanın yok yere katledilmesi ya da tecavüze uğraması kabul edilmez bir boyuta ulaşmış vaziyette. Aile’nin bir şekilde baypas edilerek dizayn edilen toplumlarda her türlü sapık ilişkiler ve çarpık hayatlar oluşacağı gerçeği bugün bizi daha da hızlı düzenlemeler yapmayı zorunlu kılmaktadır. Siyasi yetki sahibi kişilerin ülkedeki ana problemin kaynağına inilerek kaybolmuş, biçare ve gayesiz bir neslin yeniden cihanşümul bir devlet otoritesi ile yola getirilmesi gerekmektedir. Hazzın ve hızzın rüzgârında deli danalar gibi bir oyana bir bu oyana saldıran ve patlamayı bekleyen insanların varlığı ancak devlet otoritesi ile sınırlandırılabilir.

Devletin bu yöndeki çalışmaları ile beraber sivil toplum kuruluşları da ahlaki bozulmaları önleyecek neslin ıslahı için gayret sarfetmelidir. Özellikle İslami çalışma yapan kuruluşların ana gündem maddelerinden birinin son dönemde hızlı bir artış gösteren ve ötekileştirilen insan grubuna ulaşması gerekmektedir. İhale peşinde koşan, maddi çıkar için sivil hareketlerde kendilerine bir yer edinen insanlar bu ülkedeki ahlaki bozulmanın ana müsebbibi durumundadır. Hz.Muhammed’in (s.a.v.)merhametini, Hz.Ömer’in adaletini, Hz.Yusuf’un hayalı duruşunu  anlatarak kendi içinde çelişki yaşayan bu insanların bir an önce bulundukları konumdan el çektirilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarında çalışmalar demogoji ile yürümez. Ancak yapıcı faaliyetler ile insanları temel ihtiyaçları giderilerek sağlanır. Bunların başında da hiç şüphesiz eğitim gelmektedir. Bilgi ile yoğurulan insanlar ancak düzgün bir şekil alır. Şimdilerde yaşadığımız travma da tam bu noktada düğümlenmektedir. Bilen konuşmuyor, konuşanda ne yazık ki bilmiyor. Üniversitelerde çeşitli çalışmalar yapan yetkin bilim insanları çeşitli mecralardan gelen baskılar sebebi ile toplumdaki ahlaki bozulmalara karşı bir söylev geliştiremiyor. En yetkin kişiler susuturulunca “Ayaklar Baş, Başlar da Ayak” oluyor ve bilge kişilerin fonksiyonunun zayıflatılmasıyla toplumun mahvına yürünüyor. Toplumdaki yaşam özgürlüğü yetkin kişilerin konuşma özgürlüğü kadar ehemmiyet taşımıyorsa çöküş başlamıştır. Ahlaki düşüncenin ve ilahi bilginin özğürce konuşulabildiği toplumlar esaret zincirlerinden kurtularak özgür olur.



YAZARLAR