TÜRKİYE SİYASETİNDE YENİDEN “MERKEZ” MODASI, PEKİ “MERKEZ” NERESİ?

Adelina SFİSTHA'NIN YORUMU...

Türkiye’de iktidar olabilmek için, siyasi hareketlerin “merkezde” konumlanması önemli “şartlardan biri” olarak görülüyor. “Merkez parti”, “merkezin sağı”, merkezin solu” iktidar olmanın yığınak yerleri.

Ali Babacan’ın “merkezde” yeni bir parti kuracak olması, İmamoğlu’nun İstanbul başarısı sonrası CHP’nin “merkeze hareket ediyor” algısının oluşması, “merkez kavramını” yeniden, Türkiye siyasetinin sıcak gündemine taşıdı.

Çok kabaca baktığımızda, Türkiye toplumu, siyasi tercihleri açısından, iki ana gruba ayrılıyor. Toplumun; % 60’ı sağ, % 40’ı sol politik angajmana sahip. Sağ ve sol kendi alanlarında, ton farkları ile muhtelif “dilimlere” de bölünüyor. Eski tasnif böyle.

İşte; sol ve sağın, “mutedil kesimleri”, “sağ merkezi” ve “sol merkezi” oluşturuyor. Eski zamanlara bakarak isimlendirirsek, sağ merkez: Adalet Partisi, sol merkez: CHP gibi.

Sağ merkez iki önemli değişim yaşadı. 1983’deki Anavatan Partisi ve 2001’deki AK P. Bu iki değişimde “muhafazakarlık” en etkili faktör oldu. Özal’ın Anavatan Partisi, dört eğilim anlayışına göre kurulmuş olsa bile “muhafazakar tonu”, önceki merkez sağ partiler olan Adalet Partisi göre daha yoğun idi. Erdoğan’ın AK P’si de farklılıkların kucaklanmaya çalışıldığı bir anlayışla kurulmuş olmakla birlikte, merkezinde; “Milli Görüş” çizgisinden gelen dindarlar ile diğer cemaat ve tarikatlardan gelen dindarlar vardı.

Sağ merkezdeki bu iki önemli gelişme, klasik merkez sağ kavramını ”dindar merkez sağ” olarak değiştirdi. Türkiye toplumundaki “dindarlığın yükselmesi” merkez sağı da etkilemişti. Özal dönemi daha az, Erdoğan dönemi daha fazla.

“Klasik merkez sağ”, bu iki siyasi gelişmeden sonra, merkez sağdaki toplumsal katmanları kucaklayamayan ve giderek küçülen, siyasi hareketlere dönüştü ve Türkiye siyasetinde klasik sağ “marjinal noktaya” doğru savruldu. Geçmişin güçlü merkez sağ partileri kapandı.  

Sol merkez ciddi bir değişim geçirmedi. Sosyalist ve işçi hareketlerinin ve de Kürt siyasetinin, zaman zaman merkez sol üzerinde etkisi oldu. Ancak merkez sol, merkez sağ kadar köklü bir değişime uğramadı.

Merkez sol, Türkiye’nin “kurucu değerleri” içinde olan “batılılaşma-muasır medeniyet” çizgisini korudu. Bu, toplumun bir kısmına “modern hayat tarzı” olarak yerleşti. Bu “kanaat” çerçevesinde, belirli bir kesimin yığınaklandığı, “Atatürk çizgisinde” bir “merkez sol” oluştu. Ayrıca, Osmanlıdan bu yana merkezi hükümetle sorun yaşamış “Alevi kitle de” önemli ölçüde merkez sol içinde yer aldı. 

Merkez sağın, Demokrat Parti ile iktidarı “ele geçirmesinden sonra”, dünyadaki sol siyasal gelişmelerden etkilenen “merkez sol”, zaman zaman “sosyalist hareketleri” ve “Kürt siyasi hareketleri” bünyesine alarak, genişleme gösterse de, “merkez sol”, “devletçi duruşu ile”, bu kitleleri tatmin etmekten uzak oldu. “Merkez solun” Türkiye’ye özgü bu “devletçi duruşu”, “merkez solu” uzun süre iktidardan uzaklaştırdı, “merkez sol”, halkın önemli kesiminden de koptu, “Kemalist, seçkinci” bir kabuk bağladı.

Merkez sol bu bakış açısı ile “kendini marjinalleştirdi”, Kürtleri ve sosyalistleri uzaklaştırdı.

Merkez soldan tatmin olmayan “Kürtler”, elbette başka faktörlerin de etkisiyle, “Kürt siyasi hareketi”, sol-seküler HDP bünyesinde güçlü bir aktör olarak Türkiye siyasetinde yerini aldı ve artan seçmen sayısına bağlı olarak, birçok alanda belirleyici rol oynamaya başladı.

“Merkez sağda” ve daha sonra da “Merkez dindar sağda” aradığını bulamayan “milliyetçi siyaset”, “terör ve Kürt siyasetindeki yükselişe de bağlı olarak”, zaman zaman oldukça yükseldi. “Milliyetçi siyaset” kendini “devletin koruyucusu” olarak tanımlayıp, tehdit olarak gördüğü siyasi hareketlere ve gelişmelere, “beka” kavramı içinde, müdahale eden bir yapıya dönüştü.

Yaklaşık 18 yıllık, “yenilmeyen armada”- “bütün seçimleri kazanan Erdoğan hareketi”; “merkez solun marjinalleşmesinin de katkıları ile”, Türkiye toplumundan uzun süre kabul gördü ve iktidarını sürdürmeyi başardı.

Elbette zaman hükmünü sürdü, toplum sosyolojik değişime uğradı ve yukarıda belirtilen “şablonlar”, siyasette işe yaramaz hale geldi. “Merkezler” değişti ve çoğaldı. Kavram farklılaştı.

• Kürtlerle ilgili bölgede meydana gelen gelişmeler, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin “etnik bakışını” artırdı. Sol-laik HDP, “Kürt siyasi merkezini” oluşturdu.

• Bölgede ve Türkiye’de meydana gelen, Kürlerle ilgili gelişmeler “Türkiye’nin bekası tehdit altında, Türkiye bölünecek” düşüncesini tetikledi, MHP ve AKP’nin önemli sayıda seçmeni “milliyetçi siyasi merkezi” oluşturdu.

• Özgürlüklerin hayli kısıtlandığı içinden geçilen süreçte, “devletçi kabuğunu çatlatmayı başarabilen” CHP; demokrasi ve özgürlüklere sahip çıkan yeni siyasetiyle, “milliyetçi çizginin önermelerinin aklıselim olmadığını düşünen” AK P seçmenine ve etnik mücadele yerine “haklar ve özgürlükler mücadelesi” yapılmasını önemseyen “sol-laik Kürt seçmene”, çalışanların sığınma alanı olan “daha sol kesimlere” açılabildi ve “sol siyasi merkezi” oluşturdu.

• AK P’nin “milliyetçiliğe savrulmasıyla” ne yapacağını şaşıran dindar seçmen, henüz Saadet Partisi’ne doğru hareketlenip, Saadet Partisi’ni “muhafazakar siyasi merkez” haline getirmedi. Bu kitlenin önemli kısmı halen AKP’de ve henüz ne yapacağını bilmiyor. Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın kuracakları “yeni” siyasi hareketler, bu seçmenin “yeni konumunu” da etkileyecek gözüküyor.

• AKP artık “muhafazakar siyasi hareketin merkezi” olmaktan çıktı.

• Türkiye halkının önemli bir kısmı, halen içinde bulundukları siyasi merkezlere, “zayıf bir aidiyet duygusu” ile bağlı. Bulundukları yerden memnun değiller. Ancak şaşkınlar ve gidecekleri istikameti kestiremiyorlar. Kürdü de Türkü de, sağcısı da solcusu da, dindarı da dindar olmayanı da, “tatminsiz” vaziyetteler.

Yaklaşık 60-65 yıllık Türkiye’nin siyaset merkezlerinde meydana gelen önemli değişimi analiz etmeye çalıştım. Bana göre, bildiğimiz bütün standartlar yıkıldı. Siyasi merkezler hayli karıştı. Eski anlayışla merkez hesabı yapmak hayal kurmak demek olur.

“Milliyetçi” ve “Kürtçü” merkezler, şartlara bağlı olarak, büyüyerek veya küçülerek, varlıklarını sürdürecek gözüküyor. Bunun dışında kalan merkezlerin, birbirleri arasında geçişkenliğin oldukça fazla olacağı bir zamana doğru hızla ilerliyoruz. 

“Geçişkenliğin”, merkez belirleme ve kurgulamasında, belki de en çok önemsenmesi gereken parametre olduğu bir süreç yaşıyoruz.

Bu nedenle; yeni parti kuracaklara ve mevcut siyasi merkezleri yönetenlere acizane tavsiyem, “merkezlerinin duvarlarını-sınırlarını” geçişken bir yapıda inşa etmeleri.

Ayrıca, yeni kurulacak siyasi hareketler, herkese gel diyen, karma karışık bir yapıda olmamalı. Merkezi böyle algılamamalı. 

Zamanın ruhuna uygun olarak tercih edilen “temel düşünce” etrafında şekillenecek yeni siyasi oluşumlar, diğer düşüncelerin gelebilmeleri için “geçişken sınırlar” inşa etmeli.

Merkeze alınan düşünceler, çok temel, evrensel olmalı. Başka değerlere de önem verenlerin rahatsız olabileceği yapılar kurulmamalı, katı kurallara sahip duvarları olmamalı.

Bireyselliğin hızla arttığı Türkiye toplumunda, merkez yok, geçişkenlik var.

Bu nedenle, iktidara talip yeni siyasi hareketlerin konumlanacakları “merkez arayışı” yerine, “profesyonel siyaset kurgulamaları” ve “geçişkenliğe izin veren yapılar” oluşturmaları, gerek.

Haber Kaynak : Ocak Medya


HABERLER