Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Beşir İSLAMOĞLU


AFET VE FELAKETLERE KARŞI TEDBİR İKİ TÜRLÜDÜR

Beşir İSLAMOĞLU; (CORONA VİRÜS ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME)


Kur’an okuduğumuzda, insanlık tarihi boyunca kendilerini yaratan Allah’a isyan edip azgınlaşan, Resüllerini yalanlayan, mesajlara kulak tıkayan, insanları köleleştiren, zulmeden, sömüren, dertlerine dermen olmayan, insan gibi yaşamalarına imkan sağlamayan ZALİMLERİN çeşitli afetlerle –depremlerle, kasırgalarla, şimşeklerle, taşlarla vs.- yok edildiğini görürüz.

Kayıtlara baktığımızda Milattan önce ve sonra 20. Yüz yıla kadar yüz milyonlarca ve 20. yüz yılda da yine yüz milyondan fazla insanın sadece çeşitli salgın hastalıklardan öldüğünü görürüz.

Mesela 1918-20 yıllarında dünya genelinde (küresel) gripten 75 milyon, 1957-58 de Asya gribinden iki milyon, 1968-69 da Hong-Kong gribinden bir milyon, 1960… Kongo havzasında HİV/AİDS’ten 30 milyondan fazla insanın öldüğünü görürüz. (Kay. Dr. Zeki Bayraktar)

Geçmiş toplumlara yönelik afetler ne kadar tabii (doğal) ise, günümüzde de aynı saiklerle bazı afetlerin olması doğaldır. Doğal dediğim şey, toplumların kaderidir. Yeryüzünde her şey ölçülüdür; bir kadere bağlıdır; düzensizlik yoktur. Sebep-sonuç (determinizm) sistemi her zaman geçerlidir. Toplumların da kaderi vardır. Nasıl yaşarlarsa, Allah katında öyle karşılık bulurlar. 

21. yüz yılın başlarında bulunduğumuz ilk çeyrekte, gerçekten geçmiş yüz yılları aratmayacak şiddette afetlerle yüz yüzeyiz. Savaşlar, sürgünler, virüsler, çekirgeler, depremler, tusunamiler, seller, yangınlar, yanardağlar, hastalıklar, her türlü kazalar, afetler… 

Dedim ya bu durum, toplumların kaderidir. Toplumların azgınlaşması halinde benzer afetlerle karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. Afet ve felaketler geldiğinde –özel durumlar hariç- herkesi önüne katıp götürür. 

Mesela Rabbimiz bir ayetinde konuyla ilgili şöyle buyurur: 

“Ey iman edeneler! Size hayat verecek olan Allah ve Resulünün çağrısına yüz çevirmeyin (duyarsız kalmayın)… Geldiği vakit, içinizden sadece zalim olanlara dokunmakla sınırlı kalmayacak olan bir azaptan sakının. Bilin ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal 24, 25)

Şimdi başımızı iki avucumuzun arasına alarak -sadece son yüz yılı- düşünelim. Allah’ın en güzel şekilde yaratıp, insana emanet ettiği evren ve içindekilerine ne kadar –hakça- sahip çıktık! 

Yeryüzünde her gün savaşlardan, sürgünlerden, göçlerden, açlıktan, susuzluktan, hastalıklardan, ilaçsızlıktan, doktorsuzluktan vs. yüz binlerce insan ölürken, dünya sermayesine ve yönetimine sahip olanlar, insanlığını unutarak duyarsız kalmaktadırlar. 

Altını çizerek belirtmek isterim ki evinden, yurdundan edilen, ailesinden koparılan milyonların feryadını, özgürlük yolunda denizlerde hayatını kaybedenlerin ızdırabını, kıyıya vuran çocuk cesetlerinin sızlayışını, evine ekmek götüremeyip intihar eden babaların gözyaşlarını, diri diri çöp kutularına atılan bebeklerin çığlığını, çöpten ekmek toplayan annelerin yürek acısını, her gün yüzlerce insanın açlıktan ölmesini ve daha önemlisi, her şeyini kaybeden yetimlerin “sizi Allah’a şikayet edeceğim” feryadını duyup çareler ortaya koymadıkça, onların da insanca yaşamalarına imkan sağlamadıkça, dünyada ve ahirette huzur bulamayız.

Suriyede açlıktan ölmek üzere olan çocuklar, “Allah’ım! Bizi cennete al da orada doyalım” feryadını kaç devlet başkanı ve sermaye sahibi duyarak karşılık verdi!

Küresel terörizmin yağdırdığı bombaların enkazı altında kalan,  yıkıntılar altında bile mahremiyetini korumaya çalışan ve “Amca fotoğrafımı çekme, üstüm müsait değil” diyen kız çocuğunun feryadına -Müslüman ülke olarak geçinen- kaç ülke sahip çıktı!

Evet, ufacık bir ikaz karşısında “çocuğumun psikolojisi bozuldu” diye terapistlere koşanlar, savaşın altında ezilen çocukları anlayamazlar. 

Herkes bilsin ki başta çocuklar olmak üzere tüm insanlar kendilerini güvende hissetmiyorlarsa, açlık, susuzluk, hastalıkla pençeleşiyorlarsa, yağdırılan bombaların altında cesetleri parçalanıyor ve yaşamlarını yitiriyorlarsa, öyle bir yeryüzünde insanlıktan bahsetmek akıldan yoksunluktur.

Birkaç aydır bir virüs felaketiyle neredeyse tüm ülkeler tehdit altındadır. Elbette küresel olan bu felakete karşı, tüm insanlar en köklü şekilde tedbirlerini almak zorundadır. Bu hususta ne yapmamız gerekiyorsa, tez elden hemen yapmamız kaçınılmazdır. 

İkinci ve de köklü bir tedbir vardır ki o da “insanca yaşama” tedbiridir. Tüm insanların, (hatta canlıların) hak ve adalet çerçevesinde özgürce yaşamalarına imkan sağlamak, bütün insanların –derece derece- sorumluluğudur. Bu ulvi sorumluluk, dünya durdukça sürekli taşınması gereken bir sorumluluktur. 

Tüm insanlar, bu ikinci tedbir hususunda elini taşın altına koymazlarsa, yeryüzünde ezilen insanların feryadını duymazlarsa, eğlenmek için hayvanlara her türlü işkenceyi reva görerek oyuncak haline getirenleri görmezse, (Avusturalya’da) su içme hakkını kullanan develeri su yüzünden hunharca öldürenlere göz yumarsa ve (Çin’de) kürk ticareti için hayvanları canlı canlı kürkünü yüzerek aldıklarında ses çıkartmazlarsa elbette bunun bedeli ağır olacaktır.

Demek ki ikinci tedbir dediğim husus, afat ve felaketler gelmeden önce, yeryüzünde adalet ve merhamet mekanizmalarını harekete geçirip mazlumları, ezilmişleri ve çaresizliklerle boğuşanları kurtarmaktır. Bunu yapmadığımız takdirde dünyanın dengesini bozmuş ve kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye atmış oluruz.

Bakınız aziz olan Allah bizlere şu hatırlatmada bulunuyor:

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettiklerinin sonucu olarak karada ve denizde tabii düzen bozulmaya başladı. Bunun neticesinde Allah da onlara, belki yaptıkları ifsatları fark edip vazgeçerler diye, yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını onlara yaşattıracaktır.” (Rum 41)

İşte o “tabbi düzeni” korumak (adalet ve merhametle muamele etmek), en başta alınması gereken bir tedbir ve insanlığın sorumluluğudur. Bu tedbire sağır ve dilsiz kesilenler (dünya müstekbirleri), bir virüs yüzünden bütün bir yerküresini ayağa kaldırdılar; zira bu virüs, varlık ve sınıf ayırımı yapmadan herkesi –kendilerini de- alıp götürecek güçtedir. 

Özetle belirtmek isterim ki sünnetullah denilen Allah’ın tabii düzenini (fiziksel, toplumsal ve biyolojik olarak) korumak zorundayız. Bunu korumadığımız zaman, afat ve musibetlerden kurtulamayız. Yeryüzünde adalet ve merhameti tesis etmedikçe, huzur bulamayız.

Dünyada öldürülen, memleketlerinden çıkartılan, aç ve açıkta bırakılan milyonlarca insan, virüsten ölen birkaç bin insan kadar yeryüzünde ses getirmiyorsa, insanları ayağa kaldırmıyorsa ve yardım edilmiyorsa, orada “tabii düzen” bozulmuştur. Tabii düzen bozulmuş ise, sen kendini kurtarsan ne yazar! Hatta “kendine bir ada satın alıp kendini kurtarmaya çalışsan” ki ne olur! 

Rabbimiz, “bir kayanın içerisine girseniz dahi ölüm gelir sizi bulur” buyururken, sorumluluk bilinciyle, izzetle yaşamaktan daha değerli ne olabilir!

Evet, kendi ellerimizle yaptıklarımızın sonucu olarak gün gelecek, yatların katların, sarı altınların, yeşil dolarların, özel jetlerle tatil yapmanın, milyarlar harcanarak keyfi alışverişlerin, serpme kahvaltıların, “96 parçalı yemek takımları ve robotların hediye” edilmesinin vs. pek bir değeri kalmayacaktır. 

Sorumluluk bilinciyle (takva ile) hareket edenlere selam olsun…

 



YAZARLAR