Reklam Görüntülerine Tıklayarak Kitap Siparişi Verebilirsiniz

Türkiye’yi Herkesin Ülkesi Yapmanın Yolu Yeni Anayasa

Anayasa hukuku ve insan hakları uzmanı, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem, Perspektif’e verdiği söyleşide mevcut hukuki problemleri ve bunlara yönelik çözüm önerilerini açıkladı.

Türkiye’yi Herkesin Ülkesi Yapmanın Yolu Yeni Anayasa

Türkiye’de adalet sistemi her dönemde siyasal tartışmaların odağında yer aldı. Gündemi son dönemde işgal eden reform tartışmalarının başlangıcı da sonu da yine hukukta düğümleniyor. Siyasal kriz ve kırılma evrelerinde hukuk sisteminin devlet/siyaset tarafından araçsallaştırılmasının sancılarını yaşıyoruz. Bireysel hak ihlalleri, uzun tutukluluk süreleri ve hukukun siyasallaşması gibi dinamikler Türkiye’nin normalleşmesini tıkayan engeller olarak duruyor. Ancak hukukun tıkadığı yolu açacak olan da yine hukuk normları ve hukuk reformu.

Anayasa hukuku ve insan hakları konusunda pek çok akademik çalışması bulunan Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem ile Türkiye’nin hukuk ve adalet ile imtihanını, hukukun siyaset/devlet ile birey/toplum karşısındaki konumunu, son dönemde iktidar sözcüleri ile Anayasa Mahkemesi arasındaki polemiğin dinamiklerini ve bir çıkış yolu imkanını konuştuk.

Türkiye’de siyaset-yargı-devlet ilişkileri her zaman sorunlu olmuştur. AK Parti dönemini geçmiş dönemlerle kıyasladığınızda ne tür benzerlik ve farklılıklar görüyorsunuz?

Cumhuriyet öncesinde de Cumhuriyet döneminde de yargı hiçbir zaman bağımsız olmadı. Bağımsız ve tarafsız yargının oluşması noktasında gerek devlet iktidarında gerekse siyasi iktidarlarda bir irade bulunmadı. Hep devlete ya da siyasi iktidarlara bağımlı bir yargı olması arzu edildi. Buna dair toplumsal siyasal kültür, geçmişte de güçlü değildi, bugün için de güçlü değil. Yargının yasamadan, yürütmeden, bütün güç odaklarından bağımsız olması gerektiğine ilişkin ne toplumsal kültürde ne de siyasal kültürde güçlü kodlar var. Dolayısıyla, siyasal ve toplumsal kültürle de beslenen bir yargının bağımsızlığı ilkesi hiçbir zaman hayata geçirilemedi.

“Yargı tümüyle devlete ya da siyasi iktidarlara bağımlı oldu” desek de yanlış ama şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle siyasi kriz dönemlerinde, çatışmalı dönemlerde, devletin ya da siyasi iktidarların muhalefeti bastırmaya, susturmaya çok fazla “ihtiyaç” duyduğu dönemlerde, yargının bağımsızlığı minimum düzeye düşüyor ama normalleşmenin sağlandığı, demokrasinin, özgürlüklerin görece daha yaygınlaştığı dönemlerde ise yargı bir parça daha bağımsız olabiliyor.

Tabii yargının bağımsızlığını ölçmede bizim asıl kullandığımız kriter, özellikle siyasi içerikli davalar; yoksa basit, adi ya da siyasi olmayan davalara ilişkin, yargının bağımsızlığının zedelendiğini söylemek çok mümkün değil. Zaten vatandaşlar için de özellikle hak ve özgürlüklerimiz açısından önemli olan, siyasi içerikli bu kritik davalarda yargının tutumudur. İktidarın ya da devletin beklentileri doğrultusunda mı hareket ediyor, yoksa gerçekten hukukun, özgürlüklerin lehine mi hareket edip karar veriyor? Bu noktada çok rahatlıkla şu söylenebilir: Kriz dönemlerinde iktidarlar -bu kimi zaman siyasi iktidarın kendisi kimi zaman bir blok olarak devlet iktidarı- yargının muhalefeti bastırmada kendi elini güçlendirmesini istiyor.

Güncele geldiğimizde, AK Parti dönemini bu genel fotoğrafta nasıl konumlandırırsınız?

AK Parti sonuçta demokrasi, hukukun üstünlüğü ve özgürlükler adına yola çıktı. En azından belli bir dönem itibariyle, AB’ye uyum reformları çerçevesinde bu doğrultuda önemli adımlar attı. Bu süreç içerisinde yargının pozisyonuna baktığımızda, aslında yargı, devlet iktidarının bir aparatı olarak düşünülmüş. 82 Anayasası döneminde de 61 Anayasası döneminde de öyle. Çoğunluk iktidarlarını denetlemek, sınırlamak, ama bu denetlemeyi ve sınırlamayı demokrasi, özgürlükler, çoğulculuk adına değil de bir “resmî ideoloji” çerçevesinde sınırlama ve denetleme misyonuna sahip bir yargı vardı. Dolayısıyla bu yargının varlığı AK Parti iktidarları tarafından hep demokratikleşmenin, özgürleşmenin önündeki bir engel olarak, bir vesayet organı olarak görüldü ve gösterildi. İşin doğrusu, ben de öyle düşünüyorum.

Tüm dönemler için mi böyle düşünüyorsunuz?

Tabii, geçmişten bugüne kadar. Sonuçta kimi zaman devlet iktidarının bir bütünü olarak, kimi zaman da siyasi iktidarların aracı haline getirilmiş. 2010 referandumu bu anlamda kritikti; AK Parti iktidarı önemli ölçüde askeri vesayet rejimini gerilettiğini, önünde duran tek iktidar odağının yargı iktidarı olduğunu gördü. FETÖ’yle, Gülen Cemaati’yle birlikte onu değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik bir operasyon yapıldı. “Kemalist yargı”nın tasfiye edilmesi hayati bir öneme sahipti, çünkü sürekli muktedir olamamaktan şikâyetçi olan AK Parti’nin önündeki bu engelin kaldırılması suretiyle, AK Parti-Gülen koalisyonu muktedir olacaktı, her istediğini yapabilme gücüne kavuşacaktı. İşin doğrusu, o güne kadar AK Parti’yi destekleyen demokrat özgürlükçü kesimler de bunun olması gerektiğini söyledi.

Bu bir engeldi, iktidar bloku da bunu bir engel olarak gösterdi. “Kürt meselesinde, Alevi meselesinde ya da yereli güçlendirme noktasında çok daha iyi şeyler yapmak istiyoruz ama bu attığımız adımların tümü yargıdan geri dönüyor” deniyordu, ki doğrudur da. Mesela 2007-2008 yıllarında Büyükşehir Belediye Kanunu’nda değişiklik yapılmak suretiyle, merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet yetkisini kaldırmaya ya da yumuşatmaya yönelik birtakım değişiklikler yaptı, Anayasa Mahkemesi’nden geri döndü. Bunun gibi pratikler var.

2010 sonrasında, AK Parti ve Gülen Cemaati’nde yavaş yavaş çatlamalar da meydana geldi. AK Parti şunu öğrendi; 2010 Anayasa değişikliği sonrasında birçok kanuni düzenlemeler de yapıldı ve Kemalist yargı bir anlamda tasfiye edildi, güçsüzleştirildi. Onun yerine, yargının en kritik karar merkezleri hep Fetullahçılar tarafından dolduruldu. O zaman, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yerine ikame edilen özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri vardı. Bu tip yerlere, Sulh Ceza Hakimliklerine hep Fetullahçılar yerleştirildi. Dolayısıyla, bu sefer Fetullahçıların yargısı oluşmaya başladı.

Bu tabii AK Parti iktidarında rahatsızlık yarattı. Sonradan anlatılanlardan hareketle, onların da Gülen’le birlikteliği taktiksel bir birliktelik, stratejik bir birliktelik değil; sonuçta Kemalist rejimi tasfiye edip tek başına iktidar olmak. Bu denklemde her birinin kendi hesabı vardı. Kemalistlerin ayrı bir hesabı var, Gülencilerin ayrı bir hesabı var, AK Parti’nin ayrı.

AK Parti şunu düşündü: iktidar oldu ama muktedir olamıyor, muktedir olabilmenin yolu Kemalist vesayet rejimini tasfiye etmek; onu tasfiye etmede en elverişli araç Fetullahçılar, çünkü devlet içerisinde, askerde, Emniyet’te, yargıda örgütlü. Bunlarla ilişki içerisine girdi.

AK Parti’nin siyasi elitlerini oluşturabilecek potansiyele sahip olanlar Millî Görüşçüler ve siyasi İslamcılardı. Onlar da devlete hep uzak durmuş, daha ziyade ticaretle uğraşan kesimler; devlette çok örgütlenmemişler. Bu nedenle, Tayyip Erdoğan’ın kendisi başta olmak üzere AK Parti siyasi elitleri bu eksikliği bildiklerinden dolayı, bu mücadeleyi kazanabilmenin bir aracı olarak Fetullahçılarla ittifak içerisine girdi.

YARGI CUMHURİYET DÖNEMİNDE HİÇ BU KADAR KÖTÜ OLMADI

Yargının mevcut durumunu, Demirtaş, Kavala davalarını KHK’larla beraber düşündüğünüzde, bu başlıklar altında yargının genel durumunu değerlendirirseniz ne dersiniz?

Yargı içler açısı bir durumda. Yargı, Cumhuriyet tarihinin bizim eleştirdiğimiz hangi dönemiyle mukayese edilse, hiçbir zaman böyle bir kötü durumda olmadı. Onu bir kere çok rahatlıkla ifade etmek mümkün. Bunu kritik davalar açısından söylüyorum, yoksa bir arazi uyuşmazlığı için falan değil, orada bir problem yok. Asıl önemli olan Kavala davası, Demirtaş davası, Ahmet Altan’ın davası ya da Berberoğlu davasıdır. Muhalefeti susturmanın, bastırmanın bir aracı olarak açılan davalarda takınılan tavırlar çok önemli.

Son dönemlerde, özellikle son beş yıl içerisinde buna defalarca tanıklık ettik. Çok net olarak, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidarı elinde tutan güçlerin rahatlıkla yargıya talimatlar vermek ya da mesajlar göndermek suretiyle davaların açıldığını ya da tahliyesi düşünülen insanların tahliye edildiğini gördük.

Mesela iktidarın küçük ortağının talebi üzerine Mümtazer Türköne’nin hakkında tahliye kararı verilmesi. “Mümtazer Türköne içeride kalsın” anlamında bunu söylemiyorum, hiç şüphesiz siyasi davaların önemli bir kısmında bir suç unsuru yok. Bunların çok önemli bir kısmı insanların düşüncelerini paylaşmalarından ötürü haklarında açılan davalardır. Bunun gibi örnekler çok fazla. Bu sefer ulusalcılar, ülkücüler ve muhafazakârlardan oluşan yeni bir iktidar bloku var. Bu iktidar bloku da iktidarı kimseyle paylaşmak istemiyor ve kendisine muhalefet eden bütün toplumsal ve siyasal kesimleri, bugüne dek hiç yaşanmadığı kadar suskunlaştırmak, sessizleştirmek ve bastırmak istiyor.

Üçlü bir ittifak blokundan bahsediyorsunuz ya, bu blok arasında bir çatırdama ve iktidar kavgası yapılıyor mu?

Hiç şüphesiz, işin tabiatında var. Bir taraftan ekonominin dibe batmasının yarattığı bir hoşnutsuzluk var. AK Parti tabanında da oluşan bir hoşnutsuzluk var. İktidar, bu hoşnutsuzluğu giderebilmesi için yapması gereken tek şeyin hukuk ve adalet alanında bir reform olduğunu, nispi olarak demokratikleşme olduğunu biliyor. Bu amaçla reform yapılacağı söyleniyor ve Türkiye’nin yüzünün Batı’ya, Avrupa Birliği’ne yönelik olduğunu bizzat Cumhurbaşkanı’nın kendisi ifade ediyor. Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı, “reform” sözcüğünü telaffuz ettikten hemen sonra muhalefet, daha doğrusu iktidarın diğer ortakları, mevcut iktidara bir ayar çekiyor. “Senin reform iradenin bir sınırı vardır. Buna ya hiç izin vermeyiz ya da bizim izin verdiğimiz ölçüde bir reform yapabilirsiniz” dedi.

“Reformun sınırlarını Bahçeli çiziyor” mu diyorsunuz?

Kesinlikle Bahçeli çiziyor.

MUHALEFETİN NEFES ALACAĞI TEK BORU ANAYASA MAHKEMESİ

Anayasa Mahkemesi meselesini konuşalım. Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları geçen aylarda çok tartışıldı. Hatta birkaç karar oybirliğiyle alındı. Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunluğu bu iktidar döneminde atandı.  Buna rağmen iktidarın istemediği, kararlar alınabiliyor. AYM’nin son durumunu, AYM tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de muhalefetin nefes alabileceği borulardan biri olarak sadece Anayasa Mahkemesi kaldı. Genel olarak Türkiye’deki demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, özgürlüklerin yaşatılabileceği ya da bunlara mecra açılabilecek tek merkez Anayasa Mahkemesi kaldı.

[İlgili Okuma: Nefes Borusunu Tıkamak]

Anayasa Mahkemesi’nin bütün kararlarının doğru olduğu ya da hukukun üstünlüğünden yana olduğu anlamında söylemiyorum. Hiç şüphesiz, Anayasa Mahkemesi üyeleri de sonuçta nihai tahlilde bu toplumda yaşıyorlar, fanus içerisinde yaşamıyorlar. İktidarın tutumundan etkilenirler. Dünyanın hemen hemen her yerinde bu böyledir. 2001’deki 11 Eylül saldırısı sonrasında İngiltere, Amerika ya da Avrupa mahkemelerinin verdiği kararlara baktığında da bunun etkisini görebilmek mümkün. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına bakıldığında da konjonktürden, gelişmelerden etkilendiğini görüyoruz. Bunu Anayasa Mahkemesi’nin verdiği yanlış kararları meşrulaştırmak için söylemiyorum ama bunu da görmek gerekiyor.

Ortam bu kadar baskıcı olmasaydı, bu kadar boğucu bir korku iklimi hâkim olmasaydı, Anayasa Mahkemesi’nin çok daha demokratik, çok daha özgürlükçü kararlar vereceğine inanıyorum. İçerideki birkaç üyeyi tanıyan ve o mekanizmanın işleyişini az çok bilen bir isim olarak, çok daha doğru kararlar verebileceğini düşünüyorum ama bugünkü haliyle dahi Türkiye’de demokrasiden, özgürlüklerden, hukukun üstünlüğünden yana olan toplumsal kesimlerin, siyasal aktörlerin az çok sığınabildikleri tek mercidir. Bu tabii ki iktidarı rahatsız eden bir durum, çünkü bütün muhalefet odakları ve bunların kendisini ifade edeceği mecraların tümü kapatılmış, sindirilmiş, bastırılmış. Bu sivil alanda da devlet alanında da böyle.

Devlet alanında sadece Anayasa Mahkemesi, bir de yarı devletimsi yapılar olarak kabul edilen, kamu kurumu niteliğindeki meslek odaları; Tabipler Odası’dır, Barolar Birliği’dir. Tabipler Odası’na ve Barolar Birliği’ne ya da barolara yönelik saldırının arkasında da bu yatıyor. “Ben bütün devletin her alanını kontrol altına alıyorum, devlet değil, sivil alanda da her tarafı kontrol altına alıyorum” diyor. Hele hele devletin müdahale edebileceği bir alan olarak gördüğü bu kamu kurumu niteliğindeki meslek odaları ile Anayasa Mahkemesi.

Anayasa Mahkemesi üyelerinin sanırım bir ya da iki tanesi Ahmet Necdet Sezer döneminde atandı, geri kalan tümü AK Parti döneminde atanmış üyelerden oluşuyor. Önemli bir kısmı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmış. Bu isimlerin, iktidarın hoşlanmayacağı kararlara imza atması asla affedilebilir bulunmuyor. O nedenle iktidarda çok büyük rahatsızlık yaratıyor. O nedenle İçişleri Bakanı tarafından Anayasa Mahkemesi Başkanı teröristlikle ya da dolaylı olarak terör örgütü sempatizanlığıyla itham ediliyor.

GERÇEK BİR REFORM İHTİMALİ YOK

Berat Albayrak’ın istifası sonrasında reform söylemi dillendirilmeye başlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan “ekonomide, hukukta, demokraside reform”dan bahsederken, Abdülhamit Gül de hakimlere çağrıda bulundu. Reform gündemi ile ilgili kanaatiniz nedir? Erdoğan ya da mevcut iktidar böyle bir reform sürecine öncülük edebilir mi?

Orada iki şey söyleyebilirim. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın Meclis grubundaki konuşmasından hareketle, bağlamıyla birlikte değerlendirildiğinde sanki o reformdan kastedilen sadece yabancı yatırımcıyı tatmin edici bir reform. Ya bu kastedildi ya da bir makyaj mahiyetinde; bir taraftan koalisyonu bozmama, bir taraftan da reform gerekliliği. İki şeyi de gözetmesi gerekiyor. Reformda uç noktaya gittiğinde ortağıyla arası bozulacak. Bahçeli’nin ayar vermesine hiç gerek duymadan bunu muhtemelen öngörmüştür. Tayyip Bey zeki bir insandır, siyaseti çok iyi bilen, dengeleri çok iyi gözeten bir insandır, bu anlamda iyi bir siyasetçidir. Dolayısıyla, tahminime göre bunu gözeterek söylemiştir.

Peki, bu konuda muhalefetin zeminini yoklamış olabilir mi? Başka ittifaklara açık olabileceği konusunda…

O da mümkündür hiç şüphesiz ama bu konuda bir şey söyleyemem.

AK Parti öncülüğünde bir reformun yürüyebileceğine dair bir inancınız var mı?

Yok. Bu sebepten dolayı. Ancak güvenilir bir partner bulabilirse mümkün. Sanki İYİ Parti üzerinden oynuyor gibi görünüyor. Belki İYİ Parti’yle daha makul düzeyde bu ilişkiyi yürütebilir, çünkü İYİ Parti, MHP ile mukayese edildiğinde daha merkeze yakın, daha demokratik bir parti görüntüsü veriyor. Eğer öyle ise olabilir ama değilse, sonuçta MHP’nin çizdiği sınırlar çerçevesinde bir reform yapabilir ya da sadece ve sadece yabancı yatırımcı için güvenceleri artıran birtakım düzenlemeler gerçekleştirebilir. Yani kendi tabiatı gereği o reformun sınırları var.

Peki, Adalet Bakanı Gül’ün çağrısının hâkimler, yargıçlar üzerinde pratikte etkisi olur mu?

Asla. O sadece ve sadece Tayyip Bey’in böyle bir çağrısı olursa etkili olur. Bu tek başına çağrıyla değil, gerçekten, hani deniyor ya “güven artırıcı adımlar”. Karşılıklı bir ilişki yok. Sadece reform mahiyetinde, sembolik de olsa birtakım değişiklikler yapsa ve bunu açıkça ifade etse, o zaman bir anlamı olabilir ama Cumhurbaşkanı’nın son açıklaması tam tersi mahiyetteydi. Talimat gibi bir açıklama yaptı, “Niye yerinizde duruyorsunuz?” dedi. 138. maddeye göndermede bulundu, 138. madde tamamen bunu yasaklıyor. Yani kendisinin konuşmasını yasaklıyor, başka bir şey yasaklamıyor.

BAŞKANLIK SİSTEMİ ESKİ DEVLETİN, BAHÇELİ ÜZERİNDEN AK PARTİ’Yİ ESİR ALMASI OPERASYONUDUR

Muhalefet güçlendirilmiş parlamenter sistem üzerinde bir uzlaşıya sahip görünüyor. Geçen günlerde Gelecek Partisi güçlendirilmiş parlamenter sisteme dair bir Anayasa taslağı hazırladı. Yine CHP’nin ve İYİ Parti’nin benzer söylemleri var, Deva Partisi’nin yine benzer açıklamaları var. Sizce muhalefet bu hedef üzerinden ne kadar yol yürüyebilir? Ya da Türkiye’de başkanlık sistemi parantezinin kapanacağına dair öngörünüz nedir?

Ben sadece muhalefetin de değil, AK Parti’nin de hatta Tayyip Bey’in de tekrardan parlamenter sisteme dönülmesini istediğini düşünüyorum, çünkü AK Parti’nin MHP ile ittifakı zorunluluktan kaynaklanan bir ittifaktı. Bu 2013-14 ve sonrası süreçle bağlantılı bir olay. Ben öyle değerlendiriyorum. 2013-2014’teki operasyonlarda hiç şüphesiz yolsuzluklar vardı ama asıl hedef yolsuzluğu deşifre etmek değil, ondan ziyade AK Parti iktidarını yıpratmak ve iktidardan düşürmekti. Düştüğünde de bu iktidarı ele geçirecek olan güç Gülen Cemaati’ydi. Yani orada, okuyabildiğim kadarıyla Tayyip Bey kendisinin devlet içerisinde hiçbir gücünün olmadığını gördü ve orada yeni bir ittifak ilişkisi geliştirdi.

Tayyip Bey’in en önemli özelliği, her sıkıştığı dönemde kendisine bir alan açacak yeni bir ittifak ilişkisini geliştirebilmesi ve bunu becerebilmesidir. O dönemde, bugünkü CHP’nin de karşı olduğu ülkücü kanatla iktidar ilişkisi içine girdi. Bir anlamda Tayyip Bey’i o sıkışmışlık halinden, belki iktidar kaybından kurtardılar. Sonuçta onlarla yol yürümek zorunda kaldı diye düşünüyorum. O yapıp ettiklerini meşrulaştırma adına değil, ben öyle okuyorum.

Devlet Bahçeli, ismiyle müsemma bir şahsiyet diyelim, devlet gibi hareket edip AK Parti iktidarını kendisine mahkûm etti. Mahkûm edebilmenin yolu başkanlık sisteminden geçiyordu, çünkü yüzde 34’le iktidar olan bir partinin yüzde 40’la çok rahat iktidar olabilme ihtimali var. Yüzde 48-49’larda oy alıyor, yani 50’yi aşıp aşmaması bıçak sırtı ama başkanlık sistemi sonuçta yüzde 50+1’i gerektiriyor.

Bence başkanlık sistemine geçiş, eski devletin Devlet Bahçeli üzerinden AK Parti’yi esir alması operasyonudur. Başkanlık sistemi tartışmaları olduğunda ben AK Partili milletvekilleriyle, belediye başkanlarıyla, teşkilatlarla konuşurken diyordum ki “Siz kendi ayağınıza kurşun sıkıyorsunuz, yüzde 34’le iktidar olunabilirken, siz bu işi yüzde 50+1’e getirip bir başkasıyla neden ittifak yapma zorunluluğunu hissedesiniz ki?” Yani bunun siyaseten bir rasyonalitesi yok, açıklanır bir yönü yok.

Bu bence, hep 2013-2014 operasyonlarıyla birlikte, Fetullahçılar karşısında sığınacağı başka bir gücü olmadığı için, orayla yaptığı ittifakın sürekliliğini sağlama adına kabullendiği bir şeydi. Bir de kendi zihninde de sonuçta bu Osmanlıcı anlayış var ya; padişahlık, Abdülhamit, tek adam, sürekli kuvvetler birliğine atıf yapma…

Dışarıdan bir ittifaka bu kadar muhtaç bir Tayyip Erdoğan, içeride kendisiyle uzlaşabilecek olan, yani kendisiyle beraber yol yürümüş olanların ayrılmasını göze alacak şekilde tasfiye operasyonları düzenledi. Bugün özellikle Gelecek Partisi’nin ortaya çıkışı, sonra Deva Partisi’nin ortaya çıkışı, belki bugün Türkiye’de AK Parti’yi gerçek anlamda sarsacak bu iki yeni siyasal partinin ortaya çıkışına alan açmış oldu. Yani dışarıyla ittifak yapmak için bu kadar müsamahakâr olan Tayyip Erdoğan, yani iktidarını paylaşan Erdoğan, kendi içinde niye reforma kalkışarak, iktidarını biraz paylaşarak bir ittifaka girmedi?

Sonuçta bu eski iktidar bloku ve ülkücülerle yaptığı ittifakı sürdürmek zorundaydı. Bunu sürdürebilmenin yolu kendi partisini de o çizgiye çekmekten geçiyordu. Tayyip Bey’in en başarılı olduğu konulardan biri, kendi tabanını dönüştürebilme, ikna etme kapasitesidir. Mesela 2010’lara kadar Avrupa Birliği, Kürt meselesi gibi konular vardı. Kürt meselesi çok netameli bir konu; hiçbir siyasi iktidar buna cesaret edip bu tip adımlar atmaz. Sonuçta kendi tabanının da çok hoşlanmadığı bir projeydi. Kürt meselesidir, Avrupa Birliği reformlarıdır, bunlar muhafazakâr camianın çok da hazzedeceği şeyler değil ama kendi tabanını ikna etti. Başka tabanları da kendi tabanına eklemledi, dolayısıyla tabanını genişletti. Ama o çekirdek tabanını çok rahatlıkla değiştirebilme, dönüştürebilme gücü var ve bunu gerçekleştirdi.

Ahmet Davutoğlu ya da Babacan ekibinin artık böyle bir partide kalmaları mümkün değildi. Tayyip Bey de istemezdi; tek adamlığını pekiştirmek ve parti içerisinde tek sesliliğin hâkim olmasını sağlamak ve bütün gücün kendi elinde toplanmasını gerçekleştirmek, ki bunlar öyle görünüyor ki Tayyip Bey’in siyasi idealleriydi.

Bir de işin doğrusu matematiksel ya da aritmetik bir hesap yapıyor: “Bu aktörlerin gitmesiyle benden 3-5 puan oy kaybolur ama sonuçta bu tarafta 10 puanlık bir destek var. Ben de kendi tabanımı dönüştürürüm, dolayısıyla oraya yönelişi de engellerim” diye düşünmüş olabilir. Bence bu iki şey önemli.

TÜRKİYE’DE KÜRTLER OLMASA ÇOKTAN ADEMİ MERKEZİYETÇİ YAPIYA GEÇERDİK

Siz birkaç Anayasa yazım sürecinde yer aldınız. Deneyimleriniz ışığında, Anayasa yapım süreçlerinin tıkanma gerekçeleri ile ilgili ne söylersiniz. Çünkü Türkiye çok daha sivil, özgürlükçü bir Anayasa beklerken son Anayasa değişikliği, başkanlık sistemi vs. daha otoriter bir Anayasa paketi getirdi önümüze. Sizce bu Anayasa yapım süreçleri niye tıkandı? İlkeler bazında sıralayacak olsanız, Türkiye’nin nasıl bir Anayasa’ya ihtiyacı var?

Türkiye ve Türkiye benzeri bölünmüş, parçalanmış toplumlarda Anayasa yapmak zor bir iş. Buna ilişkin epey geniş bir literatür de var. Parçalanmış ve bölünmüş toplumlarda Anayasa yapım süreçlerine dair birçok yöntemler öneriliyor. Güçlükten kaynaklanıyor tabii. Yani gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye çok derinden parçalanmış, bölünmüş bir toplum değil. Ama hakikaten bir bölünmüşlük, parçalanmışlık, o toplumsal fay hatları var. Onun denk düştüğü siyasal bölünmüşlük, parçalanmışlık var. Bir taraftan laik-anti laik, bu nokta, özellikle AK Parti iktidarıyla birlikte epey yumuşadı. Ama hâlâ az da olsa burası da bir bölünme alanıdır. Türk-Kürt, Sünni-Alevi gibi bölünmüşlükler var.

Bu bölünmüşlüğün olduğu yerde, farklı toplumsal kesimlerin farklı beklentilerinin uzlaştırılması çok güçtür, çünkü paralel topluluklar halinde yaşayan bu kesimlerin -belki biraz abartılı bir ifade olabilir ama- sonuçta çok temas etmeyen, birbiriyle diyalog içerisinde olmayan, kendi varoluşlarını ötekinin varoluşuyla eşitleyemeyen, bu eşitliği kabullenemeyen, eşit birlikte varoluşu içselleştirmemiş, bu toplumsal siyasal farklılıkların kendi taleplerini, kendi beklentilerini, kendi hassasiyetlerini bir araya gelip ortaklaştırmaları çok zor.

Kürt meselesinin çözümünde yıllardır dillendirilen bir vatandaşlık tanımı var. Bu vatandaşlık tanımı etrafında bu toplumsal kesimlerin, bunların siyasal uzantılarının bir araya gelmesi çok mümkün görünmüyor, çok zor. Ya da Türkiye’nin demokratikleşmesinin onsuz olmaz gerekliliklerinden biri ademi merkeziyetçiliktir. Türkiye 1960’lı yıllardan itibaren yerel yönetimler reformunu tartışıyor. Eğer Türkiye’de Kürtler, Kürt sorunu olmasaydı, Türkiye çoktan ademi merkeziyetçi bir yönetim tarzına geçerdi. Ama o tarihsel korkular, bölünme korkusu, ademi merkeziyetçi bir yönetim tarzına geçiremedi. Kabullenilemedi. Yani mayınlı alanlar çok.

Bu bölünmüş ve ayrışmış parçalı toplumlarda toplumsal mutabakat temelinde bir Anayasa metni yazabilmek çok zor. Onun için deniyor ki önce yapılması gereken güven artırıcı birtakım adımların atılmasıdır. Yani taraflar herkimse, bunların korkularını giderici artı güven verici ve güven tazeleyici birtakım adımlar atmak gerekir. Bunlar önce yasal düzlemde olur; yani yasal düzlemde atılacak adımlarla ya da tavırlarla, jestlerle önce bu kutuplar arasında bir güven ortamı sağlanır. Sonra nihai metin olarak Anayasa metni yazılır deniyor. Anayasa metni yazılırken de olabildiğince bu netameli, ayrışmayı, çatışmayı, bölünmeyi tahrik edici ifadelerden, düzenlemelerden uzak durulur; nötr ifadeler kullanılır.

Devamı >>>



Uyarı! Yapmış olduğunuz yorumlar incelendikten sonra onaylanacaktır onaylandıktan sonra gözükecektir


YAZARLAR

Resimlere Tıklayarak Kitap Satın Alabilirsiniz

HABERLER