Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


ABD VE IRKÇILIK

Yazarımız Ümit Aktaş'ın, Özgün İrade Dergisi 2020 Temmuz (195.) Sayısında yayımlanan yazısı...


Başlangıçta adı “Doğu Hint Adaları” olan Amerika kıtasının isimlendirilmesi bile sömürgeciliğin izlerini taşır. Bir kıta bulunmuş, kanla vaftiz edilmiş ve adı “sömürgeciliğin keşif kolları” tarafından konulmuştur. Avrupalıların bir keşiften ziyade tesadüfe dayanan bu kıtaya ayak basışları -(kendileri açısından)yanlışlıkla, doğru yere çıkmışlardır ama-, hiç de hayırhah olmaz yerliler için. Milyonlarca yerli ya katledilir ya da Avrupalıların getirdikleri hastalıklarla yok olur. Boşaltılan nüfusun “köle emeği” açısından ikmali ise, milyonlarca siyahinin insanlık dışı yollarla bu “yeni kıta”ya taşınmasıyla sağlanır. Yani bu kez de Afrika kıtası boşaltılır.

Öyle ki bir bakıma yeni kurulan devletin toplum sözleşmesi olan “haklar bildirgesi”ni oluşturmak ve yayınlamak için mücadele eden ABD’nin kurucu babalarından ve başkanlarından G. Washington ve T. Jefferson’ın bile köleleri vardır. Şimdilik beyaz erkeklerin haklar bildirgesidir bu çünkü. Neredeyse yüz yıl sonra, kölelik karşıtı Kuzey’in Abraham Lincoln önderliğindeki kölelik yanlısı Güneyli konfederasyona karşı yaptığı savaşı, 1865 yılında Kuzey kazansa ve kölelik kaldırılsa da, Başkan Lincoln, bir Güneyli tarafından öldürülecektir. Bu, henüz bir başlangıç noktasıdır ve tüm bu mücadelelere rağmen yasal ayrımcılıklar yüz yıl daha sürdürülecek; siyasal ve toplumsal ayrımcılıklardan ise asla vaz geçilmeyecektir. Çünkü sorun salt iktisadi, siyasi veya kültürel olmayıp, teolojik ve ırkçı temellere (WASP olarak tanımlanan “beyaz-Anglo-Sakson-Protestan”ların üstünlüğü telakkisine) dayandırılan, neredeyse metafizik ve ontolojik bir sorundur.

İşgal edilmiş ve sömürgeleştirilmiş kıtanın sorunları oldukça katmanlıdır. Hâlâ köle gözüyle bakılan siyahiler yanında, hâlâ vahşi yerliler olarak görülen kıtanın gerçek sahipleri, işgalci beyazlar nezdinde keşfettikleri kıtanın kirleridir. Daha çok Protestan ilahiyatına dayandırılan bir üstünlük telakkisi, birçok Batılı düşünürün de katıldığı ırkçı bir bakışla da desteklenir. Buna karşı mücadele eden yerliler ve onları destekleyen, büyük ölçüde demokratlardan oluşan bir kesim ise, yüz yılı aşan bir kölecilik ve ayrımcılık karşıtı mücadeleye rağmen, bu oldukça temel bakışı değiştirebilmiş değildir. Yasal ayrımcılıklar kaldırılsa dahi, sosyolojik baskı ve ayrımcılık, hayatın akışı içerisinde oldukça güçlü bir biçimde süregitmektedir. Eğitim, çalışma ve siyasal haklar kısıtlanmakta, hatta yaşama mekânlarının gettolaştırılmış niteliği, beyazlarla siyahlar arasındaki sosyolojik duvarları yükseltmektedir. Yasal ayrımcılıklarla olduğu kadar, hayatın içerisindeki bu fiilî ayrımcılıklarla da mücadele eden Malcolm X’in1965 ve Martin Luther King’in 1968 yıllarında katledilmeleri, bu ayrımcılığın ve aşağılamanın vahşetini açığa vurmaktadır.

Tüm yasal düzenlemelere karşı, siyahilerin katli, neredeyse beyazların bir hakkı olarak görülmektedir. Özellikle polis şiddetine ve hatta öldürme hakkına dayanan bu siyah karşıtlığının en son örneği, geçtiğimiz Mayıs ayında George Floyd’un polisler tarafından katledilmesiydi. Bu cinayet, biraz da corona salgını sonrası yaşanan ayrımcılıkların tetiklediği bir öfke ve tepki ile daha da genişleyerek, doğrudan siyahilerin tepkisi olmaktan genel anlamda egemen beyaz ırkçılığa karşı genel bir tepkiye dönüştü. Minnesota da Kolomb’un heykeli yıkıldı. Kolomb, Avrupa-merkezci bir bakışla tanımlandığı gibi bir kâşif değil, bir işgalci olarak nitelendi. Esasında bir süredir bununla ilgili bir toplumsal duyarlılık gelişmekteydi. Irkçıların heykelleri yıkılmakta, kamusal alandaki isimleri ve izleri silinmekteydi. Hatta beyazların kıtayı işgal ettikleri 1492 yılının kutlamaları bile iptal edilerek, bu, yerli halklar günü kutlamalarına dönüştürüldü. Dolayısıyla bu durum, oldukça katmanlı bir yerli-siyahi-ezilen toplumsal kesimlerle beyaz-Protestan-egemen kesimler arasındaki çatışmaya dönüşmüş durumda.

Tabi ki ırk(çılık) ve köle(ci)lik meselesi sadece Batı ile, ABD ile sınırlı bir sorun değil. Allah Resulünün uğraştığı en önemli sorunlardan birisi de bunlardı. Öyle ki bu sorunları aşmak için akrabası Zeynep’i kölelikten azat ettiği Zeyd ile evlendirmiş, dahası onu Kureyş’in ileri gelenlerinin bulunduğu bir orduya kumandan tayin etmişti. Bu evlilik yürümediği gibi, Zeyd’in kumandanlığı da hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. Oysa Zeyd, bir köle olmadığı gibi, Peygamberin en önemli yoldaşlarından biriydi. 

Allah Resulünün çabaları orada da kalmamış, daha sonra, tam da ölümü öncesinde, bu kez de Zeyd’in oğlu Üsame’yi oldukça önemli bir seferin kumandanı olarak tayin etmiş ve bu da tepkiyle karşılanmıştı. Üstelik bu kez tepkiler katmanlıydı. Zira Üsame hem (azatlı da olsa) bir kölenin oğlu, hem de Peygamberin dadısı olan Habeşî annesinden ötürü siyahiydi. Bu tepkiler karşısında şaşıran ve üzülen Allah Resulü ise, “sizler onun babasına da tepki göstermiştiniz. Babası kumandanlığa nasıl lâyıksa oğlu da lâyıktır,” diyerek kınamıştı bu cahilî tepkileri. Belki de bu yüzden yüreği yanmıştı hayata elveda ederken. Nasıl yanmasındı ki, geride bıraktığı ümmeti daha bu en temel sorunu bile hakkıyla aşabilmiş değildi.

Gerçi Hz. Ebubekir bu tepkileri umursamayarak orduyu Üsame’nin kumandanlığında sefere çıkarmıştı ama bu sorun, maalesef, Allah Resulünden sonra kaynayan fitne kazanlarından birisi olarak kalacaktı. Öyle ki Emeviler fetihler sonrasında veya başka yollarla Müslüman olan ama Arap olmayan toplumları, ırkçı bir yaklaşımla Mevali adıyla ötekileştirmiştir. Tabi ki bu salt bir adlandırma meselesinden ibaret değildi. Onlara zımmî muamelesi yapılmış; Müslüman oldukları halde kendilerinden cizye alınmış; hatta bir karışıklığa yol açılmaması için köleler gibi damgalanmışlardı.

Emeviler döneminden itibaren başlamak üzere Abbasiler ise gerek Irak’taki siyahi köleler, gerekse buradaki tarımsal üretimde çalıştırılmak üzere Afrika’dan getirilen siyahi köleleri(“zenc”î ki bu isimde muhtemelen Zengibar/Zenci Kıyısı adıyla anılan Orta Afrika kıyılarından getirilen siyahi kölelerle ilgilidir), oldukça ağır şartlarda çalıştırmışlar, Müslüman bile olsalar bu ağır şartlardan kurtulamayan siyahiler ise bu şartlara dayanamayarak birçok kez isyan etmişler ve bu isyanlar tarihe Zenc isyanları olarak geçmiştir. Öyle ki bu isyanlara katılan siyahilerin sayısı beş yüz binlere kadar ulaşmıştır. İçlerinden birçoğunun Müslüman olduğu isyancıların isyanları yıllarca sürmüş, daha sonra da Abbasilere karşı aynı savaşım Karmatilerce sürdürülmüştür. Dolayısıyla bu artık, sadece bir ırkçılık meselesi olmayıp, aynı zamanda bir mezhepçilik ve kölelikten kurtuluş, yani özgürleşme meselesidir. Dolayısıyla günümüzdeki ABD’deki isyanlarla oldukça benzeşen yönlere sahiptir.

Günümüzde de İslam dünyasında benzeri sorunlar tam olarak aşılamadığı gibi, modernleşme süreci içerisinde ulusallaşma ve ulus devletlerin kurulmasıyla birlikte başka bir boyut da kazanmıştır. Karmaşık coğrafyalarda ve sömürgecilikle sürdürülen bağımsızlık mücadeleleri sonucu kurulan ulus devletler, bu kez ezkaza oluşturulmuş olan sınırları içerisinde kalan “ötekiler”i ırkçılık, mezhepçilik veya dinsel ayrımlarla en doğal haklarından yoksunlaştırmaya, ezmeye veya ötekileştirmeye çalışmaktadırlar. Hindistan/Pakistan, Filistin, Yemen, Suriye, Irak ve benzeri yerlerde sürdürülen çatışmaların ve isyanların özü büyük ölçüde bu meselelere dayanmaktadır. Irak, Suriye, İran veya Türkiye’ye dağıtılmış olan Kürtler üzerinde uygulanan baskılar da benzeri bir soruna dayanmaktadır ki İslam dünyasında bu tür ayrımcılıkların olmadığı neredeyse hiçbir ülke bulunmamaktadır. 

Modern ayrımcılığın büyük ölçüde dayandığı ırk merkezli ulusalcılık sorununu aşmak için, Hindistan’ın bağımsızlığını kazanma ve birliğini muhafaza etme mücadelesi sırasında, Gandi ve Abdulgaffar Han tarafından önemli bir mücadele verilmişse de, sonuçta kazanan ulusalcılar (Nehru ve Cinnah) olmuştur. Buna dair neredeyse yegâne olumlu örnek, Aliya İzzetbegoviç’in bin bir güçlükle ama bir o kadar da ihtimamla oluşturmaya çalıştığı Bosna’dır. Dünya üzerinde de benzeri bazı olumlu örnekler bulunsa da, genel olarak ırkçılığa ve ayrımcılığa dayanan bu tür cahilî telakkiler maalesef aşabilmiş değil. Bu konuda gönül isterdi ki Müslüman ülkeler öncülük etsinler ve diğer ülkeleri de ayrımcılıkların aşıldığı bir düzeye çekebilsinler. Allah Resulünün özenle uyardığı ve teşkil ettiği bir ümmet bu sorunları aşamıyorsa, bunu başka kimden bekleyebiliriz ki?

 



YAZARLAR