Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Halil ÇİFTÇİ


3Y'den 3H'ye Erdemli Toplum Hayalinin İflası

Halil Çiftçi; Tarih boyunca Anadolu coğrafyası siyasi, askeri ve ekonomik çekişmelerin merkezi olmuştur.


Tarih boyunca Anadolu coğrafyası siyasi, askeri ve ekonomik çekişmelerin merkezi olmuştur. Anadolu bugün de tarihte üstlendiği stratejik konumu ile aynı kaderi yaşamaktadır. Devletlerin olmazsa olmazı arasında gösterilen yasalar kendi kültür havzalarından neşet etmediği müddetçe bir toplumu zamanla taklitçiliğe sürüklemektedir. Fransız, İsviçre, İtalya ve Almanya’dan devşirilen yasalar kuru bir taklitçiliğin yegâne göstergesi olmuştur. Aşamadığımız her problemi batının güç odakları tarafından sözde demokratik ve hümanist yasalarını alarak Türkiye’deki sorunlara çare bulunmaya çalışıldı. Zamanla öyle bir kerteye ulaşıldı ki kendi kültürümüzün, geleneğimizin ya da inancımızın karşısında duran saatli bir bombaya dönüştürüldü. Aslında toplumsal olarak bugünlerde yaşadığımız derin ıstırabın arka planında batıdan ithal ettiğimiz ve toplumumuzun karakteri ile örtüşmeyen kanunların çatışması bulunmaktadır. Bu çatışmaların çözümü ve toplumsal barışın tesisi için yönetim kademesindeki insanlar sık sık farklı argümanlar öne sürmektedir. Siyasal hayata atılan her fikir ve ideolojinin öne sürdüğü bu retorik 3 kelimeden oluşuyor. 3Y diye kodlanan  “Yasaklar, Yolsuzluk ve Yoksulluk”  seçim dönemlerinde dillerden hiçbir zaman düşmemekte. İktidara talip olanlar Türkiye’deki ana meselenin 3Y’yi ortadan kaldırılarak sağlanacağına inanmaktadır.

Peki, 3Y sözü ile halkın kahir ekseriyetini oyunu alan siyasal oluşumlar bu problemi Türkiye’nin gündeminden kaldırabildi mi? Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu ile birlikte farklı ideolojilerin ve fikir akımlarının rüzgârına kapılarak günümüze kadar geldi. İlk dönemler tek adam rejimi ile başlayan süreç çok partili hayata geçiş ile beraber çeşitlendirildi. Tabi çok partili süreçlerde bile tek adamlığa özenen parti liderleri de bulundu. Her gelen kendi ütopyasını halka dikta ettirmeye başladı. Yasakların ortaya çıkma sürecide aslında bu dikta süreçlerinde varlığı ile sağlandı. Yasakların varlığı toplumsal çatışmayı körükleyecek hamleler ile devreye sokuldu. Bunun en yakın örneklerinden biri farklı etnik gruplara mensup kişilerin dil hürriyeti, Akademik camianın YÖK’ün kurulması ile ablukaya alınması, İnanç hürriyetinin ve kılık kıyafet özgürlüğünün kamusal alanlarda kısıtlanması (Başörtüsü yasağı), Kur’an kurslarında yaş sınırlaması, Bazı lise mezunlarına uygulanan katsayı engeli (İmam Hatip, Meslek Liseleri) yakın dönemde şahit olduğumuz yasaklardan bazıları. Bu yasakların çözümü siyasilerin ve toplumun istekleri ile çözüme kavuşturuldu. Ülke içinde diğer bir problem olan  yolsuzluklar ise gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerin ana problemi durumunda. Türkiye gibi başını yeni kaldırmaya ve dünyaya meydan okumaya çalışan siyasilerin varlığı batı tarafından bir tehdit görülmüştür. Bunun sonucunda ülke içindeki yerel işbirlikçiler eliyle birçok yolsuzluk dosyası ile hükümetlere ayar verilmeye çalışıldı. Yolsuzluk süreçleri direkt olarak devlet başkanı ile ilişkilendirilebilecek bir hadise değildir. Tam aksine iki ya da daha fazla dönem, yönetim erkini elinde tutan iktidar liderlerinin yıllardır aşamadığı temel problemdir. Yönetim kademesinde bulunan idarecilerin ehliyet ve liyakat sahibi olmaması zamanla para ve makam hırsı ile gözlerine perde inmesiyle beraber yolsuzluklar artmıştır. Bunun için alınabilecek en iyi tedbiri Bir dönem Ak partinin uygulamaya soktuğu ve sonradan parti içi baskılar sonucu kaldırdığı üç dönem üst üste seçilememe yasağı olmuştur. Bunun uygulamanın temel esprisi rant ve çıkar gruplarının siyasal sürece hakim olmasını engellemek ve bu sayede yolsuzluğu ortadan kaldırabilmekti. Son olarak Yoksulluğun kaldırılması ve insanların refah seviyesinin iyileştirilmesi ise Türkiye’nin ana gündemlerinden biri olmaktadır. Paradan sıfırların atılması, Batı ile ilişkilerin düzeltilmesi ile yabancı yatırımcının Türkiye’ye çekilmesi, özelleştirme ile elde edilen gelirlerin farklı alanlarda değerlendirilmesi, Doğu ve batı arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırabilmek adına kurulan fabrika ve yatırımların artışı Türkiye’de belli bir refah seviyesine insanları eriştirdi. Lakin Son beş altı sene içindeki siyasi çıkmazlar, Batı ile ikircikli dış politika hamleleri, komşularla hamasi münasebetler, egemen güçlere parmak sallamanın sonucu finansal bir çıkmazın içine ülke olarak sürüklendik. Yabancı ve yerli yatırımcı finansal güven ortamın azalması ile beraber istihdam alanlarındaki yatırımlarını durdurdu. Neticede sıcak para akışının durması ile iktisadi hayat canlanamadı ve halk zamanla yoksullaştı.

İdeal bir toplum tasavvuru 3Y’nin ortadan kaldırılması ile aşılabileceği farz ediliyordu. Lakin süreç öyle işlemedi. Temelde inanç ve toplumsal erdemlerden uzak bir anlayışın yasakların, yoksulluğun ve yolsuzluğun bertaraf edilmesi ile sağlanamayacağı alenen gözler önüne serilmiştir. Peki, bu makûs tarih bu coğrafyayı neden erdemli bir toplum idealinden uzaklaştırmaktadır. En temelde Hayalsizlik, Hareketsizlik ve Hayâsızlık olarak adlandırılan 3H’nin varlığı toplumun toplumsal hoşgörüyü, adaleti ve temel insanlık değerlerini törpülemektedir.

Yüz yıllardır cihana hükmetmiş bir medeniyetin mensupları olarak batının bir takım vahşi emelleri sonucu elde ettiği teknoloji ve bilimsel alt yapıyı imrenerek seyrettik. Batı üretti biz tükettik, Batı söyledi biz dinledik, Batı yazdı biz okuduk… Aslında batının hayalleri bizi hayal kurmaktan uzaklaştırdı. Daha iyisini yapmak ve daha muasır bir medeniyet yâda toplum olma hayalimiz kuru taklitçilikle suya düşürüldü. Hayali olmayan bir toplumun hareket etmesi de düşünülemezdi zaten öyle de oldu. Önümüze hazır olarak sunulan her argümanı daha iyisini ben yapabilirim anlayışı ile harekete geçmedik. Ayağa kalkarak harekete geçtiğimiz her durumda sırtımızı sıvazlayan bir emperyal güç tarafından tekrar koltuğumuza oturtulduk. Bunun en bariz örneğini Kayseri’deki ilk uçak fabrikası ve devrim arabalarının geliştirilmesi… ile müşahede etmiştik. Bir toplumun bozulma evresi olan hayâsızlığın zuhur etmesi. Televizyonda, sokaklarda, çarşılarda hülâsa hayatın her alanında hayâsızlık sıradanlaştırılması ile başladı. Bu bazen kendi elimizle oldu bazen de batının temel enstrümanları ile sağlandı. Bir dönem Hollywood filmleri bu yönüyle kitleleri hayâsızlığa sürüklemekte etkin bir araçtı. Özellikle aile temalı görseller veya yaşam tarzları kendi toplumumuza bir zehir gibi enjekte edildi. Batıdaki bireysel yaşama kültürü Türkiye’deki geniş aile yapısını yıkarak altüst etti. Artık insanlar ailenin belirlediği edep sınırlarını değil de ferdi hâkimiyet alanın sınırsız olarak sunduğu hayâsızlığı nefsi bir arzu olarak kabul etti. Ailenin altına döşenen dinamitlerin birlikte yaşama, paylaşma, yardımlaşma gibi erdemleri toplumumuzda yerle yeksan etti. Kadın cinayetleri, çarpık ilişkiler, intihar vakaları, kültür seviyesinde yaşanan menfi etkiler ve daha niceleri hayâsızlığın olağan hale gelmesi ile toplumu temelden sarsmıştır.

Yasakların, Yolsuzluğun ve Yoksulluğun gelişmekte olan ve doğu ile batı arasında geçiş evresinde bulunan Türkiye için bugün dahi ana problemlerin başında geldiğine şahitlik etmekteyiz. Gücü eline geçiren her kim olursa olsun belli bir süre sonra yasakların toplumu dizginleyebilmek ve kitleyi kendi inisiyatifine geçirebilmek adına bir lütuf olarak görmeye başlamakta. Yolsuzluklar ise  belli argümanlar kullanılarak farklı bir mecraya taşınmakta. Bu boyuta meşruiyet kazandırılarak haklı bir gerekçe gibi topluma sunulmaktadır. Yoksulluğun artması da politik ve siyasi hamlelerin bir faturası olarak halkın karşısına çıkmakta, milletin omuzlarına ağır bir yük bindirmektedir. Bunların ana kaynağı ise hayalsiz bir toplum peyda edilmesi ve Hareketsiz bir neslin batının oyuncakları ile yetinerek statüko ya da gerilemeye karşı durağanlıktan kurtulamamasıdır. Son olarak hepsinden öte dışarıya daha bağımlı bir kitle ortaya çıkarabilmek adına ferdi mülkiyeti önceleyen, çalmayı, başkasının hakkına girmeyi bir sorun teşkil etmeyen hayâsız bireylerin yâda yöneticilerin varlığı erdemli bir toplum idealini imkânsız kılmaktadır. Ne Yazık ki bu durum her geçen Türkiye’yi kuşatmaktadır.

“Bir insanda yok ise edep, neylesin medrese mektep…

 Okusa âlim olsa, yine merkep, yine merkep.”

Necip Fazıl Kısakürek

 



YAZARLAR