Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Yakamda bir fotoğraf, kalbimde bir şair: Hoyrat sessizlik güle güle!

Ayfer Feriha Nujen, t24.com’da “Yakamda bir fotoğraf, kalbimde bir şair: Hoyrat sessizlik güle güle!” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıyı aşağıya alıntılıyoruz.

Giden gözü açık gidiyor bu âlemden, çünkü işte öyle bir dönem

Madem insan doğdum,
Olabileceğim en iyi insan olmalıyım.
-Doğan Cüceloğlu

Çünkü dışarıda ne var biliyor musunuz? Bilmeseniz daha iyi… Bütün günler gibi artık bütün insanlar da aynı marka. Yalancı, bir anlık bir görüntü kadar sahte. Sıkışmışlar evrensel kavramlara bile kendi istediği anlamı yükleyenler arasında. İnsanlık bekleyenlerin insani olan her şeyi kırıp döktüğü, ziyan ettiği bir dünya var artık dışarıda. Başına buyruk bile değil; ilimsiz, bilimsiz, adab-ı muaşeretten habersiz. Dünyasını değiştirmiş bir insanın arkasından onu hiç okumadan, dinlemeden ileri geri konuşacak, yazacak kadar kifayetsizler. Çünkü şair ölünce bir puta dönüşür. Karşıtının kırmak, yanlısının secde etmek istediği bir puta… Oysa şair ikisinden de tiksinirdi, bunu yaşarken de dile getirmişti. Çarşılardan herkes gibi işte bu yüzden sessizce geçip giderdi. Bizi kendisine meftun kılan da buydu. Ne kadar karşıt da olsak fikirlerimizi ayakta tutan fikirleri, şiirlerimizi şiir yapan şiirleriydi. Sesinden ses aldık, feyiz aldık. Bunu inkâr etmek haksızlıktır. İkinci Yeni’nin en yeni sesi… Bir mozaik gibi düşününce şimdi bile İkinci Yeni onsuz çok da yeni bir şey olmayacaktı. Şimdi ona hatimler indiren bir komünist olarak yazıyorum bu yazıyı. Asla tasvip etmiyorum inancı üzerinden taşlanıyor olmasını bir şairin, üstelik hayatta bile değil artık. Düşün dünyamdan vazgeçmiş değilim, fakat düşünlerimi ayakta tutan şairin düşünlerini de ezip geçecek değilim. Yalnız olana acımasız olanlara sormak istiyorum: Biz karşı evlerden çıkan tabutların içinde insan olduğunu bilen o vicdanlı nesil değil miydik? Kırgın da olsak daha kırk gün ışığı sönmez evlerde aş pişmez diye karşı evlere bir kap yemek götüren… Sağın da solun da putçuluğu hiç bitmedi. Elbette bitmeyecek. Biliyoruz ki, daha buradan çok ekmek yenecek. Oysa Asaf Hâlet Çelebi İbrahim adlı şiirinde ne çok şey söylüyor, anlayana:

gönlümü put sanıp da kıran kim?

Sezai Karakoç İkinci Yeni’nin en yeni şairleri arasında belirdiği o günler bile fikirleri yüzünden bu denli dışlanmamıştır. Aksine İkinci Yeni’nin yeni edebiyata kazandırdığı nev-i şahsına münhasır sesi olan bir şairdi. Beklenen o gök kubbeleri, mistik arayışı anlamlı kılan sesi bir dönemin eksik kalacağı yerleri en insani biçimde doldurmuştur. Karşıtları anlamlı kılan karşılık olmuştur, bunu inkâr etmemek lazım. İslami düşünceyle yol alan bir şairin şiirleri de elbette inancıyla dolu olacaktı. İnsan inançsız yaşayamaz herkes bilir bunu. İçine neyi nasıl koyarsanız koyun, adına ne derseniz deyin insanı yaşatan inancıdır. Bir şairi şair yapan şiarı değil midir? Müslüman olması dizelerinde, fikirlerinde bunu sık sık zikretmesi de gayette normal değil midir? Mensup olduğu düşünce ve inanç bu kadar belirgin bir halde vücut bulmasaydı, zaten Sezai Karakoç o şiirleri yazan kişi olmayacaktı. Bütünün bir parçasını kırıp atmak bütünün en anmalı parçası olan kendini inkâr etmektir. Hiçbir zerre ayrıldığı bütünden bağımsız değildir; ne kadar başka, ne kadar ayrıksı dursa da ondan. Şair yalnız da değildi üstelik bu kulvarda; Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu gibi sağın içinde sağa da muhalif başka şairlerden biriydi sadece. Kabul edilsin ya da edilmesin, edebiyatımızın büyük şairlerindendir Sezai Karakoç. Şiiri gibi elbette şahsiyeti de silinip atılamayacak güçte bir şair. Buna bilhassa çalışanlar daha çok yorulacaksınız. İnsanın en savunmasız anında ona karşı öfkesine sarılanlar; dirisiyle yüzleşemediğiniz hiç kimse, hiçbir şey bir kahraman yaratmayacak sizden. Sezai Karakoç’un ardından şuursuzca konuşanlar, yazanlar, bırakın ettiği tüm sözleri dinlemeyi, hiçbir kitabını baştan sona okuyup bitirmemişlerdir. Bir bütünü ortadan kaldırmak için onun küçücük bir parçası üzerinden güç geliştirmek ne ahlaklı ne de adaletli bir tavırdır. Şair şiarıyla, şiiriyle varlık sahasında var olurken kimseden müsaade isteyecek konumda gelmemiştir zaten yeryüzüne. Sadece Sezai Karakoç değil, bütün hakiki şairler böyledir. Ve her hakiki şair kimsesizliği, dizelerine gücü yetmeyenler yüzünden, şahsiyetine aldığı yaralarla tatmıştır. Oysa şunun altını bilhassa çizmek isterim, şair kimsesizliğin sahibi olduğu andan itibaren kimsesiz değildir. Birkaç şiir diye niteledikleri nicelerinin külliyatını silip atacak güçte şiirlerdir Sezai Karakoç şiirleri. Bir Monna Roza şiiri bile tek başına cilt cilt bir şiirken ona dil uzatacak kişi terbiyenin sınırlarını geçtiğinde değil, daha geçecek gibi olduğunda utanmasını bilmeli. O öyle bir şairdi ki, sırtını her şeye dönmüş biri olarak bir savunma şöyle dursun, dönüp bakmazdı bile hakkında edilen ne övgülere ne de yergilere… Bize en katı gelecek fikirlerini bile ılımlı bir söylem ve tatlı bir dille aktarmıştır. Bir şovenist, bir provokatör gibi değil. Buralardan yenecek ekmek haramdır. 

Dünya sürgünü bitti işte, dünyaya tamah etmeyen şairin. Bir şiirinde ölümden sonra ölümsüz hayat vardır dediği buydu belki de. Şimdi çıkıp dağlara bağırasım var: “İşte kapandı, bilgeler çağı!” Açılıyor yeni bir çağ, açılınca insan yutan bir kapı gibi. Şimdi nice mumlar yakıp yalnız birini yanar bırakacağım, “ölüm” denen medeniyete varıncaya kadar. Çünkü yeryüzünde bir tek hakikat var, yan yana gelmezleri bile yan yana getiren; ölüm. Allah ile işte burada birleştik diyen Harabi’nin bu dizesi gibi bizi yan yana getiren ölüm ve kapitalizm karşıtlığı oldu hep. Bizi bir araya getiren şeylerle savaşmaktan elbette vazgeçmeyeceğiz. Bizi bir arada tutan güzel şeylerden de. İşte solun da sağın da kendi içinde menfaatlerinin peşine düşüp inancını yitirdiği yer de burası. Sezai Karakoç’u nev-i şahsına münhasır kılan da buydu. Zerre menfaat için eyvallah demeyen bir şair oluşu. Sağ bir şairden sen ne öğrendin? Derlerse, işte bunu öğrendim ben de; eyvallah etmemeyi, inancıma bağlı ve sadık kalmayı ve tamah etmemeyi, minnet duymamayı. Gençliğinde kim asi, kim inatçı değildi ki? Bazı kutsallar vardır, dokunulmaz. Kutsallar karşısında asilik de inat da işe yaramaz. Kutsallar dediğim, sadece dini inançtan ibaret de değil. Tercihleri, görüşleri, arzuları, beklentileri de kutsaldır insanın. İnsanın hayatını adadığı her şey kutsaldır, uğruna her şeyden vazgeçtiği o iyimser coğrafya buna değer tek diyardır. Hiç de insani değil, artık diğer insanlarla aynı dünyada olmayan birinin ardından ileri geri sözler etmek, meydanı boş bulup. Öyle alelade el sürülmez, dil uzatılmaz bir ömür adandığı için kutsallaşmış şeylere. Sezai Karakoç şiirini ben onun inancıyla birlikte sevdim. Onun inancına sadakatini sevdim. Onun inancını ondan ötürü sevdim. Gönlü kırılmış bir dervişin bu harap diyara daha ilk kalp kırıklığında gönül bağlamayışını ama umut da kesmeyişini…

 

Şiir de şair de her zaman ilginin odağında ama karşılığını ödemeye gelince hep en sonda bir şey oldu. Şiir yazmak hep en boş iş sayılmıştır, oysa şiir –herkese göre değişir- bir hakikat geliştiricidir. Üst üste perdeleri tek tek çekip açmaktır, korkmadan arkasından fışkıracak karanlıktan. Bu yüzden anlaşılmamış her şair yaşarken ne yaşadıysa ölünce de ona tabidir. Onu yaşar. Hakkında sağın övgüleri, solun aşağı nitelemeleri hep haysiyetine, namuslu duruşuna atılmış yumruklardır. Çünkü kimsenin ilmi yetmemiştir, şiiri ile şahsiyetini harmanlayıp dile getirmeye. Kimse yazarken haysiyetini, namusunu, dünyaya ve onun süslerine aldanıp da tamah etmemiş bir şair hakkında söz söyleyecek akla ve görgüye sahip değildir. Çabalayanlar da olmuştur amma dünyayı görüp de inancını bırakmayan bir şair hakkında yazılmış kitaplara sığıp kalacak bir şair değildir. Şimdiye kadar hakkında yazmama sebebim de budur. Onun şiiri üzerine söz söyleyecek ilmim de bilgim de yok sanmıştım hep. Oysa bir demecinde sevgiden söz ettiğinde anlamıştık ki, sevmek tek başına da yetermiş bir şairden sözler etmeye. Sevgi de bir ilimmiş, gizli bilgiler içerirmiş. Geç fark ettim, kalbenalel zaman affetsin beni.

Sezai Karakoç kavramları olduğu gibi kullan bir şair değildi. Onun şiirlerde sembollere verdiği şekil bu yüzden etkileyicidir. O eksik olanın ne olduğunu gösterdiği için şiiri iyi bir şiirdir. “Sevgi” de onun için sadece bir kavram değildi. İnanç gibi sadakat gibi diyalog gibi… Sağcılığı da sağda sol duruşu da kolayca anlaşılacak şeyler değildir bu yüzden. Kendi kendine konuşurdu belki ama söylediği gibi yaşayan bir şair olarak onu bende değerli kılan tutarsız olmayışıydı. Günün modasına, televizyon ikonu şairlere benzemiyor olmasıydı en çok da. O bir şairden de öteydi. Çocukluğumun süsü gibidir bazı şairler. Erken tanımanın saadetidir bu. İlk gençliğimi -karşıtı olsam da kimi zaman kimi fikirlerinin- neslinin ve türünün son örneği şairlerle süsleyen zamana teşekkür ederim. Karşısında oturmuş naralar atan genç bir komüniste bile gülümseyerek, İnancın buysa, inancını satma diyebilecek kadar alçakgönüllü ve gönül kırmayan şaire de teşekkür ederim. Elinin izi omzumda kalsın isterim bu yüzden hep. İnancı, dedemin inancıdır. Ne kadar yabancılaşsam da dedeme, inancını asla düşürmem yere. Genel geçer sözler onun gibi bir şairi eli öpülesi bir karşıt kılmıştır benim için. Çünkü zaman bana karşıtların ancak beraberken var olduğunu gösterdi. Sığmadığını hakiki bir şairin genel geçer sözlere. Sezai Karakoç’u bir şairden daha öte bir fikir adamı, bir düşün insanı yapan fikirlerini, duruşunu satmadığı gibi dayatmayan biri olmasıydı da. Fikirlerini benimsemem gerekmiyor, şiirleri de fikirlerinin bilançosudur evet ama siz bir şiire her zaman şairin istediği biçimde bakamazsınız. Zaten bizi şiirde birleştiren, bir şiirde bir dizede bir araya getiren de budur.

Çözülüp de başındaki düğüm, toprak serpilince göz kapaklarına -inancı ne olursa olsun- açılır gözleri insanın inandığı âleme. Şu gerçeği kimse değiştiremez, kabullenmek de zordur bunu: Yüzeye bakarak konuşanlar değil, inancını ayakta tutanlar kazandı, siz kaybettiniz; inancını satanlar, tamah edenler dünyaya ve onun yalandan yapılmış süsüne, “eyvallah” diyenler karşılarında beliren herkese ve her güce. Siz kaybettiniz, direnmeden boynunu tek hamlede eğenler, inadını teslim edenler inancına şekil vermek isteyenlere. Geçmiş yoksa gelecek de yoktur. İnancı ne olursa olsun şiiriyle tabuları kırıp geçen bir şair “gelenek” demektir. Böyle bildim, böyle öğrendim. Ne kadar reddedilse de doğru olan budur. Bir şairi kabullenmek şart değil, şiirinin ne kadar güçlü bir şiir olduğunu söylemek için. Onun şiir geleneğine de biat etmek mecburiyet değildir. Fakat ne şahsına ne de şiirine hiçbir edebi kuram olmadan, düşüncenin kapısını aralayacak bilgiye, fikre sahip olmadan yeltenmek de cehalettir. Sezai Karakoç’un inancıyla dile getirmek gerekirse bunu, Ebu Cehil bile bu kadar cahil değildi beki de.

Sağ değil, sol değil; kendi inancıyla, kendi yalnızlığıyla tamah etmeden bu dünyanın ona vaat ettiklerine, işte geçip gitti bir şair pek çok şairden daha üstün bir fikir adamı olarak. Şehzadebaşı’nda ne bir padişah ne bir sultan; çarşılardan herkes gibi geçen bir şair yatıyor artık. Kendi sağında bir gönül insanıydı Sezai Karakoç. Şiirleriyle solda da bir iz bırakmış, dünya yerle bir olsa silinmez artık. Kimsenin yan yana getiremediklerini yan yana getiren, birbirine karıştıran ölüm yüzünden insan koparıp da atamıyor kalbinde kök salmış olanı. Dallarına başka başka çiçekler, yemişler aşılansa da yeniden. Sığmazken bu koca dünyaya insan nasıl sığar bir tahta kutuya açıklar bunu. Bazı şairler vardır, heybetli gölgesi bile utandırır insanı, “ben şiir yazıyorum” demeye. Çatık kaşı bile bir dizedir, kimsenin dile getiremediği bir biçimde birleşmiş isyan ve inatla. Bir “fikir adamı” olarak kaç şair geçti yeryüzünden, kalbi merhametten, tamah edip de dünyaya satmamış davasını? Sezai Karakoç bir şair değildi sadece. Biz genç şairler, daha “şiir yazıyorum” bile diyemeyenler bilirler, şair kime denir, fikir adamı kimdir? Bugün dünyanın insanı nereye çekse oraya sürükler tavrına kapılmayan ben bile başımı secdeye vuruyorsam ne hatırına cennet vaadinin ne de korkusuna cehennemin, inancın ne olduğunu Sezai Karakoç gibi bir şairden öğrendiğim içindir. Nefsini tutup boğazlayan bir şair yüzünden gönül bağlamadım bu harap diyara. İlk aşkın ilk çıkmazında başını önüne eğip yürümeyi biz Sezai Karakoç gibi şairlerden öğrendik. Hiçbir ödülün ayağına gitmeyen, hiçbir iktidarın onu kandırmasına müsaade etmeyen şairlerden… Bir şairdi, derdini söylerdi elbette ettiği her sözle. O söyledi, biz dinledik. Kimi yerlerde bir bütün, kimi yerlerde yabancıydık. Ayrıldığımız gibi kavuştuğumuz düşünceler de oldu. Edebiyat biraz ayrılık biraz da kavuşmak değil midir zaten? Bir şair şiirlerinde anlaşılmıyor, fikirlerinde anlaşılmıyorsa hatıralarına bakın. Elbette bir boşluk verecek çatık kaşları esneyip sizin de duymak istediğiniz sözleri orada etmiş olacaktır. Sezai Karakoç hoyrattı belki ama sessiz. Şiirleri yüzünden insan söküp de atamıyor böyle bir şairi sinesinden. İşte bitti dünya sürgünü. Artık dünyalıların edeceği sözlerin bir kıymet-i harbiyesi kalmadı. Sürgününü çağıran damar, bizi de çağıracak. O güne kadar yakamda bir fotoğraf, kalbimde bir şair olarak kalacak. Hoyrat sessizlik güle güle!

 

Sezai Karakoç Sokakta(Sürgün şiir) https://youtu.be/Gd15qCPgKoc

 

Kaynak: Farklı Bakış