TÜRKİYE’DE DİNİN OCAĞI SÖNÜYOR MU?

‘Politik Teoloji Yazıları’ kitabının yazarı İlhami Güler “Dinin bireysel ahlaki ocağı insanın kalbi-vicdanı olduğu için, Kur’an’ın kavramsallaştırması ile kalbin katılaşmasının “geçici/dönemsel” olduğunu söyleyebiliriz” diyor.

Teolojik Arka plan 

Dinî duyarlılığın (iman-amel) biri bireysel-ahlaki, öteki sosyolojik-kurumsal olmak üzere iki ocağı mevcuttur. Bireysel ahlaki ocağın kaynağı insanın vicdanı-kalbidir. Dinin temeli olan “İman” , “ibadet” ve “ahlak” buradan neşet eder. İkincisi ise, dinin toplum hayatında kurumsallaşması sonucu oluşan mezhep, tarikat, cemaat veya bürokratik olarak Kilise, Havra, Şeyhu’l-İslamlık, Diyanet…dir. Birinci kaynağın aktif olması, müminlerin sürekli düşünsel, duygusal, sezgisel (teemmül, tedebbür, tefekkür, taakkul, tafakkuh, tezekkür) bir çaba göstermelerini gerektirir. Şu Kur’an ayeti, bu gerçeği ifade eder: “İman edenlerin, Allah’ı zikretmekten ve kendilerine inen hakikati(düşünmekten) dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Onlar, daha önce kendilerine Kitap verilip de (Yahudiler-Hristiyanlar) üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onların birçoğu fasık kimselerdir.” (57/16) Mezhepler teşekkül edip, aradan 1400 sene geçince İslam’ın başına da aynı şey gelmiştir. Müminler, -biraz çaba gerektiren- sürekli iman tazeleme-etme yerine, belirlenmiş “itikad”lara salik olmuş; amellerini de vicdanlarına göre (düşünerek-gerekçeli ve duyarak) değil; “fetva”lara ve “kitaptaki yerlerine” göre taklit yolu ile ezbere ve alışkanlık ile işlemişlerdir: İlmihal dindarlığı(İslam’ın Beş Şartı, Amentü ve 32 farz). Bu tarz bir dindarlık, hiç yoktan iyidir; fakat, aktif vicdanın ortaya koyması gereken/ideal dindarlık(Takva) değildir.  

Mutlak hakikate kesin olarak ulaştığına inanç veya bir yoruma körü körüne/dogmatik olarak bağlılık (entegrizm, fanatizm, bağnazlık, yobazlık, partizanlık, militanlık…) ile dini metinleri hiçbir (gramatik, mantıki-ahlaki) kurala bağlı kalmadan, keyfine göre köpürterek yorumlamak, dinlerin üstesinden gelemediği başlıca iki büyük felakettir. Duvarı nem, insanı gam, dinleri din adamları-dindarlar ve teologlar çürütür. 

Peygamber/Vahiy ile kurulmuş dini tecrübelerin başına gelen iki büyük tehlike daha vardır: 1- Kurucu tecrübe döneminden sonra araya uzun zaman girince canlı  “İman”ın, ölü (dogmatik-kör) “itikada(Amentü)” dönüşmesi. İtikat/inanç-tasdik ile canlı imanı Kur’an şöylece birbirinden ayırır: “Araplar dediler ki: “İman ettik”. De ki: “Henüz iman etmediniz; “Teslim olduk/tasdik ettik” deyin. İman, henüz sizin kalplerinize girmemiştir.” (49/14). 2- Zamanla yorum yolu ile sahih öğretinin “tahrif” edilmesi. Şu ayetler, bu gerçeği ifade eder: “(Yahudiler ve Hrıstıyanlar), dinlerini parçaladılar; her mezhep de kendi yorumundan emindir.” (23/53) “ Şu dinlerini (yorum yolu ile tahrif edip) parçalayanlar var ya, senin (Hz. Muhammed) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.” (6/159). Bu olgusal durum, evrensel İslam’ın her üç fraksiyonunun (Yahudilik-Hristiyanlık-İslam) başına gelmiştir. 

İmanın “canlı” olması gerektiği gibi, bir de “sahih/doğru (hak-sırat-ı müstakim) olma problemi vardır. Yahudilere yapılan şu eleştiri, bu gerçeği ortaya koyar: “Eğer inanan kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şeyi emrediyor!” (2/93). Bu durum, yanlış yorumlarla Hristiyanlık ve İslam’ın da başına gelmiştir (mezhepler). Dinler mezhep/yorum olmadan tarihsel yolculuklarına devam edemezler. Ancak, yorumu dondurmak-mumyalamak, dinlerin hakikatini öldürür. Sürekli yorum (içtihat) yolu ile tecdit (update) edilmeleri gerekir. Bu durum, akarsu ile durgun (göl) su arasındaki farka benzer: “Akarsu, pislik tutmaz.”; ancak, durgun su kokar. 

Türkiye’de Pratik Durum 

Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde, İslam’ın kurumsallaşmış hali olan hilafet (siyaset), hukuk (şeriat) ve tarikat (tekke-zaviye) da çökmüştü. Merhum Mehmet Akif’in “Safahat” adlı manzum eseri, bu çöküşün terennümüdür. Yapılan kültür devrimleri ile bu kurumlar ilga edildi. Ancak, tarikatlar, yeraltına çekildi. Halkın Namaz-Oruç-Hac gibi dini ibadetlerini deruhte etmek için de “Diyanet” teşkilatı kuruldu. Halkın yaşadığı dini mağduriyeti ikame etmek için “Cemaat”ler kuruldu (Nurculuk-Süleymancılık-Işıkçılık…). 1949 da İlahiyat Fakültesi, 1950’lerden itibaren “İmam-hatip” liseleri kurulmaya başlandı. Yetmişlerden itibaren siyasette de din kristalleşmeye başladı (Milli Görüş). Cumhuriyet döneminde din, Türkiye’de Tarikat-Cemaat, Diyanet, İlahiyat, İmam-Hatip ve Siyasette varlığını sürdürmektedir. Bu kategorilerde dinin varlığını sürdürme şekilleri kabaca şöyledir: 

1- Tarikat ve Cemaatlerde din, kişi kültü etrafında, taklit yolu ile zikir-ibadet ve grup dayanışması-çıkar saikleri ile varlığını sürdürmektedir. 

2- Diyanette din, örgütsel düzeyde bürokrasi-meslek; halk düzeyinde ise ritüel/ibadetler (Namaz-Oruç-Hac-Zekât) düzeyinde varlığını sürdürmektedir. Ancak, bu ibadetlerin rutine/alışkanlığa bağlanması, onların doğurması gereken kamusal ahlakı intaç etmemektedir. Tersinden, “İslam’ın Beş Şartı”nı doldurduğu için, Ahlaka yer kalmamaktadır. 

3- İlahiyat Fakültelerinde din, meslek (Akademisyen) olarak icra edilmekte ve düşünce üretme, geleneksel dini düşünceye kritik olarak bakma yerine, onun tekrarı ve estetize edilmesi olarak sürmektedir. Bendeniz, doksanlardan itibaren kaleme aldığım “Allah’ın Ahlakîliği Sorunu”, “Sabit Din Dinamik Şeriat”, “Sünniliğin Eleştirisine Giriş”, “Dine Yeni Yaklaşımlar”, İtikattan İmana”… adlı kitaplarımda kritik bir kaygıyı taşımaktayım. 

Geleneksel “Âlim-Ulema” tipi, daha organik iken (“Allim, mecceanen; kemâ ullimte meccanen=Karşılıksız öğrendiğin gibi; karşılıksız öğret.”); Akademisyen tipi, daha profesyoneldir. 

4- Siyasette din, Devrimlerin yaratmış olduğu mağduriyeti dile getirerek, muhafazakârların “rövanş” duygusunu tatmin etmekte; İktidar olmaya vesile olduğu için de, iktidardakilerin devletin ekonomik imkânlarına erişmesini sağlamaktadır. Muhalefette/siyasette dindarlık söylemi, “dürüstlüğü” ifade-îmâ ederken, etmiş iken; iktidara gelince elemanların iman ve ahlak performansına göre, görece epeyce bir vatandaş nezdinde bozulmayı-fiyaskoyu ortaya çıkarmıştır. 

Dinin Türkiye’de taşıyıcı teolojisi ve kurumları taklide dayalı olarak arkaik, taklidi olduklarından dolayı, yeni kuşaklarla iletişim kuramamakta ve yeni kuşaklar, yaşlılara oranla dine fazla itibar etmemektedirler. Bunun sebebi gayet basittir. Çünkü Sünni teolojinin kavramları yenilenmemiştir (Tecdit). Genç kuşaklar sosyal medya ve internet yolu ile din konusunda çeşitli ve yeni bilgilere ulaşmakta; oysa sosyolojik çevrelerindeki kişiler ve onların din dili ve dinsel kurumlar, hayli arkaik kalmaktadır. Felsefe ve Bilimin dili karşısında din dili yani teolojik dil, bunların meydan okumalarına gerekli cevabı üretebilmiş değildir. Dindar olduğunu iddia edenlerin, gerek iktidarda, gerekse sosyal ortamlarda ortaya koydukları iman ve ahlaki performansı da, yeni kuşakların dine olan ilgisini azaltmada önemli bir rol üstlenmiştir: “Bunlar, müslümansa; ben, müslüman değilim” sözünü sık duymaya başladık. 

Küresel düzlemde Teknolojinin gelişmesi ve insanları çepeçevre kuşatması, kapitalist-seküler yaşam tarzının yaygınlaşması, postmodern (nihilist) felsefelerin revaç bulması, son iki yüz yıldır dünyadaki dini atmosferi (zeit-geise=çağın ruhu) giderek zayıflatmaktadır. Yüz yıl önce Nietzsche’nin “Tanrı öldü” ve “çöl (sekülerlik-dinsizlik) büyüyor; vay haline çölü görmezden gelenlerin” sözleri; Marx’ın: “Katı olan her şey buharlaşıyor; kutsal olan her şey sekülerleşiyor.” uyarısı; Martin Buber’in “Tanrı Tutulması” kavramı; Alman şair Hölderlin’in dile getirdiği : “Tanrıların göçüp gitmesi” ve İngiliz şair T.S Eliot’un “Çorak Ülke” şiiri… bu gerçeği ortaya koymaktadır. 

Dinin bireysel ahlaki ocağı insanın kalbi-vicdanı olduğu için, Kur’an’ın kavramsallaştırması ile kalbin katılaşmasının, paslanmasının, hastalanmasının, taşlaşmasının… “geçici/dönemsel” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak kurumsal ocaklarından Hristiyanlığın kilise ocağı söndüğü gibi; İslam (Sünni-Şii) dünyasındaki ocakların (tarikat-cemaat, camii, diyanet, ilahiyat, imamet, siyaset) da alevi-ateşi (imanı-ahlakı) sönmüş; insanları ısıtmayan-ışıtmayan; ancak boğucu kara dumanlarının tütmesi-tütsüsü sürmektedir.  Kur’an, insan vicdanını alevlendirecek bir potansiyele sahiptir; ancak Türkiye’de ve İslam dünyasında İslam’ın ocaklarının da sönüp sönmeyeceği, müminlerin kalplerinin, vicdanlarının, bilinçlerinin performansına bağlı olacaktır. 

Haber Kaynak : Karar Haber


Anahtar Kelimeler: TÜRKİYE’ DİNİN OCAĞI SÖNÜYOR ?

HABERLER