Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Mehmet CÖMERT


         İnsan ve hayatın değeri

Mehmet Cömert'in yeni yazısı;


 

 

Birisi vardı, gönlü aşkla, yanışla dopdolu, gündüzleri fenerle çarşı-pazarda gezer dolaşırdı.

Boşboğazın biri, a filan dedi ona; ne arıyorsun?

Dedi ki: Her yanda, o soluğun diriliği ile diri olmuş bir insan..

- Bu çarşı adamlarla dolu?

- O, ben dedi, iki yol ağzı cadde de, öfke çağında, hırs esnasında dayanan, sabreden adam arıyorum.

Yok, o adam, boşuna arama! Biz de çok aradık, bulunmuyor işte.

- O bulunmuyor dediğiniz yok mu, işte onu istiyorum ben’

                                                                 (Rumî)

  Yaşadığımız âlemde her şey çok mükemmel ve yerli yerindedir. Bu mükemmeliyet, yaratıcının bilgi ve kudretini göstermekle beraber, O’nun bu yaratmaktan çok önemli bir maksat güttüğünü de ifade eder. Yani hiç bir şey anlamsız değildir ve boşuna yaratılmamıştır. Her şeyi, yaşadığı çevre ile uyumlu ve anlamlı kılan muazzam bir hesap ve denge nasıl anlamsız ve hedefsiz olabilir. Bir başka önemli nokta ise, her şeyin insanı ilgilendiren bir tarafının olduğu gerçeğidir. Yaratılmış her şey, şu veya bu şekilde insanı ilgilendirir; onun hayatına bakar, ona hizmet eder. Bütün varlık, insanın emrine amade bir şekilde yaratılmıştır. Yer,  gök, ay, güneş, dağlar, denizler her şey insan içindir. ‘O Allah ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı. ( Bakara: 29)  

   Peki, her şey insan için olduğuna göre, insan ne içindir? İnsanın bir yaratılış amacı yok mudur? Bu soruya olumsuz cevap verildiği takdirde, yani insanın bir amacının olmadığı düşünüldüğünde, her şey tersyüz olmaz mı? Bu muhteşem düzen, intizam, güzellik anlamını yitirmez mi?  Hayat ve her şey karanlığa gömülüp; saçma ve çirkin görünmez mi?

   Mütefekkir, şair ve filozofların hepsi yaratılışın maksadının ne olduğu konusuna kafa yormuşlardır.  Kimim ben? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Tabiatın anlamı nedir?  Bu sorular hiçbir kimsenin yok sayamayacağı, görmezlikten gelemeyeceği önemli sorulardır.  Sokrates’in “sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” sözüyle ifade ettiği hakikat diğer düşünürlerce de ele alınmıştır. Düşünüp sorgulayanlardan biri de ünlü Rus yazar ve düşünürü ‘Leo Tolstoy’dur. Tolstoy bir yazar olarak mesleğinin zirvesindeydi. 50 yaşını çoktan geçmişti. Mal mülk, para, şöhret ve hepsinden önemlisi mutlu bir aile hayatı vardı. Tüm bunların ortasında kaçınılmaz soru gelip onu da buldu: “Hayatımın anlamı nedir? Bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyin sonucu ne olacak, bütün hayıtımın sonu ne olacak?”  Ünlü yazar bu soruya tutarlı ve anlamlı bir cevap vermek için tam otuz yılını harcamıştır.

   Evet, ‘Ben kimim?’ sorusunun cevabını aramadan yaşamak, yaşamak değil, derin bir uykuya dalmaktır. Böyle bir uykuda kalanları ölüm uyandırabilir ancak.

   İnsanı, inkâr ve ateizm çukuruna düşüren şey, varlığın üzerindeki mükemmeliyeti okuyamamasıdır. Ateizm, bir tür bakar -körlüktür. Varlığı amaçsız görmek, onun mükemmeliyetini ve güzelliğini de inkâr etmek demektir. Amaçsız ve hedefsiz bir şey, güzel olamaz. O halde ‘âlem ve hayat güzeldir ama bir amacı yoktur’ demek büyük bir çelişkidir. Yüce bir yaratıcıyı inkâr olayı, çelişkiler yumağı olmanın ötesinde koyu bir karanlıktır. Yaratanı, O’nun yaratmadaki maksadını anlamadan yaşamak büyük bir talihsizlik ve tarif edilmez bir acıdır aynı zamanda. Gerçekten iman olmasa, hayat anlamı bilinemez bir bulmaca olur.

      İmandır o cevher ki, ilâhi ne büyüktür

     İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür.

                                                (M Akif)

   İnsanın yaratılış maksadını unutmaması, varlığın en değerlisi olarak kulluk görevini hayatının mihveri yapması gerektiği konusunda sözü Celaleddin-i Rumî’ye bırakalım, onu dinleyelim:

   ‘Dünyada unutulmaması gereken bir şey var. Her şeyi unutsan da onu unutmasan korku yok. Ama her şeyi yerine getirsen, hatırlasan, unutmasan da onu unutursan hiçbir şey yapmamış olursun.

  “Gerçekten de biz, emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara arz ettik. Derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu insana yükledik; şüphe yok ki o, çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi.” (Ahzab: 72)

   Bir bak da gör, göklerden aklı şaşırtan ne işler meydana gelmede. Taşları lâl, yakut yapıyor; dağları altın, gümüş madeni haline getiriyor. Otları, yeryüzünü coşturuyor, diriltiyor, ölümsüz cennete çeviriyor. Yeryüzü de tohumları benimsiyor, meyveler veriyor, ayıpları örtüyor; şaşılacak şeyler meydana getiriyor. Bütün bunları yapıyorlar ama onlardan o bir tek iş meydana gelmiyor da o tek işi insan başarıyor.

    ‘Ant olsun ki âdemoğullarını ululadık’ (İsra: 70) dedi, göğü, yeri ululadık demedi. Şu halde insanın elinden bir iş geliyor ki ne göklerin elinden geliyor o iş, ne dağların. O işi de gördü mü, onda ne zalimlik kalıyor, ne de cahillik.

   Ama sen, o işi görmüyorsam bunca iş görüyorum ya dersin; fakat seni öbür işler için yaratmadılar ki. Böyle demen şuna benzer: Padişahların hazinelerinde bulunabilen değer biçilmez bir Hint kılıcını tutmuş, kokmuş öküz etine satır olarak kullanıyorsun, sonra da boşu boşuna bırakmadım ya, böyle bir işte kullanıyorum diyorsun. Yahut zerresiyle yüzlerce tencere alınabilecek bir altın tencereyi getirmişsin, içinde şalgam pişiriyorsun. Yahut da mücevherlerle bezenmiş bir bıçağı kırık bir kabağa mıh yapmışsın da diyorsun ki: İş görüyorum, kabağı ona asıyorum, şu bıçağı öylece bırakmıyorum ya. Acınacak, gülünecek işler değil de nedir bunlar? O kabak, bir pul değerindeki bir tahta yahut demir çiviye de asılabilirken yüz dinarlık bıçağı bu işe kullanmak akıl karı mıdır?

   Hz. Mevlana, insanın sahip kılındığı çok değerli hayatını, amacı dışındaki işlerde tüketmesi konusuna ise şu çarpıcı örnekle dikkat çeker ve uyarıda bulunur:

   ‘Bir avcı yukarıda uçan kuşun yere akseden gölgesine ok atıyordu. Sonra okluğu bomboş kaldı. O gölgenin aslının nerde olduğundan haberi yok!

   Ömrünün okluğu boşaldı. Ömür gitti; gölge avı peşinde tükendi, yandı kül oldu.

Kafanı kaldır da şu gölgelerin asıllarını bir gör a akıllı!

   Senin canının içinde bir can var, o canı ara! Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi bul!

   Bilgisizlerin sohbetini taşa çal! Çengelini uyanık bilginlerin eteğine tak!

Değersizlerle bir an bile vakit geçirme! Çünkü ayna suda kalırsa paslanır.’ (Divan)

   "Doğan bembeyaz ve eşsiz olsa da fare avlıyorsa o; hor ve hakirdir. Fakat baykuş da olsa, padişaha meyli varsa o, yüce bir doğandır, görünüşe bakma. İnsanın boyu bir hamur teknesi boyundadır ama o, gökyüzünden de üstündür.

Gökyüzü hiç 'Biz onu üstün kıldık' hitabını duydu mu? Ama bunu yücelik sahibi insan işitti"

                        (Mesnevi, VI/136–139)   

 “Senin şu yiyip içmekten, şu yatıp uyumaktan başka bir gıdan daha var. ‘Rabbime konuk olurum, o beni doyurur, suvarır’ denmiştir ya. Bu dünyada o gıdayı unutmuşsun da şu gıdaya dalıp gitmişsin; gece gündüz bedeni beslemektesin. Sonucu şu beden, atındır senin; bu dünya da o atın ahırı. Atın gıdası, ata binene gıda olmaz: onun da kendine göre gizli bir uykusu, gizli bir gıdası, gizli bir beslenmesi var. Ama sana hayvanlık üst olmuş da atın başucunda, atların ahırında kalakalmışsın.

   ‘Değer bakımından iki dünyadan da üstünsün; fakat neyleyeyim ki değerini sen bilmiyorsun.

   Kendini ucuz satma; çünkü değerin pek fazladır senin.’

       Hz. Pîr, insanın kendisini unutup başka şeylerle uğraşarak ömür tüketmesini de şöyle bir örnekle dile getirir:

     ‘Derler anlatırlar ya; padişahın biri oğlunu, yıldız, remil bilgileriyle başka bilgileri öğrenmesi için hünerli bir ustaya vermiş. Çocuk pek aptal olmakla beraber bu bilgileri de elde etmiş, tam usta olmuştu.

   Bir gün padişah, yüzüğünü avucuna aldı, oğluna gel dedi; söyle bakalım avucumdaki nedir?

   Çocuk, avucundaki dedi, yuvarlak, sarı, ortası boş bir şey dedi. Padişah, doğru bildin dedi, peki söyle bakalım, bu anlattığın şey ne olabilir? Çocuk, kalbur olması gerekir dedi.

Padişah: Akılları şaşırtacak kadar ince özelliklerini bilgi gücüyle bildin de kalburun avuca sığmayacağını nasıl bilemedin?

Mevlana, anlattığı bu hikâyeden şu sonucu çıkarır:

   ‘Şimdi, zamanın bilginleri de böyledirler. Bilgide kılı kırk yararlar, kendilerine ait olmayan şeyleri iyiden iyiye bilmişlerdir; fakat asıl önemli olan, kendilerini bilmezler.’ (Mesnevi)

  



YAZARLAR