Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Yusuf YAVUZYILMAZ


  BU TOPRAKLARA AİT ACI BİR HİKAYE

Yusuf Yavuzyılmaz'ın Makalesi;


                 

          Leyla İpekçi, kaleme aldığı 24 Nisan 2012 tarihli yazısında(*), Ermeni vatandaşlarımızdan birinin, Paravon Dede’nin acı dolu hikayesini anlatıyor. Aslında hikaye bu topraklarda yaşayan azınlıkların çektikleri acılara dikkat çekiyor ve böylece Türkler ve Ermeniler arasında empati kurulmasını, birbirlerinin acılarına tanıklık etmelerini hedefliyor. Topraklarından koparılıp iki defa göçe zorlanan insanların çektiklerine tanıklık etmek, zihinlerdeki kötü Ermeni imgesi sarsıntı geçirmesi sağlanabilir.

         Şurası bir gerçek ki, uygulanan politikalar sonucunda, üzerinde yaşadığımız toprakların azınlıklardan büyük ölçüde arındırılması, birlikte yaşama kültürünü büyük ölçüde engellemiştir.

         Paravon Dede’nin başından geçenler bu ülkede yüzlerce yıldır yaşayan Ermeni vatandaşlarımızdan birinin hikayesidir.

“Geçtiğimiz yıl asırlık ömrünü tamamlayarak ahirete göçen 1914 Yozgat, Burunkışla doğumlu Paravon Gökbaş, arkadaşım Nayat Karaköse'nin babasının dayısı. Ona doğum tarihi sorulduğunda suskun kalırmış, "kara gün sonunda" dermiş hep. Tehcir günlerinde annesi, kardeşleri ve diğer akrabalarıyla birlikte yuvasını bırakarak yollara düşmüş. Babası, Ermeni ailelerin pek çoğunun erkekleri gibi o vakit Osmanlı ordusunda savaşta. Daha somut söylemek gerekirse Sarıkamış'ta.

Ve yine Sarıkamış askerlerinin pek çoğu gibi bir daha ondan haber alınamayacak. Donarak ölmüş olabilir, Rusya'ya sığınmış da olabilir. Başta anne olmak üzere, kimse öğrenemiyor bir daha.

Yola düşeli birkaç gün olduğunda, 'katletme emri' almış bir asker onları kıstırıyor, sıraya diziyor öldürmek için. Fakat Paravon Dede, bir yaşının verdiği bütün içgüdüsel imkânları zorlayarak unutulmaz bir çığlık atıyor. Bunun üzerine asker merhamet ederek, "Bunu yapamayacağım, derhal gözümün önünden kaybolun." diyor.

Paravon Dede ve ailesi bir süre Anadolu'da sürüklendikten sonra köye geri dönmeyi başarıyorlar. Sonraki yıllarda annesi oğlunu birkaç kereler Beyrut'a yaz kamplarına yollamaya kalkıyor fakat her seferinde ondan ayrı kalmaya dayanamayacağını fark ederek, oğulcuğunu yanında tutuyor.

1933'te yeni bir sürgün kararıyla Burunkışla köyündeki hayatlarını bir gece içinde terk etmeleri gerekiyor. Bu, artık 19 yaşındaki Paravon Dede'nin belleğinde tehcir günlerine nazaran çok daha şiddetli yer edecek. Fakat o çocuklarına ve torunlarına hep başından geçen 'iyi şey'leri anlatacak ileride. Mesela kendilerine merhamet eden asker gibi, bir de hancı var.

Yozgat'tan onlarla birlikte aile başı bir döşek ile eşek sırtında yollara düşen kırk Ermeni aile daha vardır. İstanbul'da Patriğin araya girmesiyle, onları Samatya'ya götürecek olan trene bineceklerdir. Fakat Sungurlu'da treni kaçırınca çaresizlik içinde, soğuktan donmamak için bir hana sığınırlar. Han tıklım tıklım doludur. Onların bu sefil hallerini gören hancı, diğer kalanlara şöyle seslenir: "Allahınızı peygamberinizi seviyorsanız çıkın, misafirlerim var!" Bunun üzerine onlara yer açılır ve orada kalırlar.

Haydarpaşa'ya, oradan da Samatya'ya çileli bir yolculuktan sonra vardıklarında ilk altı aylarını geçirmek üzere bir okula yerleşirler. Sonraki yıllarda Paravon Dede çinicilikle uğraşıyor. Diğer aileler de Samatya'da kalıyor, dayanışıyorlar. Okulun lise olması için Paravon Dede defalarca Ankara'ya gidiyor, sonunda resmî yetkilileri ikna ederek hayatlarını kurtaran bu okulu hem yeniden onarıyorlar, taşlarını yapıyorlar, hem de lise statüsü kazandırıyorlar. Yönetim kuruluna alınıyor Paravon Dede. Okul, bugün de eğitimine devam eden Sahakyan Lisesi. Samatya'da onu sadece Ermeniler değil, Türklerle Kürtler de ağabey diyerek sayıp seviyorlar.

Paravon Dede'nin ailesinin genç kuşaklarına anlatacağı 'iyi şey'ler olmaya devam ediyor bu arada: Burunkışla köyünden bir gecede sürgüne giderken arsa ve evlerini teslim ettikleri ağa, bu malları satarak kendilerini Samatya'da bulur ve parayı onlara teslim eder mesela! Kötü hikâyeleri ise hiç anlatmıyor Nayat'ın dedesi. "Kin tohumları düşmesin" diyor. Hayatı boyunca düşkünleri, parasızları misafir etmiş, tıpkı hancının kendilerini misafir ettiği gibi. Bunu hiç unutmamış.

Paravon Dede'nin kardeşi, İkinci Dünya Savaşı'nda yurt dışında şehit düşünce getirilip İzmir'e gömülüyor. Fakat tıpkı bir zamanlar annesinin onu Beyrut'a yollamaya razı olmaması gibi, kardeşinin kemiklerinin uzaklarda kalmasına razı gelemiyor. Belki babasının da aynı bilinmezlikler içinde sonsuzluğa yollanmış olmasından. Belki Ermenilerin dünyanın çeşitli coğrafyalarına dağılarak memleketlerinden uzakta ölmüş olmasından... Kardeşinin kemiklerini yanına Samatya'ya getirmek istiyor.

Ve bir gece mezarlığa girerek kemikleri çıkarmaya çalışırken yakalanıyor. Gözaltında kalıyor, ama sonunda kemikleri getirmeyi başarıyor! Ah diyorum Nayat'a, ah! Bugün hâlâ kayıp kemiklerin gayri resmî tarihinden kişisel hikayelerimizi damıtmakla meşgulüz. Ama artık toprağın altındaki acılı 'büyük hikaye'nin hepimize bakan yüzüne aşinayız en azından.”

         Leyla İpekçi’nin anlattığı hikaye burada sona eriyor. Paravon Dede’nin hikayesi, bu topraklarda yaşayan belki de yüz binlerce Ermeni ailesinin çektiği acılara tanıklık ediyor. Ermeni tehciri değerlendirilirken milliyetçi söylemler daima ağır basar. On yıllardır milliyetçi eğitim sisteminin etkisinde yetişen kuşaklar için Ermeniler hep olumsuz tanımlanmıştır. Hatta bir bakan, PKK teröristlerini anlatırken “Ermeni dölü” kavramını kullanmıştır. Bu anlayışa göre sadece Ermeniler değil, Ermenilere ait döller de sorunludur. Bu şüphesiz ırkçı bir yaklaşımdır ve ne yazık ki, bu topraklarda bir hayli yaygındır.

         1908 tarihi, bu topraklarda yaşayanlar için önemli bir dönemece işaret etmektedir. İktidara gelen İttihat ve Terakki, felsefi olarak Türk milliyetçiliğine yatkın, Türkçülüğü temel politika olarak belirlemiş siyasal bir anlayışa sahiptir. İttihat ve terakki’nin önde gelen kurmayları projelerini gerçekleştirmek için, Taşnak ve Hınçak gibi Ermeni milliyetçi örgütlerin Sovyetler Birliği ile işbirliği yapıp Türk köylerine saldırmalarının ardından, tarihte halen tartışılmakta olan, tehcir kararını vermişlerdir. Tehcir karar, sadece Taşnak ve Hınçak mensuplarına değil, Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri kapsayacak şekilde uygulanmıştır. İzmit’ten Kars’a kadar bütün Ermeniler için tehcir kararı verilmiştir. Ergün Yıldırım “Tehcir Günlerinde Aşk” isimli kitabında Ermeni tehcirinin yarattığı travmayı çarpıcı bir şekilde anlatır.

         Şurası bir gerçek ki, 1908’den başlayarak, ulus-devletin oluş ve gelişim sürecinde azınlıklar üzerinde uygulanan politikalar, hiç şüphesiz homojen bir ulus yaratma çabalarının bir ürünüdür. Bu çabalar Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Müslüman olmayan azınlıklar üzerinde uygulanmaya devam etmiştir. Yahudilere yönelik Aşkale Sürgünü, Rumları hedef alan 6-7 eylül olayları ve yine Yahudilere yönelik Trakya olayları, 1915 Ermeni tehcirini izleyen yıllarda  izlenen azınlık politikalarının devamı niteliğindedir.

         Ulus-devletin kuruluş aşamasından itibaren uygulanan politikalar Müslüman olmayan azınlıklarla sınırlı kalmamıştır. Lozan’da azınlık olarak kabul edilmemesine karşın aynı politikalar, başka araçlarla Kürtler üzerinde de uygulanacaktır. Kürtçe yasaklanacak, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları düzenlenecek, devlet için sakıncalı olduklarına inanılan Kürt aşiretleri Türklerin yoğun olduğu bölgelere yerleştirilecek ve daha önemlisi yer yer ırkçılık boyutuna varacak kültür politikaları izlenecektir.

         Bütün bu anlatımlar şunu açıkça gösteriyor ki, bu topraklarda milliyetçiliği temel politika haline getirmek  hiçbir sorunu çözmediği gibi, yeni sorunların doğmasına neden olmaktadır. Sorunların çözümü için milliyetçiliğin ötekileştirici ve dışlayıcı söylemi bir an önce terk edilerek, Hz. Ali’nin “İnsanlar iki çeşittir, mümin kardeşiniz ve yaratılışta eşiniz” anlayışı şiar edinilmelidir. Hiç şüphesiz Ermeniler yaratılışta eşimiz olan kardeşlerimizdir.

(*) Zaman Gazetesi, 4 Nisan 2012

 

                                                                       



YAZARLAR