YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Zemahşeri Üzerine Bir Eser: “Mu’tezilî –Hanefi Etkileşimi ve Zemahşeri”

Sait ALİOĞLU DEĞERLENDİRDİ...

Eleştiri… Herkesi eleştiri…

Zemahşeri “Mülhaku’d-Divan” adlı eserinde, kendisi üzerinden ironi ile şu çarpıcı cümlelerle dile getirmektedir; “Mezhebimi sorduklarında açık etmeyip gizlerim çünkü saklamak hayrımadır. Hanefi diyecek olsam, haram kılınmış şarap dedikleri nebizi helâl gördüğümü söylerler. Mâlikiyim desem, köpekoğulları köpek eti yemeyi câiz gördüğümü iddia ederler. Şâfiiyim desem, haram olduğu halde kişinin öz kızı ile evlenmesini helâl gördüğümü iddia ederler. Hanbeliyim desem, kâba, hulûle inanan, buğz sahibi ve mücessim olduğumu yayarlar. Şayet Ehl-i Hadisten olduğumu söylersem;  Allah kahretsin! Ne kafası çalışır, ne de bir şeyden anlar derler. Doğrusu zamana ve zamâne insanlarına hayret! İnsanların eleştiri oklarından kurtulan bir Allahın kulu yok!”

***

Zemahşeri Türkistan’ın bir parçası olan Harezm’de doğmuş, büyümüş, orada ilim tahsil etmiş ve kavmi olarak Türk toplumuna nispet edilen ilim ehli bir şahsiyetti.

Yukarıdaki alıntıda vurgulandığı üzere, kendi döneminde “kendi düşünce ve ‘inanç’ kalıbı dışında seyreden” herkesi, her çevreyi alabildiğine eleştiren ortamlara ve şahıslara yönelik olarak sarf ettiği ironik ve ‘haklı’ ifadeler bir tarafa, Zemahşeri, döneminin Türkistan’ında da vücut bulan Mutezile görüşe ve aynı zamanda da –aslında çelişik bir durum arz etmiyordu- işin mantığına uygun olarak amelde Hanefiliğe mensuptu.

Biz burada, iyi bir İslami eğitim almış, donanımlı bir âlimle ilgili olarak yayımlanan bir kitaptan yola çıkarak eserde Zemahşeri ile ilgili ifadeler üzeriden bir eser tanıtımına yer verecek ve vakıaya yönelik olarak da anladığımız oranda bir şeyleri söylemeye çalışacaktık.

Eserimizin müellifi Hüseyin Rahmi Köse, Zemahşeri’nin ufkunun alabildiğine geniş olduğu ile ilgili şu ifadelerde bulunmakta: “Zemahşeri’nin mezhep taasubuyla hareket etmediğini, ufkunun bir ekolün öğretisine hapsedilemeyecek kadar geniş olduğunu söyleyebiliriz… Sail ve mucip olarak konuları işleyen Zemahşeri, okuyucunun merakını zinde tutarak anlatımı akıcı hale getirmektedir.”

Yazar eserinin önsözünün bir yerinde mutezilenin günümüze kadar gelemeyişine rağmen Zemahşeri’nin, tefsir üzerine yazdığı eseriyle günümüzde de kendisinden söz ettirdiğini belirtmekte ve şu ifadeye yer vermektedir: “Zemahşeri; mezhebinin aksine, özellikle tefsir üzerine yazdığı eseriyle günümüze kadar gelmeyi başarmış ve hâlâ gündemdeki yerini korumaya devam eden müstesna âlimlerimizdendir.”

Zemahşeri’nin de bir mensubu bulunduğu Mutezile’ye mensup bulunan ‘Yetkin ve olgun’ kişilerle ilgili olarak, onlara en sert muhalefet içerisinde bulunan Ehl-i Sünnet kelamcısı Ebu’l-Hüseyin el-Malati onlar hakkında, onların hakkını iade edecek manada şu ifadeleri kullanmakta: “Mu’tezile ricali kelam erbabıdır. Onlar cedelle uğraşan, temyiz sahibi, aklî tefekkür yeteneği bulunan, nasslardan hükümler çıkaran, muhaliflerine karşı deliller bulabilen, kelamın her çeşidini bilen, nakli ilimlerle aklî ilimleri tefrik eden, hasımlarıyla münazarada insaf sahibi kişilerdir.” (S. 15)

Mu’tezile’nin Ortaya Çıkışına ve Üstlendiği Görev Üzerine Birkaç Kısa Not…

*Mu’tezil, Abbasilerin ilk dönenlerinde ortaya çıkan ve İslam’ın hakikatlerini tehdit eden “zındıklık” hareketine karşı, kendilerini İslam’ın hakikatlerini savunmaya adamışlardır. Halife Mehdi, Mu’tezile’yi bu vazife ile görevlendirmiştir. (s. 41)

*Mu’tezile iyiliği emretmek ve kötülüğü nehyetmenin dinen değil aklen vacip olduğu görüşündedir. Din gelmeseydi bile insanlığın huzuru ve bekası için aklın bunu gerekli göreceğini söylemektedir.     (s. 41)(*)

*İmamete layık olsun ya da olmasın imamete gelmiş kimse ümmet üstünde velidir ve işlerinde tasarruf sahibidir. Dini hükümleri yürütmek, orduları yöneterek ülkeyi koruma hususunda imama ihtiyaç vardır. (s. 42)

Gelelim Zemahşeri’ye…

Doğum Yeri, Doğum Tarihi Esas Adı ve Ona Nispet Edilen lakaplarına Dair…

Zemahşeri günümüzde Özbekistan’da bulunan Harizm Vilayeti’ne dört millik (Türkmenistan’ın Daşoğuz şehrine kırk kilometre uzaklıkta) bulunan ve bugün Ürgenç olarak bilinen Zemahşer’de Hicri 467 yılında Recep Ayı’nın 27’sinde (m./18 Mart 1075) dünyaya gelmiştir. Müelifimizin tam adı, Mâhmud b. Ömer b. Muhammed b. Muhammed b. Ömer Ebu’l-Kâsım ez-Zemahşeri’dir. “Fahr-i Harizm”, “Hatemü’l_Mu’tezile” lakaplarının yanı sıra, Mekke’de uzun dönem Kâbe’ye yakın bir yerde ikamet etmesi nedeniyle “Carullah” ta denilmiştir. (s. 57)

Bazı Özellikleri…

Zemahşeri kendisine soru sorulduğunda konuyu izah etmek için soru soranın diline uygun olarak Türkçe konuştuğu söylenir. Zemahşeri Türkçe, Farsça ve Harizmce bilmesine rağmen, Mukadimetü’l-Edep dışında eserlerini ilim dili olan Arapçayla yazmıştır. Arap dili sahasındaki otoritesi birçok tabakat müellifinin dikkatini çekmiş Kıftî (ö.646/1248) o dönemde Arapçayı en iyi bilen Acem’in Zemahşeri olduğunu söylemiş.”tir. (s. 58) Kıftî ile birlikte İbn Hallikan,  İbnü’l- İmad el-Hanbelî ve Ebû Ali el-Farisi’de, onun kendi zamanında Arapçayı en iyi kullanan bir Acem olduğunu söylemişlerdir. (**)

“Zemahşeri Selçuklu Devleti’nin himayesindeki Horasan’a gitmiş, orada devlet ricaliyle temaslarda bulunmuştur…. Müeyyidü’l-Mülk Ubeydullah b, Nizamü’l-Mülk’e methiyelerde bulunmuş ve kendisine münasip bir vazife verilmesini talep etmiştir. Horasan’da aradığını bulamayan Zemahşeri, Selçukluların başkenti İsfehan’a gider. İsfehan’da Batıniyye taifesini mağlup eden Selçuklu hükümdarı Muhammed b. Melikşah’ı övmüş hakkında kasideler yazmıştır… Yedi kez hac yolculuğu yapan Zemahşerî, sık sık Bağdat’a da uğrardı. O’nun ilmi müktesebatında Bağdat’ın müstesna bir yeri vardır. Bağdat’ta birçok hocadan farklı ilim dallarında icâzet almıştır. (s. 61)

Yukarıda yaptığımız alıntı, birçok açıdan tahlil edilmeyi gerektirmektedir. Bir defa, bu kısa alıntı içerisinde Zemahşer’ye atfedilen şeylerin bir kısmı, uygulama açısından uzun bir zaman dilimini kapsamaktadır. Günümüz “İslamcı” bakış açısıyla kıyasladığımız zaman, bir Müslüman nasıl olurda, hem de yönetimi saltanata dayanan kişilere yakın durur, onlardan birçok konuda yardım talep ederdi? Bu sadece bir konu idi. Diğer bir konu… Sultan’ın mağlup ettiği ve büyük bir ihtimalle kendisin inde ya kavmi olarak, ya da kendi aralarında inanç/mezhep farklılığı bulunan bir taifeye karşı Sultan’ın elde etmiş olduğu zafere methiyeler düzmesi ve kaside yazması mes’elesi idi. Üçüncü konu ise, büyük oranda özgün ve devletten bağımsız yürüyen ilim geleneğinin devletin tekelin alınmasının bir açıdan mucidi olan Nizamteü’l-Mülk’e de ilgi duyması, objektif bir şekilde tahlili gerektirmekteydi.

Zemahşeri’nin en önemli eseri, hiç kuşkusuz, kendi döneminin Arap dili açısından ‘çağının ve bizce ondan sonraki çağlarında’ harikası olarak bilinen ve tanınan “El-Keşşaf” adlı tefsiri idi. Eserin Esas adıda ‘el-Keşşâf ʿan ḥaḳāʾiḳı ġavâmiżi’t-tenzîl ve ʿuyûni’l-eḳāvîl fî vücûhi’t-teʾvîl’dir. Onun başka eserleri de vardı. Ama o en çok kendisine nispet edilen ‘Keşşaf’ tefsiri ile tanınmış, meşhur olmuştur. O, eserini kendi çocukları olarak değerlendirirdi. Öyle ki, “Genç yaşta eserler yazmaya başlayan Zemahşeri, evlenmediği ve evlat yetiştirmediği şeklindeki dedikodulara cevaben: eserlerinin kendisinin çocukları olduğunu, faziletli olan bu çocukların kendisine isyan etmediklerini şiirleriyle ifade etmiştir.” (s. 68)  

Keşşaf müellifinin Mu’tezile olmasına rağmen, onu eserinden birçok Sünni âlimin istifa ettiği de bilinmektedir. Bunlara örnek; Fahreddin er-Razi,  Kadı Beyzâvi, Nişâburî,  Ebü’l-Berekât en-Nesefî, Ebûssuud Efendi ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi bin yıllık süreç içerisinde, çoğu da konusunda uzman ve alanında otorite olarak kabul edilen âlimler. Bugünün kısır ilmi ve hatta bilimsel mantığıyla kıyaslanamayacak kadar önemli ve nitelikli bir anlayış. İnsanın “nereden, nereye geldik?” diyesi geliyor. Tabii ki, akıllı olup başkasının da aklını kullanan insanlar için, bu durum hava, ekmek ve su kadar önemli ve hayati idi. Ki, aklını ve karşısındakinin de aklını kullanabilmenin Sünniliği, Mu’tezililiği, Şiiliği, hatta bir başka dinden, inanç kümesinden olmanın, bu durum karşısında bir anlamı yoktu ve zaten olamazdı da. Ki, ilim Çin’de de olsa, tahsil edilmesi gerekmez miydi?

Mu’tezile ve Hanefiliğin Etkileşim ve Uyuşması…

Mu’tezile ve Hanefi etkileşiminde;  dinin birbirine indirgenmesi mümkün olmayan iman-amel ilişkisi ve iki söylem arasında ki yöntem uyuşması etkili olmuştur. (s.87) …“Mu’tezilî – Hanefî etkileşimini sağlayan ortak iki unsur; dinin, ulûhiyet, nübüvvet ve ibadet gibi ana başlıklarını içeren “mesâillî” ile metodolojik farklılaşmayı belirleyen  bir kavram olarak dinin “Vesâilî” dir. Bu iki ortak unsur bizlere, Mu’tezile ve Hanefilerin İtikadî-Fıkhî fikirlerinin hangi referanslarla oluştuğunu belirtme imkânı sunmaktadır.” (s. 88) … “Mu’tezilî-Hanefî arasındaki etkileşimi anlamlı kılan yegâne unsur, aklın din alanında ki meşruiyeti ve referans değeridir. Her iki söylem de,  hukukî ve ahlakî hükümlerin nihaî belirleyicisin, Şarî ile değil ilet ile sabit olduğu fikrini benimsemişlerdir.”“Hakkında hüküm bulunmayan meselelerde;  akıl, ictihad ve istihsan metodunun kullanılması zorunluluk haline gelmiştir.”“Fıkhî açıdan Hanefî Geleneğe mensup olan Mu’tezilî Ebu’l-Hasan el-Basrî, nassta geçen umumî ifadelerin sadece kur’an ve Sünnet ile değil, akıl deliyle de edileceğini söylemiştir.” (s. 89)

Aralarında Oluşan Rekabetin Bir Analizi…

Dinin kabul etmesi ya da etmemesi açısından işe bakıldığında, Allah© tarafından kabul görüp görmeyeceğini bilemeyeceğimiz ve her biri birer ‘ideoloji, dünyaya bakış açısı’ olarak değerlendirilecek olan ve adına tarihten bu yana ‘itikadi’ mezhep olarak bakılan ve kapladığı alan itibarıyla ameli mezhep formunu da içerisine alabilecek oranda bulunan mezheplerin, biri, yukarıda da belirtildiği üzere itikadi/inanç, diğeri ise bu inançtan kaynaklanan, formel anlamda(ör. Namaz) bir diğeri ise formel olmayan (Dua) anlamında Allah’a kulluğu belirten konuları içeren ameli mezhep gerçeği vardı. Nasıl ki Zeydilerin büyük bir kısmı amelde Hanefiliğe yakın idilerse, Mu’tezili ekole sahip insanlarda ameli konuda Hanefiliğe uyuyorlardı, uymuşlardı. Bunu, birçok itikadi ve ameli mezhep bağlısı için, maksadı aşmamak şartıyla makul ve ‘gerektiğinde’ de elbette izah edilecek bir tarafı vardı. Ama zamanla birçok saikten dolayı Mu’tezile ile Hanefiler arasında bir ayrışmanın, zıtlaşmanın ve rekabetin oluştuğunu görmekteyiz.

Tarihen sabittir ki, olası bu tür ayrışmalarda, bir arada iken ortaya konan tutum ve davranışların yerni, onların zıddı olan şeylerle dolduruldu, ikame ettiği görülecekti. Hatta karşı tarafa geçen muhatabının var olan yapısını isimlendirme dahi bu meyanda değerlendirilebilirdi. Ya kör ölür, badem gözlü olurda, ya da ‘onun canı cehenneme!’ Ki Mu’tezilenin kurucusu Vasıl b. Ata, Hasan Basri ekolünden ayrılınca/itizal edince, onun oluşturduğu ekole ‘Mu’tezile’ denildiği gibi…

Hanefilerinde itikadi açıdan Mu’tezileden ayrılmasının akabinde, bu tür isimlendirmeler de varit olmuştu.  “İbn Fazlullah el-Ömerî; Maturidîler’e, “Mâturidîyye” isimlendirmesinin Mu’tezile tarafından, Ehl-i Sünnet mezhebini desteklemeleri sebebiyle verildiğini söylemektedir.” (s. 99)

Konu bağlamında bu isimlendirmenin birde gayet anlaşılır bir şekilde “Maturidî-Hanefî cephesi vardı; “Bütün bu kitaplar (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an) Allah Teâla’nın kelamı ve O’nın sıfatıdır; O ise yaratılmış değildir. Bu kitaplardan bir kelimenin dahi yaratılmış olduğunu söyleyen Cehmî ve Mu’tezilîdir. O kişinin küfründe şüphe yoktur; çünkü o ya bid’atçidir’ denilmektedir.”  (s. 99) (***)

Biz bu yazımızda, kendi çapımızda Mutezileye vurgu yaptık, Zemahşeri’yi, okuduğumuz eserden yola çıkarak tanımaya ve anlamaya çalıştık. Birde, Türkistan (Orta Asya) sürecinde, yani merkezden uzak (merkez kaç) kendine özgü toplumsa bir popülasyona ve siyasi duruma sahip bir diyarda İslam’ın, bir iki mezhep üzerinden serüveninin az da olsa izini sürmeye çalıştık. Anladık ki, hakikat kimsenin tekelinde değildi ve dünden bugüne de en çok ıskalanan şeyin bizzat hikmet olduğunu, dünde olduğu üzere maalesef bugünde gözlemlemiş olduk.

(*)Bu ifade her ne kadar düşünce özgürlüğü içerisinde kendine savunulacak bir dayanak, mesnet bulacak olsa da, büyük oranda sıkıntılı bir ifade olarak duruyor. Bunu o mezhebin sıkıntılı taraflarında addetmek gerekir diye düşünüyoruz…

 (**) Acem, Arapçada ‘yabancı, el ya da teknik olarak bir konuda pek el becerisi olmayan/Acemî” anlamında olup genellikle İranlılar, özellikle de Farslar için kullanılmaktadır.

(***) Bu bildirim dönemin Hanefî âlimlerinden Hakim es-Semerkandi (ö. 342/953)nin,  “es-Sevâdü’l- A’zam” adlı eserinde “Sünni Âmentü” olarak isimlendirilen Sünni paradigmanın tespiti sadedinde kayda geçirilmişti.

Hüseyin Rahmi Köse, "Mu’tezilî – Hanefî Etkileşimi ve Zemahşeri", Kitap Arası Yayınları, 1. Baskı, 2018 Konya

Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


HABERLER