Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Seyit Ahmet UZUN


AHİRET TEVHİDİ DÜŞÜNCENİN ZORUNLU SONUCUDUR

Seyit Ahmet Uzun'un yeni yazısı;


 

Tevhidi düşünce Allah’ın varlığı ve birliği inancının uzantısı olarak, O yüce varlığın asla kullarına zulmedici olmadığının, adaletin ve hakkın O’nun güvencesinde olduğunu kabul eden ilahi bir öğretidir. Tevhit, Allah’ın zatında ve sıfatlarında ortağı olamadığına samimi bir şekilde inanarak onun noksan sıfatlardan münezzeh olduğu inancıdır. İşte bu inançta O’nun haksızlığın her türlüsünden uzak olduğunu belirten ayet ise inancın temel ilkesidir.

“Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir.” (3/Al-i İmran, 182)

Bu temel ilke Kuran’ın Allah için belirlediği en önemli özelliklerdendir. Ancak bu yaklaşım insanların durduğu yere göre farklılıklar gösterebilmektedir. Yanlış temsiller bazen dinin ve Allah’ın yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır.

Bunun için dini temsil çok önemlidir.

İslam inancına antipatiyle yaklaşan birisi dünyada yaşanılan kötülüklerin, zulümlerin, haksızlıkların, şiddet ve cinayetlerin baş sebebi olarak Allah’ı görmektedir. Bunları engellemediği veya engellemek isteyip de gücünün yetmediğini düşündüğü için kötü ve aciz olarak değerlendirmektedir.

Bu düşüncede olanlar belki kendi açılarından haklı olabilirler. Çünkü bakış açıları inkâra odaklı olduğu için anlamaktan ziyade eleştireldir. Eleştirmek istediğinizde ise akıl eleştirecek birçok şey bulabilir. Bu bağlamda yapacağımız her açıklama reddedilecektir. Kurt kuzu hikâyesinde olduğu gibi bir defa kurt kuzuyu yemeye niyetlendiyse geçerli bir sebebe gereksinim duymayacaktır.

Bir kuzu dereden su içmektedir. Az yukarıda bir kurt belirir. Kuzuya ağzının salyalarını akıtarak bakmaktadır. “Hey sen niye suyumu bulandırıyorsun?” Kuzu şaşkındır.

“Efendim suyunuzu bulandırmam imkânsızdır. Ben aşağıda siz yukarıdasınız.” Kurt sinsi sinsi gülerek:

“Ya sen geçen sene bana küfredip kaçmıştın. O zaman kurtulmuştun. Bakalım bu sefer kurtulabilecek misin?” kuzu yine şaşkındır.

“Efendim ben geçen sene daha doğmamıştım. Nasıl olur da size küfredebilirim? Hem ben kötü sözü sevmem!” Kurt bakar ki olacak gibi değil. Bu sefer başka bir neden ileri sürer.

“Ya öyle mi? Peki sen benim suyumdan neden içiyorsun? Kim izin verdi sana?” der ve kuzuyu kaptığı gibi ormana kaçırır. Aslında inkârcıların durumu da kurttan farksızdır. İnkâr edecek ya mutlaka bir sebep bulacaktır. Kurt kuzuyu yiyecektir. Kendisince bir bahanesi olsun istemektedir. İnkârcılar da böyledir kendilerine hakikatler açıkça gösterilecek olsa bile bunu büyü ve sihir olarak değerlendirecek kadar inanç karşıtıdırlar. Bu hususu Kur’an şöyle açıklamaktadır.

“Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken onlar hala buna (Kur'an'a) inanmıyorlar. Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır" derler.” (15/Hicr, 13-15)

İnanmayanlar bu bakış açısının sonunda dünyada yapılan kötülüklerin önlenmesi için mücadeleden ziyade yapılan kötülükleri Allah’a atfederek insanlığı aklamak peşindedirler. İnsanlığın masumluğu için suçlu bir Tanrı!

“Ancak Kur’an bize insanlığın var oluş amacıyla ilgili temel bir ilkeden bahsetmektedir.

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter. O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (67/Mülk, 1-2

Allah ne güçsüzdür ne de zalimdir. O hayata bir anlam, insana bir değer, ölümden sonraya ise bir bedel vermiştir. İnsanlar bu dünyada yaptıklarının hesabını mutlaka verecektir.

Bu dünyada gücüne, saltanatına, makamına, şöhretine, nüfusuna güvenerek yaptıkları kötülükleri sümen altı edere ve zaman aşımına uğratarak hesaptan, cezadan kurtulacağını sananlar için ahiret mutlak adaletin gerçekleşme zamanıdır. Allah’ın varlığı ve birliği ilkesi bunu zorunlu kılar. Çünkü Allah yapılanların hesabını mutlaka göreceğini bildirmektedir.

As bin Vail bu zalimlerden birisidir. Habbat bin Eret ile arasında şöyle bir olay geçer.

Habbab bin Eret’in (radıyallahü anh), azgın müşrik Âs bin Vail’den bir miktar alacağı vardı. Doğal olarak onu alması gerekiyordu. Ancak Allah’a inanmakla birlikte O’nun birliğine yani Tevhit inancına sahip olmayan müşrik onunla alay eder ve dalga geçer.

“Muhammed’i inkâr etmedikçe alacağını vermem” dedi. Hazret-i Habbab;

“Vallahi ben, ölünceye kadar da öldükten sonra da Peygamberimi ret ve inkâr etmem. Her şeyden vazgeçerim, Ondan vazgeçmem” cevabını verdi.

Tevhidi iman Allah’ı hayatın merkezine koyduğu gibi O’nu yaşamın anlamı kabul eder. Müşrik, tevhidi mümine sorar;

“Öldükten sonra dirilecek miyiz?” Hazret-i Habbab;

“İnancımızdır elbette dirileceğiz. Ve herkes yaptığının hesabını verecektir.” Deyince, Allah inancı yaşamında bir şey değiştirmeyen müşrik, inançla alay eder şekilde;

“Öyle mi? Öyleyse benim de dirildiğim o zaman malım da evlâdım da olacak. Borcumu sana o gün öderim” dedi.

Tevhit inancı, insanın yaşamını bir bütün olarak etkileyip, ahirette yaptıklarımızın hesabını vereceğimizin bilincinde hareket etmemizi sağlar. Ama müşrikler gibi inancı nefsinin ve putlarının gölgesinde bırakanlar ahireti hiç dikkate almadan yaşarlar. O zalime ve onun gibilere cevap yücelerden gelir;

“Resûlüm! Âyetlerimizi inkâr eden ve "Muhakkak surette bana mal ve evlât verilecek" diyen adamı gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.  Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de bize yapayalnız gelir. Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet (vesilesi) olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! (Taptıkları), onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar.” (19/Meryem, 78-82)

Tevhit inancı ahiretin mutlaka gerçekleşeceğine ve herkesin birbirinden hakkını mutlaka alacağı ilkesini yaşamın merkezine koyar. Böylece bu dünyada bir şekilde gerçekleşmeyen adalet ahiret günü Allah’ın kudretinde karşılığını bulacaktır. Bununla birlikte toplumsal yaşamın ilgiye muhtaçların hakkını gasp edenlerin nelerle karşılaşacağı da çok açık bir şekilde belirtilmiştir.

“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” (4/Nisa, 10)

Allah mutlak adaletin sigortasıdır.

Allah’a inanan insan yaptıklarının hesabını vereceğinin bilincinde hareket eder. Çünkü ahirete iman tevhidi düşüncenin zorunlu sonucudur. Allah hiçbir zalimi asla cezasız bırakmayacağı gibi iyilikleri yapanları da mükâfatsız bırakmayacaktır.

“Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık.” (7/Araf, 165)

 



YAZARLAR