Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mustafa DOĞU


Kanserleşmiş Zihinler

Yazarımız , Mustafa Doğu'nun, Özgün İrade Dergisi 2020 Aralık (200.) Sayısında yayımlanan yazısı..


Kanser, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla beliren “kötü ur”lara denir. Bu kötü ur, erken teşhis ile tespit edilip doğru tedaviye başlanarak kontrol altına alınabileceği gibi, geç tespit ve yanlış tedavi ile tüm vücudu sarma tehlikesiyle kişiyi karşı karşıya bırakabilir. Kanserde en çok korkulan, kötü urun vücudun çok değişik yerlerine atacağı “metastaz”lardır. Bu hadise, bireyin bedeninde ve ruhunda acıların ve sıkıntıların büyümesini/artmasını sağlayacağı gibi, tedavinin de güçleşmesine neden olacaktır. Dolayısıyla kanserde erken teşhis ve tedavi hayat kurtarırken, geç kalınmış teşhisin tedavisi zorlaşacak, başarılı bir sonucun alınması neredeyse imkânsız hale gelecek ve büyük acılar çekerek gerçekleşecek ölüm kaçınılmaz olacaktır.

Allah, insanoğlunu şemâil ve değerler manzumesi itibariyle varlıkların en ahseni olarak yaratmıştır. Akıl cevheri ile diğer yaratılmışlardan ayrıştırmış, tercih yapma iradesi ile mükellef bir varlık kılmıştır. Başıboş bırakmayarak son derece itina ile işlediği ve doğru istikamet üzere yürümesini sağlayacak tüm temel öğretileri kodladığı bir fıtrata/ana belleğe/kara kutuya sahip kıldığı bu varlığı, yeryüzüne halife tayin ederek payelerin en büyüğü ile ödüllendirip şereflendirmiştir.Kozmos/ahenk üzere yarattığı kâinatın,tüm unsurları arasında oluşturduğu hukukun korunmasını, sürdürülmesini sağlayacak bir mükellefiyet ile sorumlu kılmıştır. Dolayısıyla bu varlık ya inşa/ihya edici olarak sorumluluğunun bilincinde hareket ederek kâinatın “şerefli”si olmayı sürdürecek veya ifsat edici/kan dökücü olmayı tercih ederek kâinatı kaosa/karmaşaya sürükleyen “belhüm adal”i olacaktır.

İnsanoğlunun yeryüzündeki en büyük fitnesi, en büyük belası “Şeytan” olacaktır. İlahi vahyin bizlere aktardığı veriler çerçevesinde yeryüzünün ilk zihinsel kanserleşmeye uğramış varlığının Şeytanların efendisi “İblis”’ olduğu bildirilmektedir. Allah’ı tüm esma ve sıfatları ile mükemmel bir şekilde tanımasına rağmen, yaratılış cevherini/mayasını baz alarak emrolunduğu şeyi yapmayarak isyan edenlerden olmuştur. Bununla da yetinmeyip “sıratı müstakim” üzerinde durarak insanoğlunu azdırmak/yoldan saptırmak/zihinlerine kanser virüsleri ekmek için müsaade edilenlerden olmayı Allah’tan talep etmiştir. Talebi karşılanmış ve kıyamete kadar sürecek mücadelenin tarafları ve tezleri net çizgilerle ortaya konulmuştur. Kendi ırkından ve ikna edip eline geçirdiği diğer ırk insanoğlundan devşireceği büyük bir orduyla yeryüzünü ifsâd etmek, kan dökmek, kaos ve karmaşa çıkarmak için canla başla çalışacak/çaba gösterecektir. Tüm bu saldırı ve tehditlere karşı koyacak yiğitler ise, bağışıklık sistemini güçlü tutan, ihlaslı, muttaki kullar olacaktır.Bunlar yapılan her saldırıyı başarıyla atlatacak, ufak tefek oluşan sıyrıkları ise,etkisi ve koruması çok güçlü “tevbe” ilacıyla tedavi ederek zihinlerin ve bedenlerin diri tutulmasını sağlayacaklardır.

Her daim bir iş ve yaratma üzere olan Rabbimiz, rahmetinin bir gereği olarak özden dönüşün, fıtrattan kopuşun gerçekleştiği tüm anlarda, temiz kalmayı başarabilmiş hemcinsleri arasından seçip çıkardığı elçileri vasıtasıyla sürekli hatırlatmalarda bulunarak müdahil olmaya devam etmiştir. “İnsanı insan yapan” en kıymetli cevheri adreslenerek yapılan tüm uyarı ve mesajlar çoğu zaman olumsuz karşılanarak büyük tepkiler ortaya konulmuş, elçiler yalanlanmış, öldürmeye teşebbüs edilmiş, hatta öldürülenler olmuştur. Şu tarihi bir gerçektir ki, kanserleşmiş zihinleri tedavi edip arındırmak, durulaştırmak çokta kolay olmayan bir çaba olmuştur. Fakat tüm olumsuzluklara, tüm azgınlıklara, tüm karşı çıkışlara rağmen elçiler görevlerini bi hakkın ifa etmiş, kimileri çok başarılı sonuçlarla karşılaşırken, kimileri bir avuç insanı dahi ikna edememiştir. Çaba ve gayret onların, tevfik ve hidayet kulların dilemesi sonucu Allah’ın olduğu bilgi ve bilinci yüksek bu kutlu insanlar ve Onların yollarından gidenler asla ye’se kapılmamış, ümitsizliğe düşmemiş, mücadele ve mücahedelerini dur durak bilmeksizin sürdürmüşlerdir. Zira Onlar tüm bu çabalarının karşılığında elde edecekleri en büyük kazanımın, mükâfatın, ödülün, ücretin âlemlerin Rabbi Allah tarafından cömertçe ödeneceğine bütün benlikleriyle/kalpleriyle inanıyorlardı. Vahiy, Âdem’de, Nuh’ta, İbrahim’de, Yusuf’ta, Musa’da, İsa’da ve Muhammed Mustafa’da ete/kemiğe bürünerek can olmuş, yaşam olmuş, hayat bulmuştur. Dolayısıyla iddia sahibi her mümin için Onlarda en güzel örneklikler mevcut olup, yaşamları boyunca rehberleri olduğu sürece kendi zamanlarının, hayatlarının olaylarına doğru izdüşümlerin gerçekleşmesini sağlayacak yegâne kişiler olmayı sürdürecek ve tüm saldırı ve salgınlara karşı güçlü koruma kalkanına bürünmüş olacaktır.

Allah resulünün doğup büyüdüğü, bir ömür sürdüğü ve lütf-ü İlahi neticesinde risalet ile görevlendirildiği Mekke toplumunun kahir ekseriyeti de zihinleri/beyinleri kanserleşmiş, kendilerini çok dindar addeden, fakat gerçekte bir insanın alçalabileceği en alt nokta olan “putperestlik” inancına sahip müşriklerden oluşmaktaydı. Şirk, Mekke toplumunun egemen inancıydı ve her kabilenin, klanın, ailenin, hatta her bir ferdin sembolleşmiş birer İlahı/putu mevcuttu. Öyle ki, siyer tarihçileri Allah’ın beyti Kâbe’nin etrafının dahi yüzlerce put ile kuşatılmış olduğunu bizlere bildirmektedir. İşi öyle bir raddeye vardırmışlardı ki, helvadan put yapıp tapınmakta ve acıktıları zaman tazim ettikleri bu Tanrılarını yiyebilecek kadar trajikomik sahneler yaşayabilmekteydiler. Bunlar aynı zamanda Allah’a da inanmaktaydılar. Öyle ki, bütün kâinatın, mevcudatın yaratanı, güneşi, ayı ve yıldızları yörüngelerinde musahhar kılanı, yağmuru yağdırmak suretiyle kurumuş toprağa hayat vereni olarak “tereddütsüz” Allah’ı bilmekte ve O’na inanmaktaydılar. Ama O Allah’ı yeryüzünün müdahili olmaktan çıkararak bu işi kendilerinin ve inana geldikleri varlık ve nesnelerin yardımıyla daha iyi yapabileceklerini düşünmekteydiler. Kanserli zihin, ulaşılamayan, erişilemeyen, dokunulamayan alanlar olarak telakki ettikleri semavatın yaratıcısı, yoktan var edicisi, yöneticisi olarak büyük bir güç ve kudret atfettikleri Allah’ı, ulaşılabilen, dokunulabilen, erişilebilen yeryüzü alanında tam tersi bir mantıkla acziyet atfederek bir takım varlık ve nesneleri ortak koşturabilmekteydi.

İşte böyle bir atmosferde, böyle bir ortamda zihinsel ve bedensel olarak tertemiz kalmayı başarabilmiş Hz. Muhammed (as)yaşanmakta olan bu çelişkiyi, bu mantıksızlığı, bu trajikomikliği anlatmak, ayrıştırmak ve zihinsel ve bedensel arınmayı gerçekleştirerek fıtratlara yeniden dönüşü tesis etmek için Allah tarafından risaletle görevlendirilmiştir. İşte O kutlu Nebi risalet ile görevlendirildiği günden itibaren toplumunun cari olan putperest inancının sembolleri olan figürlerin hiçbiri ile direkt ilgilenmedi. O zihinlere, kalplere, gönüllere talipti. O biliyordu ki zihinlerde bir arınma, durulanma yaşanmadıkça, oluşan putlar yıkılmadıkça, sembolik değere sahip yıkılan, kırılan her putun yerine yenileri ikame edilecekti.

Zihinler arılanıp durulandığında ise, hiçbir güç, insanoğlunu “kendisine dahi faydası olmayan” bir varlığın, bir sembolün, bir figürün önünde tapınmaya, eğilmeye, aşağıların aşağısı bir pozisyona düşürülmeye icbar edemeyecek, etse bile başarılı olamayacaktı. Zira insan zihinsel arınmayla fıtratına dönecek ve kendisi dâhil tüm mevcudatın, tüm mahlûkatın, tüm kâinatın tek ve bir olan yaratıcısının Allah olduğuna inanacak ve kendisi gibi yaratılmışlara değil, sadece O’na kulluk edecektir. Bu bir öze dönüş, bir kendin oluştur. Sonuç olarak, bu inanç ve bilinçle kuşanmış her can, önüne çıkarılmaya çalışılan tüm putları yer ile yeksan etmeye, emin ve kararlı adımlarla doğru istikamet üzere yürümeye, önüne çıkacak tüm engelleri kaldırmaya, vurulmaya çalışılan tüm prangaları kırmaya azmetmiştir.

İnsana kimliğini, kişiliğini, onurunu, haysiyetini, şerefini kazandıracak, adam gibi adam olmasını sağlayacak yegâne saik “iman”dır. İman aynı zamanda bir iddia, bir isyan, bir başkaldırıdır. Bu, kula kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmayı, dinlerin, ideolojilerin, izmlerin esaretinden kurtulup İslam’ın aydınlığına, nuruna, ışığına kavuşarak hiçbir zindanın kendisini mahkûm edemeyeceği hürriyeti seçme kararlığıdır. İnsan, tüm bu tercihlerini diğer yaratılmışlardan belirgin bir şekilde ayrıştıran en büyük cevheri akıl ile gerçekleştirmektedir. Akıl melekesi vahyin rehberliğinde yol almaya başladığında hiçbir güç, hiçbir kuvvet ve hiçbir ordu bu emin ve kararlı yürüyüşe engel olamayacak, bu kutlu yürüyüşü durduramayacaktır. Tâ ki aklın vahyin kontrolünden çıkarılarak pozitivist bir duygu ve düşüncenin egemen kılınmasına kadar. O zaman insanoğlu o kadar çok gücün önünde eğilecek, o kadar çok tanrılar edinecektir ki düştüğü acziyeti ve zilleti kendisi dahi idrak edemeyecektir. Rüzgârın önündeki kurumuş bir yapraktan farksız, bir saman çöpü gibi oradan oraya sürüklenecektir. Rehberi bazen bilim, bazen teknoloji, bazen tarih olacaktır. Tüm algı ve olguları bunların yol göstericiliğinde yorumlayacak, Allah’sız bir duygu ve düşüncenin esiri olacaktır.

İblis, ins ve cinlerden oluşturduğu ordularıyla tarihin her döneminde, zamanın her anında bir an, bir lahza dahi durmaksızın yeryüzünü ifsâd etmeye, kan dök/tür/meye devam etmektedir. Bunlar çoğunlukla Makyavelist bir tarzı tercih ederek zihinlere/sadırlara/kalplere fısıldamakta, kötü urun buralarda yer edinmesini ve tüm bünyeye metastaz atmasını sağlamakta ve böylece kendilerine yakışan ifsatlarını sürdürmektedirler. Bu çerçevede dinin hayata hâkim kılınmaması, sadece kalplere ve tapınaklara hapsedilmesi, sentezci, uzlaşmacı bir anlayışın toplumlarda egemen kılınması için değişik dönemlerde farklı usulleri kullanmak bunların en bilinen yöntemleridir. Bu projede kendilerini daha hızlı ve daha başarılı kılmasını sağlayacak o toplumların kendi içlerinde var olan aydın/entelektüel veya kanaat önderi olarak nam salmış karakterlerinin önce ikna edilip sonra harekete geçirilmesi sağlanmaktadır.

Batılı zihin yapısına sahip bu güruh, toplumun ve insanlığın yararı gözetilerek inşa edilen bir takım kurum, kuruluş ve oluşumlar başta olmak üzere tüm gayret ve çabaları değersiz kılmak, ötekileştirip gözden düşürmek için sinsice Kur’ani kavramlara sarılarak bunların birer “bid’at” olduğunu anlatır/anlattırırlar. Ama iş muhkem bir hükmün ilga edilmesine geldiğinde de ise aynı sinsi fısıltı bu defa bu çağın gerçeklerini adresleyerek aynı hastalıklı adamlar aracılığıyla anlatmaya/anlattırmaya yönelir. Kısas, miras, evlilik, boşanma ve birçok hükümde olduğu gibi.  Allah, 14 asır önceki topluma hitap ederken ve kıyamete kadar baki kılınacağının güvencesini bizzat kendi korumasıyla sürdüreceğini bildirdiği kerim kitabında hükümler vazederken –haşa- bu çağın gerçeklerini görmekten acizmiş gibi bir pozisyona indirgediklerinden bile farksız olan kanserli zihinler ürettikleri demagoji ağırlıklı cümlelerle toplumu ifsâd etmeye devam etmektedirler.

Müslümanlar tarih sahnesinin özneleri olma özelliğini yitirdiğinden beri dünya, geçmişte yaşadığı ve bugün özlemini duyduğu adalete, refaha bir türlü ulaşamamanın sancısını çekmektedir. Tarihin özneliğini eline geçiren ve sömürgeciliğin kitabını yazan batılılar, müstemleke kıldıkları topraklarda asırlarca kalıcı olmalarını sağlayacak ve emperyal ideallerini her daim egemen kılacak temel unsurun kolonyalist bir mantıkla insanların duygu/düşünce ve yaşam tarzlarına müdahil olmaktan geçtiğini çok iyi bilmekteydiler. İşte, hiçbir kutsalı olmayan bu batılılar, hedefe ulaşmalarını sağlayacak her yolu/yöntemi mubah ve meşru addetmek suretiyle hedef seçtikleri toplumların ten rengi veya taşıdığı kanla ilgilenmeyip, onların dini değerleri başta olmak üzere, kültürü, töresi, örf-adetleri, kamusal ilişkileri, hukuk normları ve yaşam tarzlarına müdahale ederek ciddi bir kimlik/kişilik erozyonunun/bunalımının oluşmasını gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmeye de devam etmektedirler. Rengi/teni/şemaili bir Doğulu, bir Hintli, bir Afrikalı, bir Asyalı gibi gözükse de duygu/düşünce başta olmak üzere, zevkleri, tat alma duyguları, giyim tarzları, dünya görüşleri itibariyle bir Fransız/İngiliz gibi davranan zihinsel ve bedensel batılılaşmayı gerçekleştirmiş insanlar haline dönüştürülmüşlerdir.

Mekânın/zamanın/yaşamın her anına söyleyeceği bir sözü, ortaya koyacağı bir tavrı, duruşu ve ilkeleri olan, güçlünün değil, haklının hukukunun vazgeçilmez kılınmasıyla adaletin tesis edilebileceğini deklare eden İlahi/vahyi dinler, batılı zihin algısının üretip geliştirdiği ideoloji ve izmlerin iktidar olup saltanat kurmalarına her daim en büyük tehdidi oluşturmaktaydılar. Dolayısıyla bu İlahi sistemler, aktif/etkin/egemen olmaktan çıkarılıp pasif/edilgen bir pozisyona düşürülmeli, bu uğurda sentezci/Makyavelist türlü tehdit, teklif, hile ve tuzak sahneye konularak, din yaşamın her anına müdahil olan bir olgu olmaktan çıkarılıp, kalplere ve tapınaklara hapsedilen bir unsur haline dönüştürülmeliydi. Bu oyunları başarılı kılabilmek için ise, başta kendilerine “din adamı”, “aydın”, “entelektüel”, “akademisyen” denilen kesim ikna edilmeli, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamalıydı. Zira toplumlarının içinde yetişmiş bu güruhun dilleriyle ve elleriyle gerçekleştirilecek değişim/dönüşüm arzulanan/hedeflenen başarının çok daha çabuk gerçekleşmesini ve uzun süre kalıcı olmasını sağlayacaktı. Bunlara ilaveten başta medyanın büyük bir kısmı olmak üzere bir takım kurum ve kuruluşlar modern “mescid-i dırar”lar olarak gönüllü/aktif rol almalı ve üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirme noktasında hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalıydılar. Tüm bu oyun/hile ve tuzaklara karşı çıkanlarda “fundamentalist” olarak isimlendirilerek değersizleştirip şeytanlaştırılmalıydı. İşte asırlardır hiç değişmeksizin oynanan oyun, kurulmaya çalışılan tuzak ve hileler. Bu oyun, hile ve tuzakları boşa çıkaracak “zihinleri kanserleşmemiş” asrın basiret ve feraset sahibi yiğitleri her daim olmuş ve olmaya da devam edecektir vesselam.

 



YAZARLAR