Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir



Sait ALİOĞLU


1 MAYIS ÜZERİNE BİRKAÇ KELÂM…

Sait Alioğlu'nun 'konuya dair' yazısı..


Önce kutlama kültürü fenomeni üzerine bir iki kelâm...

Kutlama kültürü yüzlerce yıldır birçok toplumun ilgisini çekmiş, o toplumları, gerek kendi özelleri açısından ve gerekse de bağlı bulundukları sistem ve o sistemler açısından motive etmeye çalışmıştır. Bu kültürün izini sürdüğümüzde, bir yanılsama eseri olarak, bu işin modern zamanlarda çeşitli argümanların da kullanıldığı ve toplumları liberal kapitalist, faşist ve sol/sısyalist sistemlerin birer munis parçası olarak elde tutma gayretkeşliğinin ön planda olduğunu görebiliriz. Ama daha da geçmişe gittiğimizde bu işin temelinin antik çağlara kadar uzandığını ve bu kültürün pagan toplumların deruhte ede geldikleri dinselliklerinin esaslı bir parçası olduğu görülecektir.

Bunun zıddına bir hayat dini olan ve bağlılarını hakikatin iz sürdürücüsü olarak tanımlayan (Neml-79) İslâm´a baktığımızda, bu kutlama kültürünün hiçte fert ve toplum nazarında önemli bir yerinin olmadığına şehadet ederdik. Bizde de, pagan toplumlarda olduğu üzere kutlama kültürünün izleri var olduğu halde, bu kültürün detaylı bir şekilde yer edinmesi, belki de İttihad ve Terakki´den mülhem ve tek parti döneminde Alman usulü bir toplum oluşturma çabaları sonucunda kutlama kültürünün belli başlı ritüellerle temellendirildiği söz konusuydu.

Halbuki Müslümanın hemen her şeye yönelik olarak, törensel bir mantıkla işi kültürelleştirip kutlama yoluna gideceğine, yaşanılan her anı, alınıp verilen her nefesi, kendi yanında bulduğu, ona verilen hemen her şeyin birer imtihan gerekçesi olduğu şuuruyla yaşaması, o kültürden daha evla, daha İslami ve daha gerekliydi.

1 Mayıs´ın bir serencamı?

Batı pratiğine baktığımızda işçi sınıfını ilgilendiren sosyal hakların elde edilmesine yönelik, bir gün tespiti konusunda, teamüller gereği ‘ilk kez 1856´ yılında Avustralya´nın Melbourne şehrinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü için Melbourne Üniversitesi´nden Parlamento Evi´ne kadar bir yürüyüş düzenlemişti. Daha sonraki sürece baktığımızda 14 Temmuz-21 Temmuz 1889´da toplanan İkinci Enternasyonal´de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü " olarak kutlanmasına karar verilmişti ki, zamanla 8 saatlik iş günü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin birlik ve dayanışmasını yansıtan bir bayram niteliğini kazanmış oldu.

Osmanlı döneminde işçi ve emekçiler tarafından ilk kez 1905 yılında İzmir´de kutlanmaya başlamış ve İstanbul´da ilk kutlama 1910 yılında gerçekleştirildi. 1 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise 1935 yılında ´Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun´ adlı düzenleme ile ´Bahar ve Çiçek Bayramı´ olarak genel tatil günlerine dâhil edildi. 12 Eylül 1980 darbesine kadar resmi tatil olarak kutlanan 1 Mayıs, darbenin ardından Milli Güvenlik Konseyi tarafından 1981 yılında resmi tatil günü olmaktan çıkartıldı. Aradan geçen 28 yılın ardından TBMM´de kabul edilen yasa ile 22 Nisan 2009 tarihinde ‘Emek ve Dayanışma Günü´ adıyla yeniden resmi tatil ilan edilmişti. Ülkemizde ise ilk kez 1923 yılında resmi olarak kutlanmıştır. 1 Mayıs 1925 yılında çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu ile İşçi Bayramı´nın kutlanması yasaklandıysa da 1 Mayıs 1935 yılında bu yasak sona erdi. 1935 yılından 1976 yılında Taksim´deki İşçi Bayramı kutlamalarına kadar 1 Mayıs Bahar ve Çiçek Bayramı adıyla kutlandı. 9 tarihinde ‘Emek ve Dayanışma Günü´ adıyla yeniden resmi tatil ilan edilmişti...

Dikkat edilirse, hemen her konuda olduğu gibi 1 Mayıs´ın gün olarak kabul edilmesi ve kutlanması bağlamında bile cumhuriyet rejiminin bu konuda dahi halefinden geride kaldığı söylenebilir. En azından sanayideki değişim ve dönüşüme koşut olarak bir sınıfın oluşumuna bağlı olarak 1 Mayıs´ın işçi bayramı olarak kutlanması, genel kabul görse de, bir müddet sonra içerik olarak değişime uğratılmıştır.

Belki de o dönem, kendine karşı kitlesel anlamda muhalif  bir sol çevrenin olmayışı Kemalist rejimi bir konsept değişimine mecbur bırakmamış, ama altmışlı yıllarda, kendisi de batılı parametrelere sahip bulunan Türkiye solunun dizginlerini eline geçirmek isteyen CHP´nin,  kendisini ‘ortanın solu´ olarak tanımlaması işin de seyrini değiştirmiştir. Ki CHP  kendisini kapitalist kalkınmaya göre düzenleyen rejim solunda konumlandırmıştı. 

Değişen zaman ve değer yitimi... 

Mevcut muhafazakâr iktidarın birçok yanlışı olması ile birlikte, CHP ve bilumum sol, aslında kendilerinin vermek istediklerini yıllardır dile getirdikleri ´halka hizmet´ konusunda, gözle görülür bir uğraşı içerisinde olmamışlardı. Aksine, ideolojik bir palavraya rağmen halka hizmet vermediler. Süreç içerisinde halk milletlenince de, bu kez, ´halkımız´ dedikleri bu necip milleti her yolu deneyerek aşağılama yoluna gitmişlerdi.

Öteden beri, o da Kemalist rejimin zoru ve marifetiyle kendilerine sunulan imkânları tepe tepe kullanarak tüm alanlarda rakipsiz bir çizgi oluşturmuşlardı. Bu her alanda kendini göstermekteydi. Örnek verecek olursak, kendileri için neredeyse bir tavaf ve yaşam alanı olarak gördükleri Taksim´deki AKM´nin -eski olduğu düşüncesiyle yıkılıp yeniden yapılması gerektiği halde- AK Parti eliyle yeniden inşa edilmesini dahi ´istemezük, üstü kalsın, AKP (AK Parti) gölge etmesin yeter!´ tavırlarıyla reddetmeye çalışıyorlardı.

Sözde seküler olmalarına rağmen, bir binaya kutsallık atfederek, o binanın gölgesinde kendi ideolojilerinin geleceğini kurtarmaya çalışıyorlardı. Örnek olarak, artık hiçbir etkinliğe, alanının darlığı sebebiyle cevap vermesi pek mümkün olmayan Taksim Meydanı gibi alanlar üzerinden son rollerini oynayıp duruyorlardı.

Tamam, her kişi kendisi gibi aynı kanaate, inanç ve düşünceye sahip insanlarla birliklerle, içerisinde bulunacakları yapılar oluşturabilir, o yapıların içerisinde yaşar ve faaliyet içerisinde bulunabilirlerdi. Bu sonuçta her insanın, her topluluğun ve her toplumun doğal ve aynı zamanda anayasal hakkı idi. Ama eğer o yapılar ve onları oluşturan insanların artık bir çerçeve dağılımına uğramaları mukadder olmuşsa, onun yeniden hayatiyet kazanması pek mümkün olmayabilirdi.

Gelinen noktada, bu değişen zaman ve değer yitimi bir gerçeklik olarak solun bir sınavı olarak onun karşısında durmaktaydı. Ya milletin inancına ve anlayışına ters Batıcı seküler söylemler terk edilir, onun yerine, İslami olmasa dahi, daha makul bir dil kullanılır, pratikler ortaya serilirdi, ya da bir yok oluşa kapı aralanırdı... 

Zira artık devir değişiyordu. Sadece doğuştan gelen haklar ve bu hakların teminatı olan anayasal zeminden ve ondan da önemli olan meşruiyeten hareketle yeni bir yola girilebilirdi. 

Ama her şeyden önce meşruiyet zeminine uyulmadığı, -kendince bir takım haklı gerekçelere sığınarak- Gezi Parkı olaylarında vuku bulduğu üzere, yakma ve yıkma kültürüne uygun davranıldığında, bu milletin irfanı, feraseti ve basireti devreye girdiğinde, öteden beri solu terkisinde barındırıp koruyan güç ve güçlerinde bir esprisi kalmayabilirdi.

Söz konusu bu ülke ve insanı olduğunda, din kimliği hariç tüm kimliklerin işin doğası gereği geçici olduğu kabul görecekti. Ki bununla birlikte, seküler temelli kimliklerin ise, katmerli bir şekilde geçici olduğunu vurgulamakta bir beis görülmeyecekti.

Kültürel fenomenden ideolojik çıkar devşirmeye 1 Mayıs…

Kendisi de 2. Meşrutiyet döneminin ithal paradigmalarından olan sol ve sosyalist düşünce Osmanlı toplumunda bir yer edinince, yine o dönemde başlamakta olan Osmanlı sanayileşmesine koşut olarak İstanbul ve Selanik gibi metropol şehirlerde bir işçi/proleterya sınıfı vücut bulmuştu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Osmanlı sanayileşmesine denk gelen işçi hareketinin en temel haklarını çok rahat bir şekilde elde ettiği döneme baktığımızda bu dönemin cumhuriyet dönemi uygulamalarından daha iyi bir yerde olduğu çok rahatlıkla söylenebilirdi.

Daha sonraki süreçte iktidardan alaşağı edilince açıkta kalan CHP´nin, nasılsa aynı paradigmal çerçeveye sahip olarak gördüğü sol üzerinden siyaset yapıp hatta kendini ‘ortanın solu’ olarak tanımlama ve işi indirgemeci gayretkeşliğin bir sonucu olarak, adeta işçi sınıfının temel düşmanının muhafazakâr kitleler olduğu işlenip durmuştu. Bu söylemin bir kısmı, her ne kadar sol içerisinde bulunan azınlık ve işin gidişatından bir hayli rahatsız olduğu bilinen bir grubun CHP´ye sahip çıkılmasına gerekçe kılınmazken, geniş bir yelpazede ise, aynı maksatlılık açısından kabul görmüştü.

Adeta, “gerici(!) güçlerin baskın olduğu bir vasatta, onların karşısında ben varsam ve onlara karşı mücadele ediyorsam, siz kendinizi, bana göre tanımlayacak ve düzenleyeceksiniz!” türü ifadeler bağlamında, aslında yönünü kapitalizmden yana koymuş bulunan CHP´nin, salt düşman Müslümanlar olunca, bu işe solcuyu, sosyalisti vb. dâhil etmesi işin bir cilvesi olarak okunabilirdi.

Bununla birlikte, kendilerini Türkiye proleterya sınıfının savunucu olarak görme eğiliminde olan solun, 1 Mayıs’ın bizzat CHP tarafından yasaklanması karşısında sürekli homurdanması dışında bir şeyler yapmadığı da ortada durmaktadır.

Bununla birlikte, Kemalist sistemin onlarca yıldır Türkiye toplumu üzerinde bulunan yasaklarla birlikte 1 Mayıs´ın da tekrardan işçi bayramı olarak kutlanmasına yönelik var olan yasağı kaldırmasının, sol açısından olumlu bir karşılığının olmadığını son birkaç yıldır süre gelen sürtüşmelerden, restleşmelerden dolayı görmekteyiz?

1 Mayıs´ı doğuran ideolojik ortam Müslümanlar ve Sol…

Birde işe genel anlamda Müslümanlar açısından baktığımızda, 1 Mayıs´ın pek bir anlamının ve esprisinin olmadığı müşahede edilecekti. O da 1 Mayıs´a sebep olan zeminin, modernizm’in kıskacında tüm insanlığa sunulan seküler yanı bulunan ve materyalist bir temele irca edilen, ‘her ne ilerleme sağlanacaksa, ancak bunlarla birlikte sağlanacak´ denilerek, insanlara sunulan kapitalist ve sosyalist yolun, bloğun, ‘biri eskirse, diğerini onun yerine ikame etme´ mantığına dayanan, üçüncü bir yola imkân tanımayan bir anlayış, Müslümanların nesi olurdu?

Bu işe ilk bağlandığında, Batı´ya kapitalizm, onun Doğu’suna da sosyalizm düşmüştü. Bu bir şans ve şansızlık eseri olmayıp, tamamen danışıklı dövüş içre bilinçli bir yönlendirme idi. Batı’da kapitalist işleyiş zamanla kendini bir takım yanlış uygulama, zorluk ve ezadan sonra, kendini vahşilikten arındırma, ‘çalışan kesimlerin de bir takım hakları vardır´ düşüncesine varınca, karşımızda, insanı, aynı zamanda üretim ve tüketime yönlendiren, neredeyse sınıf farkını minimize etmeye çalışan, hatta yer yer o farkı ortadan kaldıran  ‘yerli´ bir sistem oluşmuştu ve bu sistem, bugünde birçok yanlışa rağmen sürmekte…

Ama zamanla, bu işin Doğu yakasında yapılıp edilene bakıldığında, insanlık tarihinin görmediği, büyük ve ‘geçerli´ anlatıların hiçbirisine uymayan ve adına Marksizm denen zihinsel illetin yönlendirmesiyle insanlık, onun uygulandığı yerlerde büyük bir trajedi yaşadı. Onun da uygulayıcısı, ‘iki yoldan birisi´ olan sosyalizmin kendisi olmuştu.

Bu trajedinin Türkiye ayağına bakıldığında, bu ülkenin kendi gerçekliğini içeren olgular söz konusuydu. Burada solun bir açıdan varlık sebebinin zayıfladığı söylenebilirdi. Var olan bu trajedi, o varlık sebebine de etki ediyordu.

Öyle ki, solun bir nevi varlık sebebi sayılan ve onu zihinsel planda finanse eden pozisyonda bulunan ekonomik yapının yerine, sermayenin yatay olarak Müslüman-Muhafazakâr kitleye kayması sonucu, solun söylemsel egemenliği az da olsa kesintiye uğramıştı.

Solun söylemsel egemenliği her ne kadar, salt emek bağlantılı olarak düşünülecek olsa da, bunun bir parça payı var olmakla birlikte, büyük oranda muhafazakâr iktidarın, o da yapabildiği kadarıyla kültürel alanda oraya koymaya çalıştığı –aslında o da var olan sistemin arzusu istikametinde idi- uğraşıları sol bu konuda var olan egemenliğine sistemli bir saldırırı olarak okumuştu.

Muhafazakâr iktidarın, yanlışı ve doğrusuyla birçok alanda yaptığı işlerin, özellikle de gelinen son süreçte, solun kendisinin de içerisinde bulunduğu seküler zeminleri ‘yok ediyor’ şeklinde okumaya çalışması, temeli emekten ziyade burjuvaya daha yakın duran Türkiye solunun, mevcut iktidara karşı kullanmaya çalıştığı kozlarından birisi, ‘Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs törenlerin yapılması, bayramın orada kutlanması üzerinden oluşan nefrete ve Taksim Meydanı ile birlikte İstanbul’a dair var olan birçok maddi şartların görmezden gelinmesi üzerinden okunabilirdi.

Diyelim ki, yukarıda belirttiğimiz üzere, 1 Mayıs’ı kutlamaları için, özelde ‘meydan’ ve genelde de İstanbul ile ilgi var olan maddi şartlar ortadan kalktı ve şartlar o mekanda kutlamaya uygun düştü, bu kez de bir kısmı gerçekliği yansıtmayan birçok gerekçe ileri sürülecekti.

Umulurdu ki, ileri sürülecek olan bu gerekçelerin hiç birisi Gezi Parkı hadiselerinde olduğu üzere, ‘Taksim Dayanışması’ adı altında, hem de görevi başında bulunan iktidarın, ülke adına yapmak istediği, fizibilite çalışmalarını yürüttüğü altyapı-üstyapı çalışmalarını “külliyen” engelleme adına ve hem de Gezi Parkı hadisesinde varlığı –kim ne derse desin- apaçık ortada olan ve desteğinin bilindiği Alman emperyalizminin de arzusu ve niyeti adına bir baskı/n grubun/un oluşumu adına ‘dışarıya umut, içeriye ise korku salmaya yönelik’ bir dayanışma anlayışı içerisine girilmezdi.

İktidarın yapamaya ve yürütmeye çalıştığı birçok iş yanlışta olabilirdi. Değil örgütlü güç olarak, kendi başına sıradan bir insan dahi, ülkesi, toplumu ve kendi geleceği açısından yanlış bulup eleştirebilirdi. Bu eleştiriyi sivil toplumsal tarzda örgütlenerek ‘karşıya’ sunulabilirdi. Bunu yaparken mutlaka, ama mutlaka siyaset kurumu ile birlikte ele alınabilirdi. Ama ne bir örgüt, dayanışma grubu ve ne de herhangi siyasi bir parti, ‘yapılacak olan’ işin yanlışlığını iktidara yönelik dile getirdiğinde, ‘fırsat bu fırsat’ kabilinde emperyalist bir güçten destek almadan, onların gölgesine sığınmadan yapabilirdi.

Böyle bir davranış, mevcut olan ideolojik muhalefetin ve ona temel teşkil den ideolojik paradigmanın bu ülkeye, toplumuna ve var olan maddi-manevi değerlerine yabancı ve işkillenilmesi gereken bir görüntü vermiş sayılırdı.

Haksız mıyız?



YAZARLAR