Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


Ulucanlar’da canlar can verdi -1

Prof. Ziya Doğan, 12 Eylül sonrası ortaokul yıllarında, dönemin egemen güçlerinin “yasaklı kitap” olgusu ve Ulucanlar Cezaevi üzerinden döneme ışık tutuyor.

Seksenli yıllarında ortasıydı.

Yatılı Bölge Okulu’nda ortaokul öğrencisiydim.

Kitap okumayı çok sevdiğimi bilen Türkçe öğretmenim Cemal öğretmen bana bir kitap hediye etmişti.

Başka kitabımın olmadığı için mi yoksa kitabı sevdiğim için bilmiyorum ama o kitabı belki on belki de yirmi defa okumuştum.

Tabir yerindeyse kitabı ezberlemiştim. Hele kitabın içindeki mektuplar… Her mektubu en az beş defa art arda okuyor ve her okumanın sonunda da gözyaşına boğuluyordum.

Çocuktum. Olan biten habersizdim.

Bildiğim iki renk vardı; siyah ve beyaz. Televizyonumuzda da o iki renk vardı, tutuğum futbol takımın formasında da.

Kitaba gözüm gibi bakıyor ve A4 büyüklüğündeki defterimin ortasında saklıyorum.

Çünkü Cemal öğrenimin bana kitabı verince; ‘sakın kimseye gösterme’ diye sık sıkıya tembih etmişti.

Ve korkulan oldu.

Gece yarısına ramak kala ilçe Milli Eğitim Müdürü ile beraber mevcut okul müdürü, nöbetçi öğretmenler ve polisler okulun koğuşlarını geziyorlardı.

Kitap okuduğumu gören ilçe Milli Eğitim Müdürü, önce sevinmiş, sonra beni tebrik etmişti.  Kitabı eline aldı. Birkaç sayfasını çevirince ateş küpüne dönmüştü.

‘Bu’ dedi, ‘ bu buu buu kitap yasağ. Burada Mahir Çayan var ulan!’ ağızdan kelimeler adeta harf harf çıkıyordu. Harfler çoğaldıkça yüzünün kızıllığı ve gözlerinin açıklığı da artıyordu. ‘Hocam, burada Mahir Çayan yok, Deniz Gezmiş ve arkadaşları var!’ deyince yakamdan tutup ranzanın üst katından yere fırlattı. Birkaç tekme ve tokattan sonra beni polise teslim etti.

Çocuktum. Çok korkmuştum. Soğuktu. Üstümde montum da yok. Zaten montum hiç olmamıştı.

Polisi ilk kez bu kadar yakında görmüştüm. Polislerin şapkaları da kendileri gibi kocamandı… Hele düğmeleri? Düğmeleri de bir değişikti!

Rüzgarın karşısındaki yapraklar mı daha çok titriyordu yoksa polisin yanındaki ben mi, doğrusu bilmiyorum.

Ağlayacaktım ama göz pınarlarım kurumuştu sanırım. Ağlayamıyordum. Korkuyordum ve tir tir titriyordum. Soğuktan mı yoksa korkudan mı?

İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün emri ile o geceyi polis karakolunda geçirmiştim.

Polis karakoluna bu gidişim, o günden bu güne yani kırk sekiz yıllık ömrümden ‘suçlu’ olarak ilk kez ve son kez olacaktı.

Daha sonraları bu ‘suçlu’ çocuk, büyüyecek ve ülkenin seksen bir ilinin polis müdürlerine günler süren eğitimler verecek ve milletin yararına onlarca projeye öncülük edecekti…

O geceye döneyim.

O gece sabaha kadar karakolun o soğuk nezarethane odasında neler düşündüm neler… Mesela kuş olup o pencereden uçup gitmeyi ne çok istiyordum.

Çocuktum, olan bitenlere akıl sır erdiremiyordum. Konuşacak halim yoktu. Zaten bildiğim tüm kelimeleri de unutmuştum.

Ömrümün en uzun gecesi olan bu gece bir türlü bitmiyordu.

Soğuktu. Çocuktum ve üşüyordum.

Suçluymuşum. Suçum; yasak yayın bulundurmak ve okumak…

Suçluymuşum. Suçum; Erdal Öz’ün, ‘Gülünün Solduğu Akşam’ı okumaktı…

Suçluymuşum. Suçum; Türkçe’yi öğrenmek için kitap okumaktı.

Çocuktum, ortaokul öğrencisiydim ve karakoldaydım. Geceyi karakolda geçirmiştim. Ailemin haberi yoktu. Ailem beni devletine emanet etmişti.

Emanete ihanet eden devlet miydi, yoksa çocuk olan ben miydim, bilmiyorum.

Evet, ortaokul öğrencisiydim. Çocuktum. Ne sağımı biliyordum ne de solumu. Ne suçtan haberim vardı ne yasaktan…

Çocuktum, kitap okumayı çok seviyordum ve kitaplarım yoktu.

Çocuktum, siyasetten zerre anlamıyorum. Ki siyasetin varlığından da haberim yoktu.

Çocuktum, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Halit Kıvanç olmadığını büyüyünce öğrenecekti!              

Büyüdüm ama kitaplarla büyüdüm. Temel ihtiyaç listemin başında hep kitaplar oldu.

İyi ki kitaplarla dost oluşum… İyi ki en sadık dostlarımın kitaplar olmuş.

***

Sevgili okuyucum, bu uzun girişi neden yaptım?

Geçenlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hapishanesi olan Ankara Ulucanlar Cezaevi müzesini gezdim.

Gezdikçe ülkem adına ağladım. Heba edilen vatan evlatlarına ağladım. Zalimlerin bitmez tükenmez zalimliklerine, zorbalıklarına ağladım. Deniz’e, Hüseyin’e, Yusuf’a, İskilipli Atıf Hoca’ya, Necdet Pehlivanoğlu’na, Erdal Eren’e ağladım. Geçmişe gittim, daha çok ağladım. ‘Gezdim’ dediğime bakmayın, sürünerek dolaştım. Zira dizlerimim bağı çözüldü, dermanı tükendi.. Adım atacak gücüm kalmadı.

Ağladıkça, ‘bir sağdan bir soldan’ diyen asrın alçaklarına lanetler okudum. Asrın alçaklarından ders almış gibi zalimliklerine devam eden asrın münafıklarına lanetler okudum.

Hissettiklerimi, gördüklerimi, okuduklarımı… Kısaca duygularımı bir yazı dizesi ile karşınızdayım.

Maksadım; tarihe not düşürmek…

Ulucanlar Cezaevi, neredeyse Türkiye Cumhuriyet’i ile yaşıt.

81 yıl işkencelere, zulümlere, kanunsuzluklara, ölümlere, idamlara, eziyetlere, işkencelere ve çaresizliklere şahitlik yapmış…

 Koca 81 yıl dar ve karanlık koridorlarında, tek kişilik daracık hücrelerinde, eziyet etmek için inşa edilen odalarında ve geniş koğuşlarında kimler kimler kalmış…

Gazeteciler, askerler, siyasiler, sinemacılar, yazarlar, şairler, mazlumlar, mağdurlar düşünürler; sağcılar, solcular, devrimciler, şeriatçılar vb. fikir üretenlerin ömürlerinden ömürler almış Ulucanlar.

Bir dönemin işkencelerine, çığlıklarına tanıklık eden Ulucanlar Cezaevi, artık Ulucanlar Cezaevi Müzesi olmuş.

Zalimlerden, zulümlerden, kanunsuzluklardan, insanını ötekileştirmekten ve vatandaşını düşmanlaştırmaktan kurtulduk mu?

Elbette hayır!

Dün bir tane Ulucanlar vardı, şimdi onlarca Ulucanlar, Ulu’canları yutmakta…

(Devam edecek…)




Anahtar Kelimeler: Ulucanlar’ canlar verdi -