Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Bayram YILMAZ


PARAZİT    /    Yoksunluk Üzerinden Sistem Eleştirisi

Bayram YILMAZ; Bir sinema/film eleştirisi,


 

 

İbn-i Haldun’dan mülhem olarak ifade edilir “coğrafya kaderdir.” sözü. İnsanın hayatıyla ilgili olarak yaşadıkları, imkânları, etkinlik düzeyi gibi birçok unsurun insanın elinde olmadığı, insanın dışındaki etkenlerin daha fazla belirleyici olduğunu ifade etmek için kullanılır. Ülkemizde “doğduğun ev kaderindir”   diye bir dizi ismine de ilham olan bu kaderci anlayış aslında bir yerde teşvik edilerek “Ustam seslendi uzaktan/ işçisin sen işçi kal. Giy dedi tulumları…” sabitesinin de babadan ogula geçmesi istenir… daha çok zengin muhitlerde üretilen düşünce olarak…

Çocukluğumuzu yaşadığımız Mithatpaşa Mahallesini ortadan ikiye ayıran bir sulama kanalı birde ona paralel taşkınlar için yapılan ve pis aktığı için bizim “b…klu dere” desek de yüzmeyi öğrendiğimiz küçük bir dere vardı. “Bizim mahalle”nin çocukları derenin öbür tarafını ifade için “Batı Kore” terkibini kullanırdık.  Dere sürekli birbirleriyle sapan taşları ile kavga eden “mahalle arkadaşları”’nı Kore savaşındaki 38. Paralel gibi bir hat ile ayırır,  Arada hattı geçip tacizler olsa da iki mahalle arasındaki kalıcı sınırı yinede cetvel ırmağı ve küçük kanal belirlerdi.

Düşman üreterek dostlukların kavileştirildiği 80’lerin sonunda karşı mahalle ile sapan taşları ile savaş(lar) ve çoğunda kavga çıkan mahalle maçları yapılırdı. Bu sosyal etkinlikler mahalle kültürü! Sosyalleşme ve hiyerarşinin belirlenmesi için zorunluluk gibiydi.

***

Kader mevzusunu değiştirilemez yazgı olarak değil de denge/ölçü kavramsallaştırması üzerinden okuduğunuzda denge bozulan ve tekrar kurulan bir durum olarak kendini gösterir. Yani bir ihtimal coğrafya kader olmayabilir. Örnek Kore’nin güneyi ve kuzeyindeki yaşam biçimi ve standartları.

Okuma yazmayı askerde öğrenmiş bir babanın evladı olarak coğrafyanın kader olmayacağını kendi yaşantımızla ispat etmeye çalışmak, bugün bizi bir Güney Kore yapımı bir filmi değerlendirme noktasına getirmiş olabilir. Yine de titrisi olmayan birisi olarak bu işi yapmaya çalıyor olmamızı da bir yere not edelim.

***

Güney Kore yapımı Parazit filmini henüz daha Oscar ödüllerini almadığı İlk gösterim süresinde izledim.  Film izlemeden önce arkamda oturan bana göre genç sayılan bir delikanlının “madem bu filmi izlemek için geldik o zaman tanışalım” teklifi filmin film olarak anlamı kadar ona yüklenilen anlamında dikkate değer olduğuna işaretti. Film yönetmenin bir sosyolog olması, ülkesinin siyasi gündemi ve meseleleri hakkında görüş ve düşüncelerini en üst perdeden söylemeye çalışan biri olduğunu öğrenmek de filmi izlemeden ortada sinema diliyle söylenmiş ciddi bir sözün olduğu beklentisi oluşturdu. Filmin Oscar’a uzanan hikâyesinden önce Cannes Film festivalinde Altın Palmiye ödülünü alması Korece ama uluslararası ölçekte başarısını gösteren ve izleyici bakımından da filmin dikkate alınırlığını çoğaltan bir etki olmuştu.

 Parazit filmi de ilk sekanstan itibaren bir derdinin olduğunu sinema diliyle net olarak size gösteriyor. İlk hissettiğiniz; anlatının merkezinde olan ailenin fakirliği ve yoksulluğu değil yoksunluğu oluyor. Aile bir internet ağına bağlı kalabilmenin çabası ile bir pizza paketi hazırlama işini bağlıyor. İş ise düz bir kartonu pizza paketi haline getirip aracıya teslim edilmesi. Boş pizza paketi üzerinden üretim ve tüketim arasındaki duygusal mesafeyi görüyorsunuz.

Parazit bir canlı formu olmasına rağmen yaşamını başka bir canlıya bağlı (daha çok sömürerek) olarak sürdürmenin adıdır.  Film burada bir tür olarak insanı parazit olarak anlatma çabası üzerinden gitmiyor. Filmin bize akseden derdi “kim daha çok parazit?” ve “bu ne kadar sürdürülebilir bir şeydir?”  Film gelir durumu uçlarda olan iki ailenin yaşantısı, aynı mekânda farklı statülerle tanımlanmış ilişkileri üzerinden toplumsal fay hatlarını ve geçirgenliklerine yönelik tesbitlerde bulunuyor. Film insan ilişkileri üzerinden “bu bağımlı mutlukların” ne kadar kırılgan olabileceğine yönelik slogan atmadan esaslı bir söylem de bulunuyor.

Film bize Kore kültürüne ait hiçbir ilişki biçimini göstermiyor. Bizlere Kore’de yaşayan, internete bağlı kalabilmeyi çok önemseyen, yoksun “Kim” ailesinin, çok zengin başka bir aileyi manipüle ederek bu yoksunluktan “yırtma” çabasının evrenselliği üzerinden parazit’liğimizi gösterme gayreti. Film Korece olsa da günün sonunda filmin yapımcısı, yönetmen ve senaristi  Bong Joon Ho’nun daha önceki çalışmalarında olduğu gibi, neo-liberalist anlayışa içerden nitelikli bir eleştirisi .

Parazit nedir veya kimdir? Diye çok cesur bir soru sorsak film aslında çok yönlü bir tabela gibi işarette bulunuyor. Konağın hanımefendisi ve kızlarının düşük zekâlı olmasına karşılık, kanalizasyon seviyesinin altındaki bodrumda yaşayan fakir “Kim” ailesinin zeki ve uyanık kişilerden oluşması neyin zenginlik, neyin fakirlik olduğu konusunda da kafamızı karıştırıyor.

Parazit filminde filmin merkezindeki “Kim” ailesi yoksun ve mağdurlar. Bu durumdan kurtulma isteği davranışlarında çok belirleyici bir motivasyon. Yine de “Kim” Ailesinin “bu durumdan yırtma” fırsatına sevinemiyorsunuz çünkü aile olarak kendilerinin konforu için başka insanların hayatını karartmaktan imtina etmiyorlar.

Film sınırlı sayıda 9+1 kişi arasındaki her an farklı bir etkilenme biçimine evirilebilecek ilişkiler üzerinden kapitalizme evirilmiş bir toplumun mikro halini anlatıyor. Filmin tüm karakterlerinin hepsi hepimizden biri. Çok kötü, çok iyi ya da cani, psikopat tipler değil. Her gün haberlerde görüp normalleştirdiğimiz normalde kötülük düşünmeseler bile bir çatışma anında 40 yıllık eşini öldüren, sevgilisini duyduğu aşırı sevgi ve kaybetme korkusundan yüzüne kezzap atan âşık ve tutkulu tipler…

Neo-liberal anlayışla hayatın kısalığına vurgu yapılırken hayat denilen sürecin öncesinden sonrasında kopartılmış olması insan hayatının anlam kaymasına ve azalmasına yol açıyor. “Nereye bu gidiş”e anlamlı bir cevap üretmeyen her anlayış  “yaşam dediğimiz anların olabildiğince ve gerekirse başkalarının felaketine bile neden olsa da keyiflerle doldurulması gerekir.” anlayışına kendini teslim ediyor.

Bazı kitaplar vardır hani kitabın içeriğinden çok kitabın yazılma süreci çok daha etkili bir hikâyedir. Bunu bilmek kitabın anlamını çoğaltan bir etkidir. Klasiklerin her birinin yazabilme uğraşlarının etkili hikâyeleri vardır.  Emile Zola’nın kömür madenlerinde yaşayan insanların sıkıntıları ile beraber kendi aralarındaki iktidar kavgalarını anlatabilmek için aylarca kömür madenlerinde çalışmasını ve neticesinde kaleme gelen Germinal kitabının hikâyesini bilmeden yeterince takdir edemiyorsunuz. Kitabın hikâyesini bildiğinizde “Yazarın bir derdi var.” diyorsunuz ve derdine hürmet ediyorsunuz.  Parazit filminin yönetmenin de siyasi duruşunu ve hikâyesini bilmek filmin kendisini de bir hikayenin parçası haline getiriyor.

Dünya vatandaşları olarak bizler; görüntü aktarabilme teknolojileri sayesinde normalde şahit olamayacağımız hayatların içine girmeden kenarında dolaşabiliyoruz. Seyirci olarak şiddetten, çinselliğe, zenginlikten her türlü marjinalliğe kadar anormal hayatları görebilme imkânlarına sahibiz. Bize sağlanılan bu imkanlar gördüğümüzü normalleştirmemizi ve kısa sürelerde de kendimiz ifsat etme “imkânını!” da veriyor.

Ekran görüntüleri Kendi hayatlarımız ile durumu bizlerden çok daha iyi olan ya da öyle zannettiğimiz başkalarının hayatları ile karşılaştırma imkânları da üretiyor. Bu karşılaş(tır)malar bizde ziyadesi ile eksiklik ve yoksunluk duygusuna yol açıyor.  Eksiklik duygusu tamamlanma isteğini ve hırsını üretmesi de kaçınılmaz hale geliyor. Hangi alanda yoksunluk hissediyorsanız tüm emek ve enerjinizi o alana yöneltiyorsunuz. Eğer insanımız mutluluğunu ve hayatının anlamını daha çok ekonomik imkan ve fırsatlarla ilişkilendirirse, kendisini sınırlayacak bir kutsalı yok ise “Kim” ailesi gibi “bu durumdan yırtmak için kurmayacağı kumpas yok.”

Film aile olmanın hayatta tutunabilmek ve kalabilmek için ne kadar önemli olduğunu vurgularken, günün sonunda kimseyi umursamadan tek başına yırtma çabasının neticesinde -şehrin yetersiz olan altyapısının taşırdığı kanalizasyonla sembolleştirilerek- toplum ve aile olarak hep birlikte b.ka batma ihtimalini de gösteriyor.

Film Kore sineması için bir başyapıt olma özelliği ile beraber dünya sineması için sistem eleştirisini çok başarılı bir şekilde yapabilen ender filmler arasına girebiliyor.  Bizi düşündüren ise; Filmin 2020 Oscar ödül töreninden en iyi film ve en iyi yabancı film ödülünü alıp tekrar gösterime girdikten sonra bile gösterimdeki düşük nitelikteki filmleri izleyenlerden çok daha az sayıda insanın tercihi olması, toplum olarak da tercihlerimizi sonuçlarıyla nasıl baş edebileceğimiz konusu oluyor.

….

Bir film eleştirisi mevzusuna bile ibn-i Haldun’dan söz açarak girdik. Ne de olsa “bizim mahalle”nin çocuklarıyız. Son sözümüzde mahalle kültürümüze uygun düşsün. Ne diyelim; Coğrafya kader olmayabilir, Kader biraz da gönlümüzün muradı, zihnimizin imkânları ve elimizin işledikleri ile de ilgili olabilir.

 



YAZARLAR