Mehmet ŞEREFOĞLU


31 Mart Seçimleri Üzerine

Yazarımız Mehmet Şerefoğlu´nun 31 Mart Seçimleri ile ilgili yazısı...


AK Parti ciddi bir kadro hareketi olarak başladı. 2002´ye dönüp baktığımızda özgürlükler ve Avrupa ile uyum yasaları paketler halinde açıklanıyordu. OHAL kaldırılmıştı, Avrupa Birliği ülkeleri ile çok ciddi ilişkiler vardı. Liberaller, Kürtler, Solcular, Sosyal Demokratlar, Aleviler çok müthiş bir hayretle AK Partiyi izliyorlardı.

Fakat, -hatırlayalım- 2016´daki kongrede Bekir Bozdağ divan başkanıydı. Bir giriş konuşması yaptı; ifade aynen şu ?Bu parti Tayyip Erdoğan´ın partisidir ve Tayyip Erdoğan´ın partisi kalmaya devam edecektir.? Biz bekledik ki -Bekir Bey Adalet Bakanıydı- buna dair bir açıklama yapılsın ya da Bekir Bey uyarılsın.

Biz bununla 20 yıldır uğraşıyoruz bir kadro hareketiyiz´ densin. Bekir Bey Başbakan yardımcılığı görevine getirildi. Buna bir tek kişi bile eleştiri yapamadı ve bu bir kişinin kişisel partisine dönüştürüldü. Bu ciddi bir problem idi. 

Ondan sonra Liberaller, Solcular, Kürtler, Sosyal Demokratların önemli bir kesimi haliyle AK Parti´ye küstü. 

Denge ve denetleme sistemi açısından son derece sorunlu bir sistem son derece sorunlu bir şekilde idare ediliyor. Artık deniz bitti kara göründü noktasındayız.

Mesela Kürtlerle ilgili bir şey söyleyelim: Ahmet Türk´ün başında olduğu o günkü partiye karşı Tayyip Beyin tavrı şuydu, ?terörle arasına mesafe koymayanı muhatap almayacağız.´ Hatta biz çevremizde ifade ediyorduk, ?elinde silah olmayanı muhatap alın, sivil siyasetin önünü açın´ diye? 

Biz böyle yaklaşımlarda bulunurken, öğrendik ki, Tayyip Bey bizim düşündüğümüzün iki gömlek ötesinde -gençlerin ifadesi ile iki level ilerisinde- Oslo´da ve İmralı da direkt örgütün kendisi ile görüşüyor. 

Bunu yapan bir insan bugün gelinen noktada ?Kürdistan bu ülkede yok, Irak´a gidin!´ ya da Irak Kürdistan´ındaki referandum döneminde söylediği, ?sizi aç ve susuz bırakacağız!´ ifadeleri? 

Daha sonra bu süreçte Kürt ve bir kısım sol ve liberal oylara ciddi ihtiyaç olduğu hissedildi, manevra yapıldı. Ama siz böyle büyük paradigmal değişimlerden sonra bu hamleyi yaparsanız çok ciddi Kürt ve Liberal kitleyi ikna etmiş olmazsınız. 

Binali Bey; ?Biz HDP´nin de oylarına talibiz´ demişti ama ana gidişat onu göstermiyordu. Başka sorunlar vardı. Burada, karşıda suç yok mu denebilir. 

Ancak asayiş sorununa güvenlik politikaları ile cevap verilirken, kimlik ve dil meselesi noktasında daha özgürlükçü hamleler ile adımlar atılabilecek iken geriye dönüş izlenimi veriliyor. 

AK Parti´nin kadın politikası çok problemliydi. Kadınlara pozitif ayrımcılığı hem izah edemedi hem de bu politikada çok ciddi sorunlar vardı. 

Milli eğitim politikaları müthiş problemliydi çocukların kafası karıştırıldı. Tekrar laik Kemalist Atatürkçülüğe bir dönüş işaretleri vardı.  

Belediye başkanları, Diyanet İşleri Başkanı görevden alındı. Neden alındığına dair hiçbir mantıklı izah, kamuoyunu tatmin edici bir bilgi yok. Bu insanlar yolsuzluk mu yaptılar, FETÖ´cülük mü yaptılar, yaptılarsa neden bunların hukuksal- yargısal bir karşılığı yok.  Bir şekilde üstü örtülmeye çalışıldı. Bu da tepki topladı. 

Ayrıca aile bireylerinin ciddi şekilde siyasetin içerisinde etkin rol alması, hazine ve maliyenin birleştirilerek bakanlığın başına damadın getirilmesi ve damadın tasarrufları da son derece itici görülmeye başlandı kamuoyunda. 

Partinin kuruluşunda ve devamında emeği olanların bir kısmı dışlandı ve aleyhlerindeki propagandaya rağmen kamuoyunda rahatsızlık var. Onları kazanmak için hamleler yapılmıyor. 

FETÖ davasında isabetsiz hamlelerin iyice arttığına dair algının önüne geçilemiyor. 

Danışmanlar ordusundaki o müthiş şaşaa ve mağrur bakış açısı artık insanların tahammül edemeyeceği boyuta geldi. Biz de dönem dönem bazı milletvekilleriyle konuştuğumuzda artık insanların meramını dinlemediklerini, dinlemeden cevaplar vermeye çalıştıklarını ve artık vatandaş ile aralarında bir kopukluk olduğunu hissetmeye başladık? 

Zaten iktidar yıpratıcıdır, mutlak iktidar ise mutlak yozlaştırır. Biraz da bu sosyolojinin etkisi var, ama gerçekten süreç de çok kötü yönetildi. 

2002´de bütün muhalif çevrelerin hayranlıkla, gıpta ile izlediği o açılımlar ve bugün müthiş daraltıcı izlenimini veren hâl. Ülkede hâlâ Vikipedia kapalı.

Twitter ve Facebook bir ara kapatıldı. Çevremdeki AK Partili yetkililere o günlerde diyoruz ki elinize bir fırsat geçmiş (mahkeme sosyal medya ile ilgili karar almıştı) bu fırsat ile açın bunları özgürlük taraflısı kozu elinize geçsin. Ancak kulak arkası edildi. Dışa açılımcı tavırdan içe kapanık tek adamlık çizgisi görüntüsüne gelindi. Buna engel olmak için bir hamle yapılmıyor.

Kimliği ile ilgili sıkıntı olduğunu düşünen bir topluluk kendisine belediye hizmetleri olarak birtakım hizmetler sunulmuş olsa da bunu dikkate alıp da kimliğinin ikinci plana atılmasını görmezden gelemeyebilir. O psikolojik açıdan düşünüldüğünde biraz daha haklı bir durum.

Mevcut iktidar üzerinden neler yapılmalı veya yapılmamalı. Bu süreçte ötekileştirme çok gaddarca bir boyuta geldi. Bazı kesimler o kadar ötekileştirildi ki çok ciddi bir kutuplaşma oldu. Toplumun dinamikleri ile oynandı. Oysa karşıdaki düşman değil sadece rakipti. 

İlginç bir şey ki bu seçim sürecindeki zillet ittifakı, beka meselesi, ihanet ve düşmanlık tabirleri aslında AK Parti´ye ait değildi. Bu tabirlerin hepsi MHP ve Devlet Bahçeli´ye aitti. Maalesef AK Parti çok rahat bir şekilde bunu sahiplendi. Bu dilden, ötekileştirmeden vazgeçmek, itilen insanların düşüncelerine tekrar kapı açmak, tek adamlıktan kadro hareketine dönmek gerekiyor. 

Bir de hak ve adaletle ilgili konuşulan şeyler yasal olarak kalıcı hale getirilmedi, genelde söylem düzeyinde kaldı. Hem Kürt meselesi hem de İslamcıların, aştık dediğimiz başörtüsü meselesi için bu konuşulabilir.

İslamcılar olarak bizim hikâyemiz 10 yılı aşmıyor. Batı´da, Doğuda, Pakistan, Mısır ve Türkiye´de 10 yıl geçmeden hikâyemiz bir şekilde sona eriyor. 

Bunu bir araştırma ile bitirmek istiyorum; C. Washington Üniversitesi´nde birçok Müslüman akademisyenin yaptığı araştırma var. Bunlar ülkelerin İslam´a uygunluğunu ölçen bir araştırma yapıyorlar. 12 maddelik bir test uyguluyorlar. İslam ülkeleri adına ilk Malezya 37. sıradan listeye giriyor. 

Bu değerler neydi; toplumun tüm üyelerine eşit iktisadi fırsat, adalet, eğitim imkânlarının eşit olması, temel ihtiyaçların karşılanması, yolsuzluğun önlenmesi, tabii kaynakların bugün ve gelecek nesiller düşünülerek tüketilmesi, faizin kaldırılması ve devlet yapısının bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde verimlilik ve etkinlikte olması. 

Sadece Suudi Arabistan dünyada petrol zengini değil. Norveç ve Kanada´da önemli petrol rezervine sahip. Ama deniliyor ki siz Norveç´te bir tane petrol zengini (petrol şeyhi) bulamazsınız. Çünkü bugün yaşayan insanlar gelecekte yaşayacak insanları düşünerek geliri eşit şekilde kullanır. Ama bizde öyle değil. Türkiye´de mesela bir bölgenin belli illerindeki müteahhitleri ülkede işlerin önemli kısmına hâkim. 

Biz yine bu cenahın değişim yapabileceğini düşünüyoruz. Bundan 20 sene önce konuştuğumuzda diyorduk ki bu toplumun yüzde 75´i sağ-muhafazakâr, yüzde 25´i sol. 90´lı yıllara baktığımızda yüzde 70 yüzde 30 şeklinde idi. Bundan 3 sene önce yüzde 65´e yüzde 35´ler demeye başladık. Şimdi sol blok yüzde elliye yakın oy alabiliyor. 

Türkiye´de revaç bulan milliyetçilik sadece AK Parti´nin dönüşümü ile ilgili değil. Brezilya´da yabancı düşmanı birisi iktidara geliyor. Hollanda, Almanya, Avusturya zaten böyleydi. 

Müslümanların önünde belki de tarihi bir fırsat var. İnsanlığın adalete, maşeri vicdana bu kadar ihtiyaç duyduğu bir zamanda bir söz söylemek gerekiyor. Ancak maalesef ki bu ufuksuzluk, beklentinin yüksek olduğu kesimi de yutuyor ve tren kaçıyor gibi. 

__________________________________________

NOT: Bu yazı 31 seçimleri sonrası kaleme alınmıştır.



YAZARLAR