Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Ümit AKTAŞ


Arâfta Olmak -1-

Yazarımız Ümit Aktaş'ın "yeni" yazısı...


Batıcı veya Doğucu, solcu veya sağcı, dindar veya seküler zümreler arasındaki bir duruş, yol, ya da sosyopolitik mekân (ara mekân); kimilerince bir arada (arâf”ta) kalmışlık, kararsızlık ve hatta tereddüt olarak tanımlanır. Bu tür bir tanım, zıt kutuplar kadar, toplumlarıyla gelecek arasında bir toplumsal mekânda yer alan ama ayaklarını da henüz bir sosyal zemine bas(a)mayan isimleri ifade etmek için de kullanıldı ve hatta bizzat Cemil Meriç, “Umrandan Uygarlığa” adlı kitabında, bu tip isimleri anlattığı bölüme başlık olarak da aynı terimi kullandı. DOĞU BATI Dergisi de, Türkiye’deki benzeri isimleri yâd ettiği “ARÂFTAKİLER”  başlıklı bir sayı çıkardı. Gerçi seçilen isimler kavramsal ya da perspektif açısından değil de, daha çok biçimsel benzerliklerden hareketle bir araya getirilmiş olsa da bunlar toplumlarının münzevileri; sürgün, muhacir, entelektüel, ya da ârifler…’di.

Aslında bu tip isimlerin ortak yönü, genel geçer olana sığmayan, yerleşik değerleri yeterli bulmayan ama buna tepki olarak ortaya atılan hercai ya da ütopik akımlara da kapılmayan bir huzursuzluktur; öyle ki bu huzursuzlar, her ne kadar gelenekçiler veya ütopyacılar gibi verili bir hakikate sahip olduklarına dair bir zan içerisinde değilseler de, daima hakikati aramakta ve insanlığın yolunu aydınlatmak için hep o tanrısal ışığı, yani ilmin ışığını yeryüzüne indirme çabası içerisindedirler. Ki bu yönleriyle temayüz edenler, Kuran’da, “arâftakiler” (ârifler) olarak tanımlanır. Gerçi kimileri bu tanımı müteredditler, hiçbir yere ait olmayanlar, ya da ne cennetlik ne de cehennemlik olanlar (arada kalmışlar) biçiminde kullansa da, hakikat böyle değildir.

Nitekim Elmalılı M. Hamdi Yazır, bu kavramın bahsinin geçtiği Arâf Suresinin 46. ve 48. ayetini izah ederken, her iki yaklaşımı da değerlendirir. Buna göre kimileri  “arâftakiler”i, cennet ile cehennem arasında kalan ama cennete girme ümidini de sürdürenler olarak tanımlarken; özellikle Hasan Basri, arâf’ın marifetle ilgili olduğunu söyleyerek, bunların, cennet ve cehennem ehlini simalarından tanıyan seçkin şahsiyetler olduğunu belirtir.[1]  Rağıb el-Isfahani’nin Müfredat’ında da, maruf (iyilik) ve bilgelik anlamındaki marifetin de aynı kökten geldiği belirtilir. Abduh da, Menar’da, bunların ümmetin adil ve âlim şahsiyetleri olduğunu zikreder. Süleyman Ateş ise, bunların, tanımlayıcı konumdaki o yüksek niteliklerine bakarak, peygamberler olabileceğini ileri sürer. “Tevhit Mesajı” adlı tefsirde de, “arâftakiler”in, “cennete herkesten önce girmeye hak kazanmış salih kimseler olduğu” belirtilir.[2] Muhammed Esed ise, “arâftakiler”i şöyle tanımlar: “Ve orada (cennetle cehennem arasında) (hayattayken) kendilerine (eğri ile doğruyu) ayırt edebilme yetisi bahşedilmiş, onların her birini taşıdıkları belirtiden tanıyan kimseler olacak…”[3] Diyanet İşleri Başkanlığının tefsirinde ise arâf, “yüksek mekân, her şeyin en üst noktası”, burada bulunanlar ise “iyileri de kötüleri de simalarından tanıyacak kadar yetkinlik sahibi kimseler” olarak tanımlanmakta.[4] Buhari’de de, Huneyn Savaşı sonrası barış şartlarının görüşülmesinde, toplumun ileri gelenlerini temsil eden bir “urefa”dan söz etmekte.

Kısacası bunlar, kimilerince ifade edildiği gibi, cennetle cehennem arasında kalmış ya da ortada/arada kalmış kişiler olmayıp, hayatları içerisinde bilgelikleriyle temayüz etmiş, seçkin ve ârif kişilerdir. Bulundukları o yükselti ise, fiziksel değil, manevi ve ilmî bir yükseltidir. Daha doğrusu onlar, toplumlarının ilim ve ahlak açısından kemale ermiş şahsiyetleridir ve bakışlarındaki bu yükseklik (irfan) nedeniyle de, insanların ve toplumsal hiziplerin ne olduklarını ve olmaları gerektiğini değerlendirebilecek bir ferasete sahiptirler. İrfan, çağrıştırdığı o zıtları birleştiren “ara” anlamla, şimdi ile geleceği olduğu gibi, düşünce ile davranışı, kuram ile kılgıyı da birleştirir.  

Âriflere atfedilen sezgisel veya düşünsel yetkinlik ise, bir biçimde üstlenilmiş veya ele geçirilmiş “arâf”ın (bireysel ya da toplumsal yüksekliğin) sağladığı bir itibar olmayıp, doğrudan kendi niteliklerinin (özgün ve derinlikli bakışın) sağladığı bir manevi, ahlaki ve düşünsel yetkinliktir. İnsanları simaları (görünüşleri, hâl ve hareketleri)’ndan tanımaları ise, bunların asli niteliklerine vukufiyet gibi bir temayüze işaret etmektedir. Nitekim bu derin vukufiyete sahip olmanın dilimizdeki karşılığı da, ârif olmaktır. Ve hatta “ârife tarif gerekmez” diye güzel bir deyimimiz de var. Demek oluyor ki ârif olanlar, tarifleri, tanımlamaları yapanlar; Hz. Âdem gibi, kavramları üretenlerdir.

Dolayısıyla âriflik, salt edilgen veya uhrevi bir “tanıma” pozisyonu olmayıp, daha ziyade bir tanımlama konumudur. Yani başkaları tarafından tanımlanmak şöyle dursun, kendi tanımlarını yapanların, kavram ve düşünce üretenlerin, toplumlarının geleceğine dair bir selamet arayışı içerisinde olanların duruşu. Bu isimler toplumsal mekânın farklı noktalarına savrulmuş olsalar da, hep benzer bir anlayış ve arayış içerisindedirler. O da itidalde olmak, ifrat ve tefritten uzaklık, başka anlayışlara, iktidara ve özellikle de çıkar çevrelerine bağımlanmayarak, verili ve genel geçer akımların dışındaki bir selamet arayışı içerisinde bulunmaktır.

Dolayısıyla bunlar bulundukları düşünsel ve ahlaki yetkinlikle, dünyayı ve insanları yorumlayarak, onlara olumlulukları ve olumsuzlukları belirten, içinde bulundukları durumu açıklayan, hakka ve hakikate şahitlik eden, kendilerini hakikat savunusuna ve adalet mücadelesine hasreden şahsiyetlerdir. Bu konumları icabı da doğu ve batı, sağ ve sol, ruhani ve dünyevi gibi karşıtlıkların içerisinde bulunmayıp, tam aksine bu karşıtlıklar içerisinde bulunan aldanmışları doğruluğun mekânına ve yoluna, itidale ve arınmaya çağırırlar. Bu karşıtlıklar arasındaki perde (ayette “hicab” geçmektedir), karşıt tarafları birbirinden ayırmaktadır. Yani bunlar, içerisine hapsoldukları birtakım karşıtlıklar, çıkarlar, şartlanmışlıklar ve hatta körlükler (basiretsizlikler) nedeniyle birbirini tanıyamamakta ve anlayamamaktadırlar. Çünkü anlayışları, davranışları, mekânları, kavramları ve zevkleri farklıdır. Birbirlerine yabancılaşmış, dahası düşmanlaşmışlardır. Bu yüzden de aralarında sanki de bir duvar yükselmiştir. Kuşkusuz fiziksel bir duvar değildir bu; sosyolojik ve kültürel bir anlaşamazlık/yabancılaşmışlık halidir.

Sorumlu ve irfan ehli şahsiyetler ise, bu mekânsal/zihinsel yarılmayı ve yabancılaşmayı (hatta düşmanlaşmayı) ortadan kaldırmak için, tarafları içerisinde kendilerine duvarlar ördükleri karşıt mekânlardan, dostluğun, barışın ve adaletin mekânına çağırırlar. Elbette ki bu çağırma (uyarı, davet…) konumunda bulunmalarını haklı çıkaracak bir basirete, ferasete, ilme ve düşünsel derinliğe, yani irfana (manevi ve entelektüel yetkinliğe) sahiptirler. Herhangi bir yükseklik/yücelik(leri) var ise şayet, bu, doğrudan bu şahsiyetlerin hâllerinin yüksekliğidir. Yani ilmî, düşünsel ve ahlaki bir yüksekliktir. Elbette bu yükseklik, içerisinde yer aldıkları toplumsal mekâna da bir irtifa kazandırmakta; burayı “arâf” (ârif olanların yurtlandığı bir mekân, hâl)  kılmaktadır. Bu hâl ise karşıtlıkları ve düşmanlıkları aşan bir doğruluğu ifade ederek savunma tavrıdır.

                                                                       ***

Farklı biçimlerde de olsa Batılılaşma çıkmazının, Batı’yla mücadelenin bile ancak belli bir Batılılaşmacı stratejiyle ve hatta Batı’nın hegemonyasını kabulle mümkün olduğuna dair oryantalist bir anlayışın ve bir tür içselleştirilmiş asimilasyonun farkına varan Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Hikmet Kıvılcımlı, Fikret Başkaya, İsmail Cem gibi toplumcu/sosyalist aydınlar, Türkiye toplumunu Osmanlı toplumunun özgüllüğünden yola çıkarak ve bu toplumun kendine özgü gerçeklikleri çerçevesinde bir açıklama yolu ve yordamı geliştirmeye çalışmışlardır. Osmanlı toplumu ise sadece Müslüman Türklük/Batı Türklüğü değil, bir ölçüde de Doğu Romalılıktır. Doğu Romalılar (Bizans) Yunanlı olsalar da, artık başka bir coğrafî kavramsallığa, Batı ile Doğu arasındaki o âraf’a yerleşmişlerdir. Dolayısıyla Ortodokslukla Katoliklik arasındaki bölünme, temel bir zihniyet ayrımına dayanan bir bölünmedir. Bu ise Batı ile Doğu’nun arasındaki bir konumlanışın, barış ve adalet yurdu (darüsselam)’nun savunusunun bilincinde olmaktır.

Zira Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesi mekanik ya da salt coğrafî şartlara dayanan bir bölünme değildir. Aslında her iki toplum da biçimsel olarak benzerdir: Hıristiyan, Helenik, Batılı ve feodal. Ama bu kavramları irdelemeye başladığımızda oldukça ciddi farklılıklarla karşılaşırız: Batı Latinceyi bilim dili olarak benimserken, Doğu Grekçeyi esas alır. Batı Katolik iken, Doğu Ortodoks’tur. Ortodoksluğun rahiplere evlenme serbestisi getirmesi ise, temel anlamda Batı’nın benimsediği ruhbanlığın reddidir. Öte yandan Katoliklikte kutsal heykellere ibadet edilmesinin yerini, Ortodokslukta ikonalar, yani iki boyutlu freskler almıştır (ya da tersi). Ortodokslukta kiliseler kubbeli iken, Katolik kiliselerde baskın mimari biçim, gotiktir. Katoliklikte İsa’nın tanrısallığı esas iken, Ortodoks havzada bu anlayış geriye çekilmiştir. Katoliklikte Kilise (Papa) Tanrı’yı temsil yetkisine sahip iken, Ortodokslukta öne çıkan cemaattir. Batı’da toprağın sahibi beydir ve feodal köylü toprağında salt köle iken, Doğu’da toprağın sahibi Allah’ı temsilen imparatordur ve tam anlamıyla kölelik uygulanmaz. Bu yüzden de, Marxistler tarafından bile bu farklılığı Batı ilerlemesi lehine izah için, “Asya Tipi Üretim Tarzı” diye bir kavram üretilmiştir.

Oysaki Baykan Sezer ve Kemal Tahir’in de işaret ettiği gibi, Bizans’ın ya da Osmanlının feodalleşmesi (ayanların, beylerin ortaya çıkması), bir gelişme olmayıp, asli niteliğin (adalet çizgisinin) bozulmasına, bir çözülme ve dağılmaya ve hatta bir Batı etkisine dayanır. Coğrafyanın Batı veya Doğu tarafından asimilesi, temel tutumundan kopmasıyla, yani meşruiyetini yitirmesiyle ortaya çıkan bir bozulmaya işaret eder. Osmanlının ya da Osmanlıcı olarak bilinenlerin Doğu’yu savunmaları da doğrudan Doğuculuklarıyla değil, Batı’ya, sömürgeciliğe karşı bir cephe almalarıyla alakalıdır. Kuşkusuz ki aralarında Doğucular da bulunmaktadır. Ama kelimenin tam anlamıyla “Doğuculuk” da, bir tür itidal kaybına işaret etmektedir. Kuran’ın zikrettiği gibi, Allah’ın vechi hem Doğu’da hem de Batı’dadır. Ama bu “vech”e mülaki olacak bilinçler, ışığını (bilgeliğini) ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait olan bir membadan almakta/almalı’dır. Yani Doğu’ya ya da Batı’ya ait olmayan daha aşkın bir pozisyonu benimsemelidirler. Kısacası bunlar, birer “ârif” olarak, farklı bir toplumsal ve bilimsel güzergâhta; itidalin, bilgeliğin, barışın ve adaletin çizgisinde yol almalıdırlar.

Doğu-Batı karşı(t)laşması sadece siyasi veya coğrafi değil, zihniyet itibariyle de temel bir karşıtlıktır. Karşıtlığın özü ise insana ve dolayısıyla da topluma bakışa dayanır. Doğu ve Batı arasında neşvünema bulan ve özü adalete dayanan bir duruş açısından ise egemenlik, bir tür güç temerküzüyle iktidarlaşmak ve halkı sömürmek için kullanılan bir araç olmayıp, topluma karşı sorumluluğunu her şeyin önüne alan bir adalet arayışıdır. Adalete dayanan bu toplumsal sorumluluk, çiğnenmesi halinde tüm meşruiyetini ve gücünü yitireceği bir ahitleşmeye dayanır. Esasında ise bu, Balkanlar, Anadolu ve Ön Asya coğrafyasına (Afro-Avrasya kıstağına, insanlığın ilk kez medenileştiği bu “ara bölge”ye) yerleşmiş olan belli bir siyasal ve kültürel derinliğin yenilenerek hayata geçirilmesidir.

Çünkü bu “ara bölge”,  Doğu ile Batı “ara”sında, her iki tarafla ilişkili olsa da, bu aradaki dengeyi de sağlamaya dayanan bir irfanı gerektirmektedir. Hem Doğulu hem Batılı ama ne Doğulu ne de Batılı olmayı. Nitekim önemli bir Osmanlı tarihçisi olan Stefanos Yerasimos da, “Milliyetler ve Sınırlar – Balkanlar, Kafkasya ve Orta-Doğu” adlı kitabında, bu coğrafyayı “ara bölge” olarak tanımlar. Edhem Eldem’in de, “Doğu ile Batı Arasında Osmanlı Kenti” adlı kitabında, İstanbul’un merkeziliğinden yola çıkarak bu bölgeyi “ara zemin” olarak tanımlaması gibi. Bu ara durumun muhafazası ise Kuran’da da tanımlandığı gibi, arâf’ta olmayı, yani ârifliği gerektirir. Coğrafya ise, “tarihsel forma sadece bir madde ve değişken ortamlar sağlamakla yetinmez. Yalnızca fizik ve insan coğrafyası değildir o, ama tıpkı manzara gibi, zihinseldir de. Olağanlığın yok edilmezliğini yüceltmek için, zorunluluğa tapınmaktan koparır tarihi. Onu, bir ‘ortam’ın gücünü dile getirebilsin diye kökenlerine tapınmaktan koparır.”[5]

Bir yeri coğrafyalıktan yurtluğa dönüştüren, yani oraya bir “anlam” kazandıran ise, orada yurtlanan bir göçebeliğin irfanıdır. Zira göçebelik sadece mekânsal bir muhaceratın değil, zihinsel bir muhaceratın da tanımladığı ve tamamladığı bir durumdur. Nitekim bu toprakları yurtlaştıran da, savaşçıların kılıçlarından ziyade, dervişlerin, fütüvvet erlerinin, ilim erbabının irfanıdır. Dahası kökeni Hz. İbrahim’in muhecaratına dayanan o derin arayışın, nebevî bilgelik ve irfanın, özü fıtrata dayanan bir ahlak kadar, toplumsal sorumluluğa ve adalete dayanan bir siyasetin de arayışıdır.

Esasında insan, sürekli bir yurtlanma çabası içerisindedir. Yurtlanma ise her şeyden önce bir anlam arayışı, bir tamamına erme (kemâlât) çabasıdır. Ve insan asıl bu çabadan koptuğunda kaybeder yurdunu. Osmanlılar da, gelişimlerinin belli bir kertesinde, benzeri durumlarda çokça karşılaşıldığı gibi, (selefleri Bizans gibi), büyük ölçüde yarattıkları ihtişamın kibri nedeniyle, yani o temel anlam arayışından koptukları için kopmuşlardır yeniden yurtlanma çabasından da. Dolayısıyla yurtlarının daralması bir anlamda gönüllerinin daralmasıyla ilgili de bir durumdur.  Aslına bakarsanız, asli yurtlanma mekânını ihya etmek, buradaki kalpleri fethetmek yerine, aşkın coğrafyaları fethin peşine düşmeleri de temel bir sorundur. Kendi toplumuna karşı sorumluluğun askıya ya da hafife alındığı bir durumda ise, o coğrafya bir yurt olma vasfını yitirir ve giderek başkaları yurtlanırlar orada. Tıpkı Bizans’ın coğrafyasında da Osmanlıların yurtlanması gibi. Çünkü Osmanlılar yerleşmeden önce, Bizans da yurdunu kavramsal olarak kaybetmişti. Asıl kaybedilen ise, kavramlarını diri tutmanın, dahası yenilemenin arzusu ve gücüydü.

 

[1] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, c. 3, s. 2167                                                                             

[2] Tevhit Mesajı, Hasan Elik, Muhammed Coşkun, İFAV Y. s. 406                                                                    

[3] Muhammed Esed, Kuran Mesajı, İşaret Y. s. 279

[4] Kuran Yolu, DİB, s. 531.

[5] G. Deleuze, F. Guattari, Felsefe Nedir, YKY, s. 89

 

Kaynak: Farklı Bakış



YAZARLAR