Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


CUMHURİYETİN KURUCU PARADİGMASINA İMZA ATAN ZİYA GÖKALP VE DÜŞÜNCESİ

Yazarımız Yusuf Yavuzyılmaz'ın "yeni" yazısı...


CUMHURİYETİN KURUCU PARADİGMASINA İMZA ATAN ZİYA GÖKALP VE DÜŞÜNCESİ.

Osmanlı devletinin gerileme ve çöküş yıllarında, “devletin nasıl kurtarılacağı” etrafında yaşanan tartışmalardan doğan temel fikir akımlarından biridir Türkçülük hareketi. Türkçülük ya da milliyetçilik özellikle İttihat ve Terakki döneminden başlayarak etkili olmaya başlamış, Cumhuriyet döneminde ise temel siyasi akım olmuştur. “Türkiye’de milliyetçiliğin siyasal ideolojiler zemininde bir tür fundamentalizm etkisine sahip olduğunu söylemek, makul bir aratma olacaktır. Siyaset-ötesi ve ideolojiler- üstü bir temel ilke hükmündedir, milliyetçilik. Kendisini bir‘refleks’, bir ‘doğal duygu’, bir ilkesel aidiyet bağı olarak, ideoloji öncesi bir gayri-iradi zihni yapı olarak takdim etmekte ve bu, genel kabul görmektedir. Sosyalist- komünist enternasyonalizmi benimseyen dar çevreler ve radikal ümmetçi İslamcılık dışında, her siyasal söylem milliyetçiliği olumlu bir değer olarak varsaymaktadır.”(1)

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren siyaset üstü etkili bir akım olan milliyetçilik, devletin kurucu iradesi olan Kemalizm’in de batıcılıkla birlikte en belirleyici ilkelerinden biri olmuştur. Bundan dolayı Batıcılık ve Milliyetçilik devlet tarafından onanan siyasal yaklaşımlar olarak İslamcılık ve Yeni Osmanlıcılık akımları karşısında avantajlı bir konuma sahip olmuşlardır. Kemalizm ve milliyetçilik tarihsel süreç göz önüne alındığında çoğu kez iç içe geçmiş ideolojiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bundan dolayı Kemalizm’im yaslandığı  milliyetçilik Türkiye’de resmi ideolojinin en önemli ayağını oluşturmuştur.

Sadece Türk ulus devletinin kuruluşunda değil, daha geniş açıdan bakarsak aralarında bir takım farklar olmasına karşın kurulan bütün ulus-devletlerle milliyetçilik ideolojisi arasında birebir örtüşme söz konusudur. “Örneğin milliyetçiliğin, modern ulus devleti meşrulaştıran bir araç haline gelmesinde, ideolojik referanslarla anlam kazanması belirleyici olmuştur. Çünkü ulus-devlet, oluşumu itibarıyla bir inşa sürecidir. İdeolojiler ise insanları dünyalarının tarihsel olarak inşa edilmiş olduğunu unutturacak süreçlerde yaşatabilme gücüne sahiptir. Bundan dolayı milliyetçilik ideolojisi, ulus –devletlerin yaşanılan dünyanın doğal haliymiş gibi algılanmasını sağlamıştır. Kaldı ki, milliyetçiliğin duygusal, tepkisel ve ideolojik bir güç, yani etkin siyasa olarak tarih sahnesindeki belirişi, Batılı toplumların ulus-devlet olma süreciyle eş zamanlıdır.”(2) Bu temellendirme aynı zamanda milliyetçilik ile Türk ulus-devletinin ortaya çıkışında tarihsel olarak eş zamanlılığa işaret etmektedir.

Öte yandan milliyetçilik aynı zamanda Osmanlının siyasal arenada etkinliğini yitirmeye başladığı zamanlarda devletin, Türkçülüğü yeni bir siyaset üretme argümanı olarak görmesine işaret etmektedir.

Türk milliyetçiliğinin kurucu düşünürleri arasında öne çıkan, aynı zamanda Cumhuriyet dönemindeki uygulamaları da derinden etkileyen iki düşünür Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’tir. Resmi çevrelerde daha çok kabul gören Yusuf Akçura olmasına karşın, Ziya Gökalp’ında Türk milliyetçiliğinin oluşumunda derin etkisi vardır. Yusuf Akçura’nın daha çok kabul görmesinin arka planında savunduğu radikal batılılaşma anlayışı yatmaktadır.

Akçura ile Gökalp’in İslam ve Batıya bakışları arasında farklılıklar vardır ki, bu farklar birinin öne çıkıp diğerinin arka planda kalmasının temel nedenidir. “Gökalp Türkçülüğe Akçura’dan farklı olarak, kurduğu sentezin birinci temel ayağı biçiminde yaklaşmıştır. O, Türk ulusçuluğunun İslam’la uyuşabileceği noktaları öne çıkararak, Osmanlılar için önemli olan iki büyük kültürün, oluşturulacak yeni siyasette önemli rol oynayacağı görüşünü benimsiyordu. Gökalp, daha farklı bir kategoride gördüğü Türkçülük düşüncesinin asıl amacının çağdaş bir İslam Türklüğü yaratmak olduğunu belirtir.”(3)        

Gökalp ile Akçura’nın Avrupa uygarlığına bakışı da birbirinden farklıdır. Gökalp, Avrupa uygarlığı ile Türk-İslam arasında bir senteze gitmeye çalışırken, Akçura, Avrupa’nın tekniğini alıp kültürünü reddetme fikrine sıcak bakmaz. Ona göre Avrupa felsefesi ve tekniği ile bir bütündür; dolayısıyla batılılaşmak istiyorsak Avrupa düşüncesinin tümünü almalıyız. “Gökalp ise Akçura’nın tam tersine batılılaşmayı ‘Avrupa’dan yalnız bilimsel ve edimsel aletlerle tekniğin alınması, bunun yanında dinden ve ulusallıktan doğan manevi unsurların batıdan alınması gerekmez’ biçiminde tanımlıyordu. Gökalp bu düşüncesini kültür ve uygarlık kavramlarıyla açıklıyor ve uygarlığın maddi ve manevi yönlerini ayrı tutarak sistemleştiriyordu. Akçura ise uygarlığı bir bütün olarak görüyordu. Maddi ve manevi şeklinde bir ayırıma gitmeyi de yanlış yola sapma olarak tanımlamaktaydı.”(4) Gökalp’in kültür ve uygarlık arasında yaptığı ayırım ve bunun üzerine inşa ettiği sentez düşüncesi Mehmet Akif Ersoy’u hatırlatırken; Akçura’nın yaklaşımı Abdullah Cevdet’in radikal batılılaşmasını hatırlatmaktadır. Bu farklılıklar Cumhuriyet modernleşmesinde neden Akçura’nın daha çok etkili olduğunu da açıklamaktadır. Türk tarihinin en radikal batılılaşma hamlesi olan Cumhuriyet modernleşmesinin Batıya bakışı Gökalp’a değil Akçura’ya daha yakındır. Cumhuriyet modernleşmesi dini kamusal hayatın tamamen, özel hayatın ise olabildiğince dışında tutarak yeni bir toplumsal düzen yaratmak hedefindedir.

Diyarbakır’da doğan Ziya Gökalp’ı, Taha Parla “ İttihat ve Terakki’nin resmi, Kemalistlerin gayri resmi ideologu olarak tanımlar.”(5) Cumhuriyet modernleşmesindeki uygulamalara bakılacak olursa, bazı fikir ayrılıklarına karşı bu ifade önemli ölçüde gerçeği yansıtmaktadır.

Ziya Gökalp’in Milliyetçilik anlayışını sistemleştirdiği eserleri “Türkleşmek İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” ve“Türkçülüğün Esasları adlı eserleridir. “Türkçülüğün Esasları” adlı çalışmasında Gökalp, “Türkleşmek İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” adlı çalışmasında ileri sürdüğü görüşleri hem olgunlaştırmış ve sistemli bir hale getirmiş, hem de Cumhuriyet döneminde Türkçülük konusunda bazı görüşlerinin değişikliğine açıklık getirmiştir. Gökalp, Osmanlının çöküş dönemine damgasını vuran düşünce akımları arasında bir ortaklık kurmak niyetindedir. Gökalp’a göre “Ulusallık duygusu, bir kavimde uyandıktan sonra komşu kavimlere de kolayca yayılır; çünkü ulusallık duygusu uyanır uyanmaz sahiplerinde yardımlaşma, özveri, çalışıp çabalama duygularını arttırarak ahlak,dil,edebiyat, ekonomi ve siyaset alanlarında yükselmelerini sağlar. Bu duruma özenen komşu kavimlerde dahi ulusallık düşüncesinin hemen yayılması pek doğal bir olay olur.”(6)

Ziya Gökalp’a göre ulusallık mefkuresi önce Araplar ve Arnavutlarda ortaya çıkmıştır. Türklerde ortaya çıkması ise bunlardan sonra olmuştur. Osmanlıyı kuran Türkler olmasına karşın Türklüğün yerine Osmanlılık düşüncesine sahip olmuşlardır. Bunun nedeni toplumu tehlikeye düşürmekten çekinmeleriydi. Türklerden başka bu tabiri kullananlar da yoktu. Gökalp’a göre tarihsel sürecin bize gösterdiği gerçeklik ulusallık mefkuresidir.

Türklerin ulus mefkuresinden kaçınmaları hem devlet için, hem de Türklüğün varlığı için çok tehlikelidir Gökalp’a göre. Ekonomik ve toplumsal egemenlikler azınlıklara geçmiş, Türkler sadece çiftçilikle özdeşleşmişlerdir. Türklerin ekonomik olarak yoksul olmaları ülkemizde güçlü hükümetlerin kurulamamasının temel nedenidir.

Gökalp Türklüğü Osmanlılık ve İslamcılığın karşısına değil, onu destekleyici bir konumda değerlendirir. Bu yönü onu Yusuf Akçura’dan ayıran temel özelliklerden biridir. Akçura’nın Türkçülüğü radikal bir batılılaşma anlayışına dayalıdır. Gökalp ise “Türkçülük akımı, Osmanlılığın karşıtı olmak şöyle dursun, aslında en güçlü doğrulayıcısı ve yardımcısıdır. Yalnız her yeni akımın olduğu gibi, bu uğraşın da bir kısım gençlerden oluşan aşırıları vardır ki yanlış yorumlara yol açıyorlar. Türklük kozmopolitliğe karşı, İslamiyet ve Osmanlılığın asıl dayanağıdır.”(7) Ziya Gökalp bir sentez yapmak niyetindedir. “Yani bugün Türk ulusu Ural-Altay ailesine, İslam ümmetine, Avrupa uluslararası birliğine bağlı bir toplumdur.”(8)

 

Türkçülüğün temel parametrelerinden biri dil unsurudur. Gökalp’a göre dilimize giren sözcükler yerden gelmektedir:

1-    Yabancı sözcükler

2-    Arapça ve Farsçadan gelen sözcükler,

3-    Türkçe üretilen sözcükler.

Şimdiye kadar giren ve bir anlamda Türkçeleşen sözcükler hariç bundan sonra Arapça ve Farsçadan kelimeler alınmamalıdır.

Gökalp tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi Kültür ve uygarlık arasında bir sentez yapmak amacındadır. “ Yüzyılımızın fenleri ve felsefesini, teknik ve yöntemini, ulusal ve dinsel geleneklerimize, açıkladığımız biçimde aşılar ve katarsak, çağdaş bir İslam-Türk uygarlığı ortaya çıkacaktır. Ve işte, halk ruhunun “Kızıl Elma” diye aradığı, bu “ söz verilmiş yurt”a ulaştığımız zamandır ki,gerçek anlamıyla özgür ve kültür bakımından bağımsız olacağız.”(9)

Kültür ve uygarlık arasındaki ayırımı yaparken Ziya Gökalp, büyük ölçüde Fransız sosyolog Emil Durkheim’ın felsefesinden etkilenmiştir. Gökalp’a göre Türkler akıl ve bilimle donanmış bir Türk İslam kültürünü yaratmak zorundayız.

Türkçülüğün siyasal amacı Türklüktür; ümmet ülküsü ise İslamlıktır. Gökalp’a göre Türkçülüğün bir ümmet programı olmalı ve bu programın temel ilkeleri şunlar olmalıdır:

“1-Bütün İslam kavimleri arasında ortak olan Arap harflerini değişmeksizin korumak;

2-Bütün İslam kavimlerinde bilim terimlerinin ortak duruma getirilmesi için, İslam ümmeti arasında terim kurultayları yaptırmak ve terimleri Türkçeden, Arapçadan ve kısmen de Farsçadan yapmak;

3-Bütün İslam kavimlerinde ortak bir eğitimin kurulması için eğitim kurultayları yapmak;

4-Bütün İslam kavimlerinin cemaat örgütleri arasında sürekli bağlantı kurmak;

5-İslam ümmetinin simgesi olan “hilal”in kutsallığını korumak(10)

Hiç şüphesiz bu görüşlerin Cumhuriyet döneminde uygulanan politikalarla uyumlu olmadığı açıktır. Bu durum Cumhuriyet döneminde niçin Gökalp’in değil de Akçura’nın görüşlerinin benimsendiğinin de açık delilidir.

Ziya Gökalp’in görüşlerinin temelinde“turan ülküsü” önemli bir yer tutar. Gökalp’a göre “Turan, Türklerin tümünü içine alan ve Türk olmayanları dışta bırakan ülküsel yurttur. Turan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır.(11)

Gökalp yaygın kanının aksine ulusalcılık ile İslamcılık arasında karşıtlık olmadığı kanaatindedir.“Ulusçuluk silahının, bundan böyle ancak İslamların lehine kullanılabileceğini söylemiştik. Çünkü ulusallık düşüncesi, bağımlı bir kavmin bağımlılıktan kurtulması için kullanılan bir silahtır. Artık İslam hükümetlerinin yönetimi altında Müslüman olmayan kavimler kalmadı. Oysa bu gün Müslüman kavimlerin çoğu bağımlı ve tutsaktır. İslam kavimler arasında ise egemenlik ve bağımlılık bağları olmadığı için ulusçuluk düşüncesi İslamlar arasında ayrılığa yol açmaz; tam tersine , ulusçuluk düşüncesi güçlendikçe,İslam ümmetçiliği düşüncesi de o oranda kültürleneceği için,var olan kültürü sağlamlaştıracaktır.”(12)

Ziya Gökalp’a göre Türkçülüğün ilk temsilcileri Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Paşa’dır. Türkçülüğün diğer temsilcileri arasında Mirza Feth Ali Ahundof, İsmail Gaspirinski, Hüseyinzade Ali Bey, Mehmet Emin Yurdakul, Cemaleddin Afgani, Emrullah Efendi, Necip Asım Bey’in isimlerini zikreder.

Ziya Gökalp ulus kavramını analiz ederken, Irki Türkçülerin, Kavmi Türkçülerin, Coğrafi Türkçülerin, Osmanlıcıların, İslamcıların, Bireycilerin konu hakkındaki görüşlerini ele alarak eleştirir.

Gökalp’a göre Türkçülüğün yakın ülküsü oğuz birliği ya da Türkmen birliğidir. Burada amaç siyasal bir birliktelik olmayıp kültürel birlikteliktir. Türkçülüğün uzak ülküsü ise turandır. “Türkçülüğün uzak ülküsü, Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu ülkünün gerçekleşmesi mümkün mü, yoksa değil mi?  Yakın ülküler için bu yön aranırsa da uzak ülküler için aranmaz. Çünkü uzak ülkü, ruhlardaki coşumu sonsuz bir dereceye yükseltmek için amaç edinilen çok çekici bir hayaldir.”(13)

Gökalp’a göre Turan ülküsü gelecekte belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayaldir. Bu Türklerin gelecekte birleşerek kuracakları bir düş, bir “Kızıl Elma”dır.

 

Ziya Gökalp kültür ve uygarlık kavramları üzerinde de durur ve sosyolojik bir temele oturtmaya çalışır. Kültürün ulusal, uygarlığın ise uluslar arası olduğunu savunan Gökalp şöyle devam eder: “Kültür, yalnız bir ulusun dinsel, ahlaksal, hukuksal kurgusal, sanatsal, dilsel, iktisadi ve bilimsel hayatlarının uyumlu bir toplamıdır. Uygarlıksa, aynı gelişmişlik düzeyindeki birçok ulusların toplumsal hayatlarının ortak bir toplamıdır.”(14) Ziya Gökalp kültürün duygulardan uygarlığın ise bilgilerin birleşmesinden oluştuğunu savunur. Bundan dolayı bir ulus başka bir ulusun din, ahlak, sanat gibi kültürel özelliklerini taklit edemez. Kuruluş dönemlerinde bir ulusun sadece kültürel özellikleri söz konusudur. Uygarlık bir toplumun kültürünün yükselip belli bir aşamaya gelmesinden sonra oluşur.

Ziya Gökalp’a göre Kültürü başka bir toplumdan daha güçlü olan bir toplum uygarlık düzeyi ne olursa olsun girdiği savaşımdan galip çıkacaktır.

Gökalp’in anlayışına göre Türkçülüğün önemli ilkelerinden biri de “halka doğru” ilkesidir. Halka doğru gitmesi gerekenler bir toplumun aydınlarıdır. Bir toplumun seçkinleri olan aydınlar halka kültürel özelliklerini öğrenmek ve halka uygarlık götürmek için gitmelidir. İslam düşüncesi, Türk kültürü ve batı uygarlığı arasında bir sentez oluşturmaya çalışan Gökalp’in amacı şu cümlede özetlenebilir: “Türk ulusundanım, İslam ümmetindenim, batı uygarlığındanım”(15)

Gökalp, Karl Marks’ın savunduğu“tarihsel maddecilik” felsefesini eleştirirken tavrını Emil Durkheim’in sosyolojisini temel alarak toplumsal ülkücülükten yana koyar. Gökalp özellikle Durkheim sosyolojisinin temel ilkelerinden biri olan sosyal olayların nedeni yine sosyal olaylardır görüşünü temel alır. Toplumların geçirdiği aşamaları sınıflandırmasında da Durkheim’ın etkisi açıkça görülecektir.

Toplumların gelişmeleri için ulusal bilincin geliştirilmesi gerekir. Çünkü bağımsızlığın korunması ve geliştirilmesi için ulusal bilincin güçlendirilmesi gerekir. İslam birliği düşüncesi bir yandan teokrasi ve klerikalizm gibi anlayışlara yol açarken diğer yandan ise ulusal düşüncenin oluşumuna karşıttır. Bundan dolayı ulusal düşünceyi güçlendirecek çalışmalar yapmak gerekir.

Ziya Gökalp’a göre Türk kültürü dünyada gelmiş ve gelecek olan kültürlerin en güzelidir. Türkçülüğün başka kültürlere nasıl davranması gerektiği  konusunda şunları söylemektedir: “Görülüyor ki Türkçülük, bütün aşkıyla yalnız kendi özgün kültürüne tutkun olmakla birlikte, körü körüne ulusçu ve bağnaz değildir. Avrupa uygarlığını tam ve dizgeli olarak anlamaya kesin kararlı olduğu gibi, hiçbir ulusun kültürüne karşı ilgisiz değildir; onları küçümsemez de; tam tersine bütün kültürlere değer veririz ve saygı duyarız. Dahası, birçok acımasız davranışlarıyla karşılaştığımız uluslarla, siyasal örgütlerini sevmemeyi sürdürmekle birlikte, uygarlık ve kültür yapıtlarına tutkun, düşünürlerine saygılı kalacağız. (16)

Ziya Gökalp’a göre Türkçülüğün en belirgin ilkeleri dilde Türkçülük, sanatta Türkçülük, ahlakta Türkçülük, hukukta Türkçülük,dinde Türkçülük,ekonomide Türkçülük, siyasette Türkçülük,felsefede Türkçülüktür. Ziya Gökalp’a göre dilde Türkçülüğün temel ilkeleri şunlardır:

“1-Ulusal dilimizi oluşturmak için, Osmanlı dilini hiç yokmuş gibi bir yana atarak, halk edebiyatına temel görevini gören Türk dilini olduğu gibi kabul edip, İstanbul halkının ve özellikle İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.

2-Halk dilinde Türkçe eşanlamlısı bulunan Arapça ve Farsça sözcükleri atmak; tamamıyla eşanlamlı olmayıp küçük bir anlam ayrılığı bulunanları dilimizde tutmak.

3-halk diline geçip söyleyiş ya da anlam olarak ‘galatat’ adını alan Arapça ve Acemce sözcüklerin bozulmuş biçimlerini Türkçe saymak ve yazımlarını da yeni söylenişlerine uydurmak.

4-Yerlerine yeni sözcükler geçtiği için taşıl durumuna gelen eski Türkçe sözcükleri diriltmeye çalışmamak.

5-Yeni terimler aranacağı zaman önce halk dilindeki sözcükler arasında aramak; bulunamazsa Türkçenin kurallı ekleriyle ve kurallı tamlama ve çekim yöntemleriyle yeni sözcükler yaratmak; buna da olanak bulunmazsa, Arapça ve Acemceden, Tamlama biçiminde olmamak koşuluyla yeni sözcükler kabul etmek ve kimi dönemlerin ve mesleklerin özel durumlarını gösteren sözcükler ile uygulayımlarıyla ilgili araç ve gereç adlarını yabancı dillerden olduğu gibi almak.

6-Türkçede Arap ve Acem dillerinin egemenliklerini kaldırarak, bu iki dilin ne çekim ve yapım eklerini, ne de tamlamalarını dilimize sokmamak.

7-Türk halkının bildiği ve kullandığı her sözcük, Türkçedir. Halk için alışılmış olan ve yapay olmayan her sözcük, ulusaldır. Bir ulusun dili, kendisinin cansız köklerinden değil, canlı kullanımlarından oluşan canlı bir organizmadır.

8-İstanbul Türkçesinin ses bilimi, dilbilgisi ve sözlük bilimi, yeni Türkçenin temeli olduğundan, başka Türk lehçelerinden ne sözcük, ne çekim ve yapım eki, ne de tamlama kuralları alınamaz. Yalnız, karşılaştırma yoluyla Türkçenin cümle yapısına ve özel deyişlerindeki söyleyişe ulaşabilmek için, bu lehçeler derinlemesine incelenmelidir.

9-Türk uygarlığının tarihi ile ilgili yapıtlar yazdıkça, eski Türk kurumlarının adları olması dolayısıyla , çok eski Türkçe sözcükler,yeni Türkçeye girecektir;ancak bunlar terim durumunda kalacaklarından ,bunların hayata dönüşü, taşılların dirilmesi niteliğinde sayılmamalıdır.

10-sözcükler, gösterdikleri tanımların anlamları değil, simgeleridir. Sözcüklerin anlamları köklerini bilmekle anlaşılamaz.

11-Yeni Türkçenin bu ilkeler çerçevesinde bir sözcüğüyle bir de dilbilgisi yazılmalı ve bu kitaplarda, yeni Türkçeye girmiş olan Arapça ve Acemce sözcüklerin ve deyişlerin yapıları ve tamlama oluşturma yollarıyla ilgili bilgi yaşayan bir organizma olan) dilin fizyoloji bölümüyle değil, taşıllaşmış sözcükler bölümü olan ‘iştikak’ bölümüne konmalıdır.(17)

Sanat alanında Türkçülüğü savunan Gökalp’a göre, Türk sanatı, Osmanlı sanatçılarının yanılgısı yüzünden yüksek bir düzeye erişememiştir. Ulusal şiirin ölçüsü ise hece ölçüsü olmalıdır; aruz ölçüsü terk edilmelidir. Aruz ölçüsü seçkinlerin hece ölçüsü ise halkın şiir ölçüsüydü. Bu ikiliği kaldırmak isteyen Türkçüler, Üç dilin karışımı olan Osmanlıcayı ve onun dayandığı aruz ölçüsünü ulusal edebiyattan kovmaya karar verdiler.

Ahlakta Türkçülük konusunda Ziya Gökalp’in referanslar genellikle İslam öncesi Türk uygarlığıdır. İslam’a belki de referans yaptığı tek alan esna ahlakı ve ‘ahilik’ dolayısıyladır. Meslek ahlakı, cinsel ahlak, aile ahlakı gibi alanlarda referanslar tamamıyla İslam öncesine aittir. Gökalp’a göre aile ve cinsel ahlakta yüksek bir düzeye sahip olan Türkler sonraki dönemlerde, özellikle İran ve Yunanın etkisiyle bu özelliklerini kaybetmişlerdir.

Ziya Gökalp’in sonraki dönemlerde ortaya çıkacak olan dinde reform uygulamalarına da ilham oluşturacak görüşleri, din dilinin Türkçeleştirilmesini amaçlamaktadır. Türk insanı vaazlarda kullanılan dili anlamadığı için zevk alamadığını savunan Gökalp, Ebu Hanife’yi referans gösterecektir. “  İmam-ı azam Hazretleri, namazdaki surelerin bile ulusal dilde okunmasının(din kuralları bakımından) uygun olduğunu belirtmişlerdir; çünkü, tapınılan ancak dinsel coşum, ancak okunan duaların tamamıyla anlaşılmasına bağlıdır.”(18) Gökalp’a göre Türkler namazlardan sonraki Türkçe yakarışlarından büyük zevk duymaktadır. Bunun nedeni dualarını ana dilleriyle yapmış olmalarıdır.

Öyle anlaşılıyor ki, Gökalp din dilinin Türkçeleştirilmesi yoluyla Arapçanın insanların gündelik hayattaki etkisini kırmak istemektedir. Bu yaklaşım Cumhuriyet seçkinleri tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Ulus-devletin oluşması için semantik ve etimolojik anlamda ulusal bir dilin varlığı kaçınılmazdır. Din dili gibi etnik aidiyetlerine inanç birliğine vurgu yapan bir dil ile ulusal bir kimliğin oluşturulamayacağı açıktır. Bu nedenle din dilini ulusal dile tercüme etmek gerekmektedir. Ayrıca imparatorluktaki aidiyet dinseldir, ulus devletlerde ise aidiyet ulus üzerinden yürür. Dinsel aidiyetten ulus aidiyetine geçmek için yeni bir terminolojik sistem gereklidir.

Öyle görülüyor ki, özellikle Ziya Gökalp’in ölümünden sonra dil politikaları Arapça ve Farsça sözcüklerin tümüyle Türkçeden arındırılması yoluna gidilmeye çalışılmıştır. Bunun için kurulan Türk Dil Kurumunun dil politikaları, ulusallaşma paralelinde yürütülmüştür.

Osmanlıca Arapça, Türkçe ve Farsçadan oluşan bir dildir. Osmanlılıktan Türklüğe geçişte dil yeni bir zihniyetin taşıyıcısı olmuştur. Ulus-devletin oluşturulması için ona uygun bir semantik sistemi olan dilin gerekliliği açıktır.

Bütün devrimlerde öngörülen zihniyet değişikliğin aracı olarak dil kullanılmıştır. Din dili ile modern bir toplum yaratmanın zorluğu yeni bir dil oluşturmayı zorunlu kılmıştır.

Türkiye’deki modernleşme politikalarının ana eksenini milliyetçilik, laiklik ve pozitivist bilim anlayışı oluşturmuştur. Milliyetçilikte bu eksende yorumlanmıştır. Bundan dolayı resmi ideolojinin oluşumunda; Türkçülük, İslamcılık ve Batılılaşma arasında bir senteze gitmek isteyen Ziya Gökalp’in sentezci görüşü değil, milliyetçiliği radikal batılılaşmanın öznesi haline getiren ve laik bir kimliğin parçası olarak tanımlayan Yusuf Akçura’ın görüşleri daha belirleyici olmuştur. Daha açıkçası halk arasındaki popüler milliyetçiliğin etkili ismi Ziya Gökalp olduğu halde, resmi ideolojinin etkili ismi hiç kuşkusuz Yusuf Akçura olmuştur.

Milliyetçiliğin Türkiye’de resmi ideolojinin en önemli angajmanı olması, diğer ideolojiler üzerine egemen olmasını da sağlamıştır. Daha açıkçası diğer ideolojiler kendilerini milliyetçilik ekseninde senteze gitmeye zorlamışlardır. İslamcılığın zaman zaman milliyetçi refleksler vermesinin kökeninde de bu tarihsel birikim yer almaktadır. Kaldı ki, özünde laik bir arka planı olmasına karşın milliyetçilik hem değişik coğrafyalarda farklı nitelikler kazanmış, hem de daha önemlisi dinlerle karşılıklı etkileşime girmekten geri durmamıştır. Türk-İslam sentezi böyle bir etkileşim sonucunda ortaya çıkan fikir akımlarından biridir.

 

Dil ve din politikaları neredeyse Türkçülüğün belkemiğidir. Türkçülük modern Türkiye siyasal dönüşümünde ve ulus devlet olgusunun inşasında temel düşünce akımıdır. Ulus-devlet oluşumunda inşa edilen ulusal kimlik, insanları geleneksel kimliklerinden kopararak seküler düzlemde yeniden tanımlamıştır. Türk milliyetçiliği, Osmanlıdan koparılan ve yeniden tanımlanmaya çalışılan ulusal kimliğin temel belirleyicisi olmuştur. “ Türk milliyetçiliğine dönüşen Türkçülük, Kemalizm’le özdeş hale gelinceye kadar dinile bir çatışma alanı oluşturmamıştır. Kemalist Türk milliyetçiliğinin inşa edilmeye başlamasıyla birlikte bu konuda radikal değişimler yaşanmaya başlanmıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kurulan ulus-devlet, tam batılılaşma siyasa tercihiyle şekillenmiştir. Bu tercih bağlamında devlet, sorunlarının ‘Batı tipi toplum’ ve ‘ulus-devlet’ ilkeleriyle çözme yoluna gitmiştir. Yeni dönem Türkiye’sinde oluşturulan milliyetçilik, Türklerin geleneklerini ve inançlarını koruyucu bir niteliğin dışında, bunlara karşı cephe alan ve bunlardan mümkün olduğu kadar vazgeçmeye çalışan bir yol izlemiştir. Batı medeniyeti ve siyaseti dairesinde gerçekleştirilmeye çalışılan söz konusu yeni siyaset ve dünya görüşü,anti-İslam ve anti-Osmanlı temelinde olduğu gibi, anti-Sovyet temelinde de yeni bir model olarak ortaya çıkmıştır.”(19) Daha sonra ortaya çıkan Türk –İslam sentezi, Kemalist milliyetçiliğin İslamı Türklükten uzak tutma siyasetine karşı, bir yakınlaştırma ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Kemalist milliyetçiliğin, Türk-İslam sentezine göre daha resmi düzeyde kalmasının temel sebebi hiç kuşkusuz milliyetçiliği din dışı olarak tanımlama anlayışıyla ilişkilidir.

            Türk milliyetçiliğin iki kurucu düşünüründen biri olan Ziya Gökalp’in görüşleri hem Osmanlı kimliğinin parçalanmasından sonra bir kimlik arayışına, hem de yeni kurulacak devletin ideolojik dayanaklarının oluşturulmasına işaret etmektedir

Milliyetçilik bu inşa sürecinde Türk kimliğini İslam’dan olabildiğince ayıklayarak, İslam öncesi Türk geleneğine göre tanımlamaya çalışmıştır. Türk modernleşmesinin uygulayıcısı olan elitlerin İslam’dan arındırılmış seküler bir Türk kimliği yaratma çabaları; tarihsel süreçte din-devlet-toplum ilişkilerini düzenleyen laiklik ve ulusal bütünlüğü sağlamak amacıyla uygulanan etnik siyaset dolayısıyla Kürt sorununu doğurmuştur. Din ve Kürt kimliğini Türklük içinde eritme çabaları sonuç vermemiş,zaman içinde bu iki sorun Türkiye’nin karşısına varlık sorunu olarak dikilmiştir.

Gelinen noktada Türkiye tarihi bir kararın eşiğindedir. Ya kurucu paradigmanın ilkelerinde ısrar edecek ve daha büyük sorunların içine düşecek ya da kendi dini ve etnik çoğulculuğu ile yüzleşip yeni bir toplumsal sözleşme ile yoluna devam edecektir.

1- Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt:4,Milliyetçilik, İletişim yayınları, s.15

2- Milliyetçilik I,Doğu Batı dergisi, sayı:38,Mehmet karakaş, Türkçüler ve Türk Milliyetçiliği

3- Mehmet Karakaş, Türk Ulusçuluğunun İnşası, Vadi yayınları, s:262

4- Mehmet Karakaş, Türk Ulusçuluğunun İnşası, s:269

5- Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt:4,Milliyetçilik, İletişim yayınları,s: 30

6- Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, Bordo Siyah, Haz: Kemal Bek, s: 24

7- Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak Muasırlaşmak, s: 28

8- Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, s: 32

9- Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, s: 46

10- Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, s:66-67

11- Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, s: 90

12- Ziya Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, s: 109

13- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Haz: Kemal Bek, Bordo Siyah Yayınları, s:54)

14- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s: 60

15- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s:105

16- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s: 152

16- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s:182-184

17- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s:227

18- Milliyetçilik I, Doğu Batı Dergisi, s: 38, Mehmet Karakaş, Türkçüler ve Türk Milliyetçiliği

Kaynak: Her Taraf



YAZARLAR