YAZARLAR

Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


ÜÇÜNCÜ YOL-I

Sedat DOĞAN'IN YAZISI;

Üçüncü yol önerisi çok boyutlu incelenmeli. İncelemeye geçmeden önce ise Kürtlere dair iyi bir tahlil ile somut belirlemelerde bulunmak gerekir.

Kürtler kendi topraklarında neler yaşadı? Ne hallere düştüler?

“ Kürtler,1400 yıldır bu topraklarda büyük çoğunluk olarak Müslüman olmuş bir millettir. Müslüman oluşlarından Osmanlının son dönemlerine kadar, her ne kadar kendi başlarına Mamur, ömürleri uzun süren bağımsız devletler kuramamışlarsa da, mirlikler, beylikler şeklinde özerk ve yarı özerk federasyonlar şeklinde büyük ölçüde toprak bütünlüklerini, Dil, Kültür ve diğer milli değerlerini koruyarak gelmişler.

Ancak birinci Dünya savaşından sonra Kürtler, artık bu durumlarını koruyamaz hale geldiler. Zira bu savaştan sonra Kürt coğrafyası adeta bir cetvelle, ötekileştirici, inkârcı ve imhacı ırkçı politikaları çok belirgin olan 5- 6 ülke arasında paylaştırıldı. Zira dünya konjüktürü artık imparatorluklardan milli devletlere doğru eviriliyordu.

Kürtlerin toprakları yakınçağda ilkin 1639’da Kasr-ı Şirinde, İran ile Osmanlılar arasında imzalanan antlaşma ile ikiye bölünmüştü.

Kürtlerin yakın tarihlerindeki en büyük hataları, bir millet olarak kendi başlarına karar verebilecekleri, kendi geleceklerinde söz sahibi olacak bir mekanizmaya yönelmemiş olmaları olsa gerek. Bu da Kürtlerin hem toplumsal hem bireysel yaşamlarında telafisi güç bir ötekileştirilme ve yıkıma yol açtı.

Peki, bu yıkımın temeli ne zaman atıldı? Tarihi olayları baz alırsak bunun temeli 1071’de Türklere Anadolu kapılarını açan, Türk hükümdarı Alpaslan’a zafer kazandıran Malazgirt Savaşında atılıyor. 1514 Çaldıran ve 1639’da Kasr-ı Şirin Savaşları ile pekiştiriliyor. Osmanlının yıkılışına doğru merkezi otoriteyi kuvvetlendirme çalışmaları. Bu minvalde yönetimi ele alan, Osmanlının yıkılışını hızlandırıp daha katı ulusalcı yeni bir devletin temellerini atmaya çalışan jön Türklerden oluşan İttihat ve Terakki kadroları 1918 Birinci Dünya, Çanakkale, Kurtuluş Savaşları ile Kürtlere dair ötekileştirme hiç çaktırmadan iyice olgunlaştırılıyor.

Kürtler bütün bu savaşlara Türklerin Kahraman, fedakâr, Cesur, Cengâver, Yiğit, Müslüman Kürt din kardeşleri sıfatları ile kanlarını, canlarını ve mallarını bu uğurda sebil ettiler. Ne zamanki Türkler ülkelerini kurtardı. Kürtler sayesinde düşman tehlikesi ber taraf edildi. Devletlerinin ayakları yere sağlam bastı. Her şey artık ters yüz oldu. Kürtlere dair her şey tu kaka edilmeye başlandı.

Kürtler artık kendi topraklarında sadece Bekçi ve Hammal olabilirler.

80-90 yıllık tekçi, ırkçı, inkârcı ve imhacı Cumhuriyet Deneyimi, bütün bu sıfatların red ve inkârını pratize ederken, bu ötekileştirilme hastalığı artık iflah olmaz ve geri dönülemez, Kürt bir Vücudun bünyesinin ayrılamaz bir hasleti, bir çeşit kanıksanmış, ezberlenmiş bir kişiliği haline getirilmeye çalışılıyor. Başka bir ifade ile Kürde Türklüğe ve Türk Devletine Hammal olmaktan başka bir seçenek bırakmadı.

Bu dönemde Kürtlere neler yapılmış?

Hepsini buraya aktarmaya ne yer ne de zaman yeter. Onun için bir, iki örnek bize her şeyi anlatır sanırım…

“Cumhuriyetin ilanından sonra 1930’lara gelindiğinde resmi devlet tezleri ”Bu ülkede Kürt falan yok. Kürt denen ilkel güruh çağdaşlaştırılmak için Türkleştirilmeli. Kürtçe diye bir dil yok. “Şeyh Said yakalandıktan sonra bir konuşma yapan ismet önünü: “Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek. Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz” diyordu. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise Devletin hem fikrini hem zikrini açıklıyordu: ”Benim fikir ve kanaatim odur ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Türk olmayanların Türk vatanında bir tek hakkı vardır da Türk’e hizmetçi ve köle olmaktır.”(10)

"Bu memlekette Kürt yoktur. Kürdüm diyenin yüzüne tükürürüm".27 Mayıs 1960 darbesi komutanı Orgeneral Cemal Gürsel (11)

Tarih 1980-90’ları gösterdiğinde Türklerin en dindar Partilerinin lideri, rahmetli Necmettin Erbakan hoca, dönemin eski Diyanet Reisi Lütfü Doğan’a şu soruyu soruyor. Biz Kürt kardeşlerimize Kürt dersek Şerên caiz mi? Lütfü Doğanın cevabı: Efendim şerên caizdir. Ama maslahaten caiz değildir. Bu maslahat misaki milli sınırları ile korunan, Türklüğün ve Müslümanlığın son kalesi olan Türkiye Cumhuriyetinin maslahatından başkası olmasa gerek.(12)

Akp hükümetleri ve Başbakanı ve şu anda Cumhurbaşkanı olan Recep Tayip Erdoğan’ın konumunu sağlamlaştırmak için Kürtlere Dindarlık ve din kardeşliği üzerinden giderken,12 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada: "Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bir büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dâhilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz. (13) demekten, Tek Devlet Tek millet Tek Bayrak… Bu ülkede artık Kürt sorunu yoktur, serüvenine nasıl savrulduğunu anlatmaya gerek yok. Çünkü hepimiz bu serüvenin hala yaşayan canlı şahitleriyiz.”( http://www.haberazad.com/hammal-kurtler-kim-veya-kimlerdir-596yy.htm)

O arada Kürtler neler yaptılar?

Bu uzun soluklu süreçte Türkler ve Türk devleti cenahında bütün bunlar olurken Kürtler neler yaptı? Neler yapmaya çalıştı? O gün bu gündür Kürtler hiç durmadılar diyebiliriz. Özellikle birinci dünya savaşından sonra 4-5 parçaya bölünen Kürt coğrafyasının hemen her parçasında bu zûlme karşı isyanlar, kavgalar, savaşlar, ölüm, katliam, sürgün, hapis ve talanlar hemen hiç durmadı diyebiliriz. Bütün bunlar bir parçada dururken öbüründe yeniden başladı. Ve bütün bu yıkımların bir tarafı her daim hep Kürtler iken diğer tarafı da Türkiye, İran, Irak ve Suriye oldu. Ortalama yüzyıldır bu böyle devam ediyor. İranda Mehabat Kürt Cumhuriyetinin kurucusu kadı Muhammed, Çarçıra meydanında idam edildi. Irakta Şeyh Abdüsselam Barzani idam edildi. Kardeş Melle Mustafa Barzani bayrağı devr aldı. Bu mücadele bu gün Irakta Kürdistan Federe Bölge yönetiminin Kuruluşunu getirdi. Suriye kürtleri hak talebinde bulunmasınlar diye mevali(yabancı),mektumin(kayıtsızlar) olarak ilan edildi. Baba Esad Kürt bölgesindeki Kürtleri Suriye ye dağıtıp onların yerine Arap Aşiretlerini getirip arazilerini onlara vererek arap kemerini oluşturmaya çalıştı.

Türkiye’de Ağrı, Piran,Bitlis,Sason, Zilan Katliamları, Şeyh Said kıyamı ve idamı ve Dersim katliamları ve Seyid Rıza idamı yaşandı. Zülüm, Baskı ve katliamların şiddeti ile 1940’lardan 1960-70’lere kadar uzun bir suskunluk dönemi.

Klasik Kürt Muhalefetine neler oldu?

Bu arada Şeyh said kıyamına, Dersim ve Ağrı isyanlarına kadar bu topluma öncülük ve önderlik eden kesimler bu toplumun Aristokrasisi ve Feodalitesi yani Şeyxi, Mollası, Âlimi, Aşiret veya kabile Reisi, Toprak Ağası, Büyük Tüccarı idi. Ve bu adamlar büyük çoğunluğu ile Kürt milletine ve toplumuna karşı dürüst idiler. Sahip oldukları her şeylerini toplumla birlikte ortaya koyarak bir ölüm kalım savaşı veriyorlardı. Bu zatların çoğu zaten yaşamlarını ya savaş meydanlarında, ya idamlarla, ya hapis veya sürgünlerle bu uğurda ortaya koyarak şehid oldular.

Ancak Cumhuriyetin ilk dönem isyanlarından sonra devletin çok acımasız bir kıyımla bu kesimlerin üzerine yürümesi, onları telafisi zor bir kıyım, başkalaşım ve dejenerasyona uğrattı. Bu sınıf ikiye ayrıldı. Bir kısmı bu baskıya dayanamadı. Bu ülkeyi terk edip darmadağın hale geldi.

Bir kısmı ise yine bu baskılar sonucu bu işleri tamamen bıraktı. Âdeta tarihten ve misyonlarından silindiler. Bir kısmı ise adını koymadan, kendilerini devletin arka bahçesi olarak konumlandırdılar.

Siyaseti, Devlet ile ilişkiyi, Şeyxlik ve mollalık gibi olguları, geçmişteki miraslarından da faydalanarak çeşitli unvan ve sıfatları olan ama hiçbir bedel ve riski olmayan bir çeşit rant kapısına çevirdiler.

Bu bağlamda Ağalar ve Aşiretlerin büyük bir kısmı toplum içindeki eski statü ve konumlarını korumak için sırtlarını devlete dayadılar. Buna paralel olarak Mollalar ve Şeyxlerin bir kısmı sırtlarını Ağalara, bir kısmı da devlete dayadılar. Mollalık ve Şeyxlik mevhumları, toplumsal hiçbir riski olmayan, zekât ve fitre toplama kurumları, bir çeşit şifa bulmak için nüsha yazma merkezlerine dönüştü.

Bu katmanların çok büyük bir kısmı Babaları, Ataları, Dedeleri gibi topluma doğru bir rehberlik ve önderlik yapabilecek rol ve misyonlarından bütünüyle uzaklaştılar. Kürt toplumu, devletin dayattığı orantısız şiddet, inkâr, imha ve asimilasyon politikaları sonucu çok ciddi bir sosyolojik ve psikolojik kırılma yaşayıp dejenerasyona uğramış oldu…

 

Çok büyük katliam, hapis, sürgün ve talanlardan sonra 1940’lardan 1970’lere kadar bir suskunluk dönemi yaşandı.

PKK’nin silahlı Mücadelesi ve Onun Paralelindeki Legal Siyasetin Doğuşu:

Toplumun bu üst kesimi bütün bunları yaşarken, daha alt kesimleri olan yoksul köylüler, Küçük Çiftçiler, Çobanlar, işçi, Memur ve Küçük esnafın çocukları yeni yeni üniversitelere ayakbastılar. Üniversitelerde Marksist-Leninist- ilkelere dayalı Anarşist-nobran bir şiddeti normal gören Komünist – Sosyalist bir ütopyayı dünyaya ihraç etmeye çalışan Sovyet Devrimi. Dünyadaki bütün sol kesimleri, ezilen, ötekileştirilen, işçi, köylü, yoksul kesimleri etkilediği gibi bu ülkede ciddi bir imha, inkâr, talan ve ötekileşmeye uğrayan Kürt çocuklarını da etkiledi.

Kürt coğrafyasında mantar gibi örgütlenmeler furyası başladı. 1970’lerden sonra bu gençlerin illegal çalışmaları sonucu PKK’nin silahlı mücadelesi ve sonrasında 1990’larda onun paralelinde gelişen legal bir siyasi mücadele geleneği başladı.

İllegal mücadelede Anarşi ve nobran şiddet faktörü ortaya saçılınca, Devletlerin, Global istihbaratların da devreye girmesi ile tıpkı Darwin teorisinde olduğu gibi, gücü olan diğerlerini alandan silip süpürdü. Bu güç silah ve mühimmat-teori, ideolojik okuma, uluslararası destek,...gibi pek çok faktörü kendi içinde barındırıyor.

PKK’nin doğuşu, devletin çok nobran bir şiddetle Kürt toplumunun üzerine gelip toplumda çok ciddi bir altüst oluşun yaşandığı böylesine anormal bir sürece denk geldi.

Çok rahatlıkla denile bilinir ki devletin Kürtlere yönelik böylesine nobran bir şiddet, inkâr ve imhası olmasaydı, bu gün bu topraklarda PKK ve onun legal yansımaları olan siyasi kurum ve kuruluşlar olmayacaktı. Zira PKK, inanç ve yaşama biçimi, kavramsal ve zihinsel ontoloji bakımından Kürt toplumuna çok çok yabancı olan bir formasyon ve pratiğe sahipti.

Bu devasa alt üst oluşun yaşandığı süreçte, en başta sözünü ettiğimiz Kürt Aristokrasisi ve Feodalitesi bu şiddetten alabildiğince kaçıp uzaklaştıkça, yoksul kesim işin içine daha fazla girdi, çekildi, çekilmek zorunda kaldı.

Çok uç istisnalar hariç dağlardaki ölümler, Zindanlardaki tutuklular, yakılan, boşaltılan köyler, Göç ve talanlar… Hep bu kesim üzerinden gerçekleşti. Bu kesim zamanla kendi liderlerini ve siyasetçisini de üretir hale geldi.

Bu kesimin öyle köklü, ciddi bir ideolojik okumaya da ihtiyaçları kalmadı. Bir yakının ölümü, yaralanması, tutukluluğu veya köyünün boşaltılması, Bir asker, polis, Tim veya Korucudan bir dipçik veya tokat yemesi kendisini orada bulmasına yeter bir hale geldi.

Bu kesimdeki siyasi refleksin anahtar kelimeleri ödenen bir bedel ve intikam kelimeleri oluverdi. Zira Otuz- Kırk yıllık bir ölüm, yıkım ve çöküşün yaşandığı bu sürecin ne sağlıklı bir muhasebesi ne de muhakemesi hala yapılabilmiş değil sanırım. Çünkü bu toplum, bizzat Kürt mücadelesinin dolaylı ya da direk olarak yol açtığı çok ciddi travmalar ve kırılmalar yaşadı.

(Devamı üçüncü yol-ıı)

ÜÇÜNCÜ YOL-II

Bu mücadele serüveninde yapılmaması gerekenler:

80-90’larda köy yakmaları ve boşaltmaları eşliğinde Türk metropollerine doğru yaşanan kitlesel zorunlu göç ve faili meçhuller sarmalı. Milyonlarca Kürdün her şeyi ile yabancısı olduğu ve Türkçe şekillenmiş şehirlerde -yaşam-ekmek-Dil-Kültür ve Değerlerini koruma ikilemine düşmesi. Bu şiddetin bir yan ürünü olarak Devletin 80-90 binlik Geçici Köy Korucu ordusunun Kürt Nüfustan seçilmesi.

O arada AKP’nin islamizasyon politikaları, Kürtlerin samimi dini damarı çok özel olarak istismar edilerek Kürtlere ve Kürt topraklarına yönelik özel bir ajanda ile işledi. Sanal bir bahar havası estirildi. Kürtlere “Dağda silahla gezeceğinize gelin Ovada siyaset yapın” yemi atılarak, aslı astarı olmayan bir çözüm kandırmacası ile toplumun bütün kesimlerinden kandırılmadık insan ve Kürt bırakılmadı. Ve Kürtlerin hemen her kesimi de bilerek veya bilmeyerek bu oyunun tuzağına düştü. Bu arada Kürt illerinde devletin bütün eksik ve gediklerini onardı. Dağa taşa Kale kol ve yığınak götürdü. Eski bütün karakollar kale kollara dönüştürüldü. Devlet çaktırmadan kendini çözüm süreci oyunu sonrası bir savaşa hazırlıyordu.

Bu yetmedi. Çözüm süreci sonrası Kürt toplumunun ekser çoğunluğu ve legal kürt siyasetinin de yer yer karşı çıktığı. Ama yüksek sesle dillendiremediği Kürt illerinde açılan Hendek faciaları ile bu toplum ikinci büyük savrulma ve yıkımı yaşadı.

O arada 25 Aralık 2009’da başlatılan KCK operasyonlar ile yüzlerce legal Kürt siyasetçileri gözaltına alındı. Kızışan Suriye savaşında yüreklerin ağızlara geldiği Kobanide Kürtler bir zafer kazandı Haziran 2015 Seçimlerinde HDP 80 milletvekili kazandı. Ama buna rağmen Hendek yıkımları başladı. Silvan, Nusaybin, Hakkâri-Gever, Şırnak merkez, Cizre, Silopi, Batman-Gercüş, Mardin-Derik, Diyarbakır-Sur gibi büyük ilçeler Tank, Top gibi ağır silahlarla yerle bir edildiler. İnsanların, kadınların cenazeleri günlerce sokaklarda sahipsiz kaldı. Öldürülen çocukların cenazeleri kokmasın diye buzdolaplarına kondu. Cizre’de insanlar diri diri yakıldı… Bunlar medyaya yansıyanlar. Dışardaki toplumun görebildikleri. Göremediklerini ise ancak o olayları yaşayanlar bilir.

Bu yerlerde ne kadar can kaybı yaşandı? Ne kadar göç etti? Ne kadarlık bir talan yaşandı? Bazı rakamlar ortada dolaşıyor ama gerçeği tam bilemiyoruz. Bu yıkım neden yaşandı? Bu işin asıl başlatıcısı kimdi? Bu işten kim kazançlı Çıktı? Bütün bu soruların cevabı hala aranıyor.

Tam da bunların üstüne 15 Temmuz Darbe girişimi bahanesi ile İçişleri Bakanlığı, 11 Eyl 2016’da 28 Belediyeye Kayyum atandığını açıkladı. Böylece Seçilmiş belediye başkanlarının yerine birinci dönem kayyımlar dönemi başladı.

Ve karanlık bir tünele girilmiş oldu. Derken gittikçe demokrasinin bilindik bütün kriterlerinden uzaklaşan, gittikçe otoriter, tek adam gölgesinin çok daha belirginleştiği bir başkanlık yönetimi ile karşı karşıya geldi bütün ülke. Böyle bir ortamda 31 Mart 2019 yerel seçimleri yapıldı. Bu seçimlerde üç blok vardı. Cumhur, Millet ittifakı ve HDP şemsiyesi altında resmiyette adları konulmayan Kürtler. Kürtler kayyım atanmış bütün yerleri geri kazanarak,4-5 büyük şehri de AKP-MHP koalisyonuna kaybettirerek üçüncü olarak bu seçimleri bitirdi.

İstanbul seçimlerini kürtler sayesinde ilk defa kazanan CHP’li Ekrem İmamoğlu, Diyarbakır’ı tekrar kazanan HDP’li A.Selçuk Mızraklıya, Kürtlere bütün bu travmaları yaşatmışlığın asıl mimarı olan Atatürk portresini hediye ederek, Kürt seçmene, bu şekil bir teşekkür etmiş oluyordu. Bu Kürt seçmende ve mahallesinde çok ciddi bir tartışmaya yol açmıştı. Ama nedense es geçildi.

Ancak bu tarz kazanılmış bir seçim iktidarın hiç hoşuna gitmemişti. Ve bunun intikamını en zayıf kesimden alacaktı. Bu da Kürtlerden başkası değildi. Getirin bana mazlumu dedi… Daha mazbatalar verilmeden kazanılan yerlere sıra ile kayyımlar atanmaya, yani geri alınmaya başladı. Dolayışı ile Kürt illerinde o seçim boş yere yapılmış oldu. Bu arada Kürt toplumundan HDP’ye çok ciddi bir şekilde meclisten çekil çağrıları yapıldı. Bu çağrı yönetimde de tartışıldı. Ama nedense millet iradesi yine tam karşılık bulamadı.

 

Kürt milleti bir bütün olarak bu gün ne haldedir?

Bu gün Kürt milleti ve Kürt siyasetinin içinde bulunduğu durum irdelenirken bütün bu yaşanmışlıkların iyice okunması gerekiyor. Bu doğru okunamazsa ona dair doğru sonuçları elde edemeyiz.

Bütün bunları alt alta sıraladığımızda Kürtlerin bu gün artık her şeyi ile Türklüğe ve onun banisi bu devlete Hammal olmaktan başka bir seçenek ve şansı kalmamış gibi bir tablo çıkıyor karşımıza. Özellikle devlet ve hükümetler ile iş yapmak zorunda kalan Siyaset, Din adamı, Memur ve Büyük tüccar sınıfının.

Meseleye bu çerçeveden bakıldığında çok ultra istisnalar hariç Ki, onların esamisi bile zor okunur. Kürt Siyaset sınıfının bütün versiyonları-Seküller-sol, Dindar, Muhafazakâr, Sağcı, Demokrat, Milliyetçi, Feodal bütün kesimlerin şu saate kadar bu verili Hamallıktan hiç kurtulamadıklarını görmek durumundayız. Aynı şeyi Din adamları sınıfı, Memurlar ve Büyük tüccar sınıfı için de söylemek mümkün. Lütfen bu tesbit ne bir itham, ne de bir hakaret olarak algılanmasın. Tam tersine acı bir gerçeğin bir ifadesi olarak okunsa, belki acınası gerçeğimizle yüzleşebiliriz.

Bütün bu katmanların aralarındaki tek fark her birinin farklı adreslere Hammallık yapıyor oluşlarıdır… Kimileri mecburi-açık, kimileri ise gizli adreslere gizli yük taşıyan Hamallardır. Acı ama kendi gerçeğimizle yüzleşmek durumundayız. Yoksa benim altım kuru, seninki yaş, düzmecesinin rahatlığı ile birbirimizi karalamaya kalkışmamız bizi saygı gösterilir hiç bir yere götüremeyecek…

Eğer ekser çoğunluğumuz düzgün olaydı, bu gün burada yaşayan 30 milyon Kürd olarak içine düştüğümüz bu zilleti yaşıyor olmazdık. Şöyle dönüp kendimize bakabiliyor muyuz acaba? Kimimiz yaşasın cihanşümul Ümmet, kimimiz yaşasın Halkların kardeşliği, kimimiz en büyük ağa benim ağam, en mahir uçan şeyx benim şeyxim...

Nakaratları ile birbirimizle boğaz dalaşı yaparken 30 milyonluk bir nüfus olarak vergi verip, askerlik yaptığımız, Yasalarına harfiyen uyduğumuz bir ülkede, bırakalım çok ultra lüks şeyleri, kendi evimizde bile kendi çocuklarımızla ana dilimizi konuşamıyoruz.

Onlara 7-8 bin yıldır konuştuğumuz Kendi ana dilimizi öğretemiyoruz. Kendi anadilimizle onlara kutsal kitabımız olan Kurânı kerimi öğretemiyoruz. Ahlak, ibadet ve meşru örfümüzü öğretemiyoruz... Bu bağlamda Bir Dil ve Kültürün yaşaması için en az üç kuşağın onu içselleştirerek yaşatması gerekiyor. Bunu Türkiye’deki Kürtlere yani kendimize uyarladığımızda ne yazık ki hiç de iyimser bir tablo çizemiyoruz.

Çünkü bu gün Kürt nüfusun %70'i artık Büyük şehirlerde veya Kasabalarda yaşıyor.Ve buralarda hayat Devletin hükümran ve buyurgan gücü ile bütünüyle Türk Dili ve Kültürüne göre yaşatılmak isteniyor.

Bu ortamda Kürtler son iki Kuşaklarını yani Çocuklarını ve Torunlarını Türkçeye kaptırmış durumdalar. Bu iki kuşak günlük yaşamlarında oyunlarını ve yaşamlarını Türkçe ile kurgulayıp yaşıyorlar. Bu ikilem sokakta yaşandığı gibi evlerin içinde de yaşanıyor...

Kürtler, Kürt Siyaset ve Kültür çevreleri topyekûn bir millet olarak bu erimeye karşı bir önlem geliştiremezlerse, bir kuşak sonra bu topraklarda bırakın Kürt dili ve Kültürünün yaşanmasını, artık hatırlanması bile zor bir hale gelecektir.

Eğer siyaset olgusunu, cidden bu mazlum halk için yapma iddiasında isek, bu ayıp hepimize yeter ve artar bile. Yok, eğer derdimiz sadece bazı ihaleler, mevki makamlar ve daha başka şeyler kotarmak ise o zaman kendimize Kürt demeye, şu mazlum Kürt milletini kandırmaya hiç hakkımız yok... Zaten mevcut hamallıklar ile bütün bunları kotarabiliyoruz. Zira hepimiz birbirimizi çok iyi tanıyoruz. Hiç açmayalım kötü boxçanın ağzını diyorum...

Tek cümle ile Din kardeşliği, Halkların kardeşliği ve ayakları bir türlü bir yere oturmayan sanal Ortak Vatan’cılık söylemleri en başta Türkler olmak üzere Araplar ve farsların da bizlere dayattıkları bu hamallıktan bizi asla kurtaramaz. Zira bize dayatılan bu hamallık ve kölelik bu kavramlar üzerinden inşa edilmiş.

Bu nedenle bu kavramlar ne bizi bu hamallıktan kurtarabilir, ne Kürt meselesini çözebilir. ne de Kürtlerin eline, avucuna kalıcı, somut bir şey bırakabilir.

Çünkü Kürt meselesinin yarısı Dil, Kültür ve Kürtlerin insani hakların inkârı ise diğer yarısı ise Topraklarının işgal yolu ile parçalanmışlığı, bu toprakların yer altı ve yerüstü zenginliklerinden mahrum kalma olgusudur. Yani bu topraklar üzerinde bir yönetim ve egemenlik erkini ellerinden alma sorunudur. Dağdan gelenin bağdakini kovma sorunudur.

Bu nedenle reel hayatta hiçbir karşılığı olmayan sanal bir Ortak Vatan’cılık, Din Kardeşliği ve Halkların Kardeşliği yerine pratik hayatta somut bir karşılığı olan insani, iyi bir güvene dayalı gerçekçi bir Komşuluk. Hatta bu komşuluk üzerinden karşılıklı bir güven anlaşmasına dayalı yeni bir kardeşlik söylemi, hem Kürtleri, hem onların topraklarını ellerinden almış ve Din Kardeşliği gibi bin yıllık bir hikâyeleri de olan milletleri kalıcı, gerçek bir barış ve esenliğe kavuşturabilir.

Bütün bunlardan sonra Üçüncü Yol Tartışmaları

Tam da HDP’li Kürt Siyasetinin A takımının içerde olduğu, kazandığı bütün Belediyelere kayyım atandığı bir dönemde. İstanbul seçimlerinin yeniden yapıldığı bir sırada.ve yukarıda sıraladığımız bütün bu yaşananlardan sonra ortalama 20 yıldır İmralı’da hapis yatan PKK lideri Abdullah Öcalan’dan 18 Haziran 2019 tarihinde avukatlar aracılığı ile HDP’ye seçimlerde tarafsız kalın çağrısı ile Üçüncü yol önerisi geldi.

Öneride Demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk üçlü sacayağına dayalı bir şiarla Kürtler için Türkiye’deki çözüm masasının üçüncü ayağı olun deniliyordu. Oysa yaşanan bunca şeye rağmen o seçimlerde tarafsız olun demek AKP-MHP tek adam rejimi kazansın demenin farklı bir ifadesi idi.

HDP yönetimini bilmem ama Seçmenlerinin büyük çoğunluğu bu kararı dikkate almadı. Bunun adı da Ekrem İmamoğlu’nun 800 bin küsur farkla seçimi kazanması oldu.

En başta söylemiştik üçüncü yol, önerisini derinlemesine incelemek gerekir. Kürtler bu tartışmanın hem başında hem sonunda kendilerine şu soruyu çok esaslı bir şekilde sormalılar.

Yaşadığımız bunca şeye rağmen biz neden birilerinin masalarının ikinci veya üçüncü ayağı olalım? Biz Ortadoğu’da 50-60 milyonluk nüfusumuzla neden kendi nam hesabımıza başımızı ve gövdemizi her zaman dik tutacak bir üçüncü yol çizemiyoruz?

Bize, ne yaşama şansı ne de var olma hakkı bile tanımayan birilerinin Demokratik ayak oyunları bize ne kazandıracak? Çöküşümüzü her daim hesapta tutan birilerinin federal veya kon federal yapıları bizi nereye götürecek?

Ortadoğu’da Demokratik federalizm? Bunun gerçek hayatta bir karşılığı var mıdır? Varsa nedir? Türkiye’de reel demokrasi ne kadar var ki Radikal Demokrasi olsun? Türkiye’de Kürtler için insani bir umuda, barışa, çözüme dair bir gerçekçi bir Masa falan kaldı mı ki, Kürtler o masaya üçüncü ayak olmak için hala uğraşsın. Hala bedel ödesin?

Kürtlerin bu topraklardaki asıl ve temel sorunları Kapitalizmin var oluşundan veya sosyalizmin olmayışından mı kaynaklı? Bu iddia, bu tez ne kadar gerçekçi?

Doğrudur Cumhuriyet tarihi, Bloklar çatışmasının ürünü bir darbeler, kriz ve bunalımlar tarihi. Bu bloklarda Kürtlerin yeri neresidir?

Türkiye’de son seçimlerde Cumhur ve Millet adına ittifak blokları oluştu? Peki, Demokrasi nerede idi? Kürtler kendi tarihi, milli isim ve varlıkları ile nerede idiler?

Kürtler, Türk Devletini, demokrasiye duyarlı kılmayı ve Demokratik Türkiye birliğini silahla mı sağlayacak? Madem asıl hedefimiz Demokratik bir Türkiye birliğini sağlamak ise bunun için neden Kürt çocukları ölmek zorunda?

Kürtler, bütün ezilenler ile birlikte, onlar adına Demokratik güçlenmeyi silahlı şiddet ile mi gerçekleştirecekler? Bunun için neden sadece Kürtlerin elinde silah var?

İmkân ve kapasitesini bilen siyaset, yani yumuşak güç ile sonuca gidilecekse, silahın burada işi ne?

Kürtler ve Türkler arasında gerçekçi bir temele dayalı tarihsel bir köprü gerçekten var mıdır? Varsa bunun kriterleri nelerdir? Bu köprüyü kim, kimler neden yıktılar?

Unutmayalım ki Kürt sorunu, birilerinin Kürtleri tarih, toprak ve toplumdan bütünüyle silmek istemesi sorunudur. Bu temelde eğer Kürt sorunu ulusal bir sorun değilse, nasıl oluyor da ulus olmaktan çıkma sorununa dönüşüyor?

Amaca giden yolda araçlar temiz değilse (doğru) hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Bunu neden Kürtler için bir yol haritasına dönüştüremiyoruz?

Türkiye Kürtleri bitirmek için Rusya’dan yola çıkıp ABD’de demirleniyor… Kürtlere dayatılan kimliksizlik, Tanımsızlık ve Anlamsızlık çözülmeden bu sorun çözülmez. Bu tespitler çok doğru. Peki, buna karşın Kürtler neler yapmalı?

Rojavada Kürtlerin yaşadığı dramda insanlığın olumlu olan bir mirası nedir? Rojavada gerçekte hangi halklar birlikte mücadele veriyor?

Rojavada kullanılan barbar silahlar ve yöntemler yüzünden sağlıklı bir ekoloji kaldı mı?

Kendisi için savaşan bir halk gerçekliğinin duruşu nasıl olmalıdır? Bu gerçekliğe rağmen bu halk bir başkası ile birlikte yaşamı nasıl kurabilecek?

Demokratik Türkiye, Suriye, Irak ve İran birliği kurulacaksa Demokratik bir Kürdistan birliğinin kuruluş ve imkânı ortada kalır mı?

Kürtler için İttifak ve güç birliği çok acil hayati bir zarurettir.

Bütün bunlardan yola çıkarak üçüncü yol, Kürtlerin kendi başlarına, kendi kaderlerini tayın hakkını elde etmek için kendi iç birliklerini kurması değil midir?

Eğer Kürtlerin verdiği mücadelelerde akıttıkları bunca kan, ter ve gözyaşı sonrasında hayal ettikleri bir Kürdistan hedeflenmiyorsa o zaman bu kadar çetin ve kanlı bir mücadele bütün anlamlarını yitirmiyor mu? Bu mücadelenin adını ve anlamını kim, nasıl koyabilecek?

Ortadoğu’nun kaygan zemini zayıflar için tam bir cadı kazanı ve kurt kapanı haline gelmiş durumda. Güçlü olmayan, Güçlerini birleştirmeyenler bu kapandan kendilerini asla kurtaramazlar. Oysa bu oyunu temelden bozmak Kürtlerin elinde.

Dün belki yoksulluk ve eğitimsizlikten dolayı bu oyunu bozmaya güçleri yetmiyordu. Bu gün ise sadece temiz bir milli akıl ve vicdan eksikliği söz konusu. Dünya üzerindeki nüfusları 70 milyon civarında telaffuz edilen Kürtler bu akıl ve vicdanı yakaladıkları takdirde, ellerindeki nüfus ve zenginlik kaynaklarını ortak bir akılla bir araya getirdikleri takdirde fazla değil üç beş yıl içerisinde Ortadoğu’nun çok güçlü bir devleti olarak ortaya çıkabilirler.

Kendilerine bu zulümleri reva gören herkesin elini kolunu bağlayabilir. Ortadoğu’da kalıcı bir barışın, insancıl bir yaşamın yeni umudu haline gelebilirler. Eğer bu gün Kürt güçleri adam gibi bir birlik kurabilselerdi,30 milyon kürdün yaşadığı Türkiye’de, Türk devleti, “sözde bir terör” bahanesi ile tank ve toplarla öyle rahat bir şekilde Kürt şehirlerini yakıp yıkamazdı. Çoluk çocuğunu perişan edemezdi. Irak Kürdistanı’ndaki referandum boşa düşmezdi. Oradaki Kürt toprakları tecavüzcülerin, çapulcuların eline geçmezdi. Suriye’deki Kürtlerin başına bunca çorap örülmezdi. İşide karşı verilen o olağanüstü mücadeleye, çok zor şartlar altında kazanılan Kobani zaferine rağmen, Êfrinde tam tersi bir durumla, Kürtlerin namus ve toprakları tecavüzcülere peşkeş çekilmezdi.

Bu gün Ortadoğu’da yaşanan bu kirli savaş, Kürtler için çok acı bir gerçeği ortaya çıkardı. Bu acımasız çıkar dünyasında Kürtlerin ne gerçek bir dostu ve ne de bir sahibi vardır. Onları ayakta tutabilecek yegâne güç kendileridir. Akıl, vicdan, adalet ve ferasetle şekillenecek birlik ittifaklarıdır.

Kürtler, bu barbar coğrafyada topyekûn bir yok oluş ile karşılaşmak istemiyorlarsa, bütün siyasi, askeri yapılarını acilen bir masa etrafında toplayıp kiminle dost kiminle düşman olacaklarına, savaşı ve barışı birlikte organize etmeye karar vermeliler. Yoksa bu gidişat toplu bir yıkımın işareti...

Kürtler, silahlı savaş yerine haklarını deklere edebilecek güçlü bir diplomasi, Ellerini güçlü kılacak ciddi ekonomik hamlelere ve kendilerini asimilasyondan koruyacak değerlerine ciddi bir şekilde yoğunlaşmalılar.

Kürtler, dünyadaki her millet gibi kendi topraklarını, kendilerini yönetme hakkına sahipler. Ancak haklı olmak yetmiyor. Bir de güçlü olmak lazım. Kürtlerin topraklarının 4-5 devlet tarafından bölüşülüp parçalı hali acı bir gerçek olarak ortada. Onun için hava gücü olan, düzenli ordulara karşı sadece belli bir örgüt veya siyasi yapının karar ve onayıyla savaşmaya kalkışmaları esastan yanlış bir durumdur…

Gerekirse 50- 100 yıl beklesinler. Güçlerini gizlesinler. Düşmanlarının güçleri ile kendi güçlerini çok iyi hesaplasınlar. Bundan hareketle 70 milyon kürdün onay ve desteğini alsınlar, ona göre bu tarz savaşlara karar versinler. Yoksa böyle göz göre göre gelen yenilgiler halkta çok ciddi kırılma, savrulma ve travmalara yol açıyor. Umutsuzluk ve karamsarlığa itiyor. Tamiri zor bir yozlaşmaya sürükleniyor…

Üçüncü yol’u irdelerken aklımıza bütün bunlar geldi. Kimin aklına başka ne geliyorsa buyursunlar… Elimizdeki en güçlü silahımız sadece kalemimiz olsun.

26.04.2020/Amed

HABER AZAD'DAN

Haber Kaynak : Haber Duruş Haber Merkezi


Anahtar Kelimeler: ÜÇÜNCÜ -