Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Faysal Mahmutoğlu


Ahlak Polisi ve Mahsa Emini

Faysal Mahmutoğlu'nun "yeni" yazısı...


Ey şehir müftüsü! Senden verimliyiz / Bu sarhoşlukla senden daha ayığız biz/ Biz üzüm kanı içeriz sen halkın/ İnsaf et de söyle hangimiz kan içiciyiz?”  Ömer Hayyam

Adolf Hitler yargıçlarına şu emri vermişti: “Sizin karşınıza gelen kişi ya da kişiler suçludurlar. Siz burada yasa maddesine bakmak, tanık aramak, kanıt bulmak zorunda değilsiniz. Sizin göreviniz, ’şimdi burada Führer otursa ne karar verirdi?’ diye düşünüp karar vermektir.” Yargıçlar da ona göre karar vermişlerdir. Gestapo’nun getirdiği herkes suçlu olarak kabul görmüş, Nazizm’e karşı çıkan herkes düşman ve suçlu.

Aslında bu uygulama, tüm otoriter yönetimlere teşmil edilebilir. Muhalifler ya vatan haini olarak lanse edilir ya da düşman.

Anne ve babamızı seçmediğimiz gibi hangi coğrafyada dünyaya geleceğimizi de seçemiyoruz. Bazı ülkelerde dünyaya gelmek cehennemde doğmak gibi bir şey. Çin, Kuzey Kore, Taliban Afganistan’ı ve günümüzdeki İran böyle ülkelerdir. Oslo’da doğmak ile Kabil’de doğmak aynı şey değil.

İran’ın Saqez kentinde yaşayan 22 yaşındaki Kürt kızı Mahsa Emini, akrabalarını ziyaret etmek için ailesiyle birlikte 13 Eylül Salı günü Tahran’a gitmişti. O günün son günü olduğunu bilmeyerek. Ahlak polisi tarafından giyinme şekli bahane edilerek gözaltına alındı.

Mahsa’nın yanında bulunan erkek kardeşinin itirazı üzerine polisler, Mahsa’yı “bilgilendirme dersi” için götüreceklerini ve bir saat sonra serbest bırakacaklarını söylemişlerdi. O bir saat hiç bitmedi…

Mahsa’nın darp edildiği için karakolda fenalaştığı ve ambulansla hastaneye götürüldüğü öğrenilmişti.  Doktorlar genç kadının ağır beyin hasarı aldığını ve kalp krizi geçirdiğini söyleyerek komaya girdiğini bildirmişlerdi. Mahsa üç gün sonra 16 Eylül’de yaşamını yitirdi. Rejim ve aparatları işkenceyi reddederek, bir merkezden çarşaflı bir kadının fenalık geçirdiği görüntüsünü servis ederek ölümün kalp krizinden olduğunu iddia etse de ailesi, olay esnasında Mahsa’nın yanında bulunan görgü tanıkları ve komadaki resimleri bunu yalanlamaktadır.

O günden bu yana İran’ın dört bir yanında, 146 şehirde kadınlar başörtülerini yakarak, saçlarını keserek, “Jin, Jiyan, Azadi!” (Kadın, Yaşam, Özgürlük!) sloganı eşliğinde eylem yapıyorlar. İranlılar ayakta, ülkenin dört bir yanında özgürlük çığlıkları yükseliyor, dalga dalga büyüyor. Kadınlar, kızlar başı çekiyor. Kadınlar saçlarını bayrak yaptılar. Kimi saçını kesiyor, kimi meydanlarda başörtülerini yakıyor.

Kürtçede saçını kesen kadına “porkur” denilir. Saçı kesik olan yas tutandır. Özellikle 2014 yılında Şengal’de IŞİD’in yaptığı soykırım sırasında tecavüze uğrayan Ezidi kadınlar saçlarını keserek acılarını dünyaya haykırdılar.

Tüm bu eylemleri işkenceyi, ölümü göze alarak sosyal medyada paylaşıyorlar. Devlet zoruyla “dindar nesil” yetiştirmeye çalışanlar bundan ders alır umarım.

Göstericilerin hedefi hükümet değil, rejimin kendisi. Gösterilerde Humeyni’nin, Hameney’in ve Kasimi’nin posterleri yakılıyor. Bu eylemlere Kürt, Fars, Azeri ve Beluci’lerin birlikte katılması İran’ın yeni bir yola girdiğinin işareti şeklinde yorumlanabilir.

Şimdiye kadar on binlerce kişi gözaltına alındı, ölü sayısı 70’ı geçti. İran polisi hedef gözeterek ateş açıyor. Gösterilerin simgesi haline gelen 20 yaşındaki Hadis Najafi isimli genç kız da polis tarafından altı kurşunla katledildi.

Molla rejimi, başörtüsünü kadınları ve halkı terörize etmenin temel aracı olarak kullanıyor.

Adeta şiddet ve halka zulmetme üzerine kurulu ahlak polisi (Gaşte Erşad), 2006 yılında Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde kuruldu. Şii doktrini üzerinden bir toplum inşa etmeye yönelik kurulan ahlak polisi, kadınların yaşam alanlarını daraltan bir baskı aracı olarak işlev görüyor. Sokakta ahlak, namus ve din bekçiliği yaparak molla rejiminin yarattığı işsizliği, yoksulluğu, sefaleti ve   hukuksuzluğu örtmeye çalışıyor.

Ancak rejimin ‘devrim ihracı’ ve ‘dört başkente hükmetme arzusu’ doğrultusunda sürdürdüğü politikanın giderek kabaran faturası ve yaşam koşulları giderek kötüleşen halkın hoşnutsuzluğu, tepkinin giderek artmasına neden oluyor.

İrşad adı altında kadınları aşağılama, kırbaçtan hapse varan cezalandırma, direnenlere işkence ahlak polisine öfkeyi artırıyor.

İran’daki toplumsal ve ahlaki çürümenin baş mimarı baskıcı totaliter molla rejimidir.

Bütün diktatörlerin ortak söylemi: ülkemizi dış güçler karıştırıyor. Reisî de BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada “Düşmanlar kaos çıkarmak istiyor.” diyerek gösterileri kara propagandayla kirletmeye çalışıyor.

İran’daki uygulamaları Türkiye’de bir dönem yaşanan başörtüsü yasaklarıyla mukayese etmek fevkalade yanlış. Türkiye’deki yasak başörtülü eğitim almak ve kamu kurumlarında çalışmayla sınırlıyken, İran’daki başörtü mecburiyeti tüm yaşam alanlarını kapsıyor.

Esasen ahlak polisi “güc’ü temsil ediyor. Rejim erki, kudreti kaybetme korkusuyla özgürlükleri bastırıyor, farklılıkları tehdit olarak görüyor. Kadının saç telini bile tehdit olarak algılıyor.

Dünya dijital olarak, global olarak, bilimsel olarak çağ üzerine çağ atlarken, İslam dünyası diye tanımlanan ülkelerin yönetimleri başta olmak üzere genel olarak Müslümanlar, İslam’ın temel ilkelerinin, emirlerinin ve hedeflerinin ortaya koyduğu öncelikli yükümlülüklerini terk ediyor ve kolay meşruiyet devşirebileceklerini düşündüklerini konuları veya sorunları ana gündemleri haline getiriyorlar. Bu tutumlarıyla da aslında toplumlarını İslam’dan uzaklaştırmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Din görünümlü bu zorbalık İran’ın iç meselesi olarak kabul edilemez. Müslümanların ahlaki, insani bir sorunudur. Ortada bir insan hakkı ihlali var. Tüm dünya izliyor. Tüm politik liderler kınamayla birlikte politik çıkarları doğrultusunda tepkilerini dile getiriyorlar. Bizimkilerin suskunluğu rejimin karakteriyle ilgili.

Maalesef dine en aykırı yönetimler sözde “dini” yönetimlerdir. Kendilerine tanrısallık rolü biçip, dokunulmaz görüp insanların iradesini sıfırlarlar ve “günah” ile “sevap” arasında seçim yapma haklarını ellerinden alırlar. Bunu da iktidarlarının bekası için yaptıklarını iddia ederler.

Yönetme yetkisini dinden aldığını iddia edenler, her devirde ve her coğrafyada kendi din yorumlarını dayatarak zulmettiler.

İslam dünyasındaki yönetimler her türlü eleştiriyi “hedef İslam” diye etkisiz kılmaya çalışıyor.  Hedef İslam değil despotizm.

İran’da Şah’ın despotik rejiminin yıkılmasında ve İslami rejimin kökleşmesine giden yolda kadınlar baş rollerde ve ön saftaydı. Miadını doldurmuş, çürümüş, içi boşaltılmış sözde İslam Cumhuriyetinin çözülüşüne ve belki de yıkılışına giden yolda da kadınlar ve gençler başrolde ve ön safta.

Son olarak devletin insanlara yaşam tarzı dayatması insan haklarına aykırıdır ve zulümdür.

İslam’ın özü adalet ve özgürlüktür. Müslüman yer yüzünde adaleti egemen kılmakla yükümlüdür. Müslüman aynı zamanda Sait Halim Paşa’nın tabiriyle “en yetkin insan olmak zorundadır”. Bu da ancak ahlak ve adaletle mümkündür, ahlak polisiyle değil.

İnternette rastladığım bir videoda Belucistan’da genç bir kadının duvara “Kürdistan’ın Jina’sı Belucistan’ın kalbindedir” yazması çok anlamlı ve değerli.

 

Kaynak: Farklı Bakış

YAZARLAR